Her Yatırımcı Geri Alım (Buyback) İster mi?

buyback

Borsa İstanbul Pay Piyasası’nda yaşanan değer kayıplarından sonra payların geri alımı bu sene ikinci kez gündeme gelmeye başlıyor. Bu konuda yatırımcı baskısı her ne kadar önemli olsa da, kurumsal yatırımcı tabanının yeterince gelişmediği ve dolayısıyla yatırımcı baskısının fazla hissedilmediği bizim gibi piyasalarda, geri alım konusunda çoğunlukla hakim ortağın iradesi etkili oluyor.

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık…

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık

Yılın ilk yarısını geride bırakırken, yatırım dünyası kazandığını ve kazandırdığını masaya koymaya başladı. Şüphesiz bütün taraflar için ekonomik ve siyasi dalgalanmaların bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde hesaplar detaylı bir şekilde yapılacaktır.

Yakın ve Ciddi Bir Kaybın Varlığı Halinde Geri Alım (Buyback)

buyback

Küresel para politikasındaki gelişmeler, makro-ekonomik görünümdeki bozulmalar ve jeopolitik riskler gibi nedenlerle gerileyen Borsa İstanbul Pay Piyasası yatırımcıları, şu günlerde geri alım beklentilerini bir kez daha güçlendirmeye başladı. Geri alım beklentilerinin haklı olup olmadığı tartışmaları bir yana dursun, öncelikle Ocak 2014’te yayımlanan yeni düzenleme çerçevesinde ne kadar mümkün olduğuna bakmak gerek.

Sıcak para Türkiye’ye gelir mi?

Sıcak para Türkiye’ye gelir mi

Avrupa ve ABD ekonomilerinde beklentilerden zayıf gelen veriler, gelişmekte olan ülkelere sıcak para girişini yeniden manşetlere taşıdı. Japon ev kadınlarının tasarruflarını Avustralya ve Yeni Zelanda’da değerlendirmesi ile tanınan “carry- trade” tartışmaları yeniden gündeme geldi.

Hal böyle olunca yatırımcılardan çok miktarda soru gelmeye başladı. FED ve ECB’nin faizleri düşük tutmaya devam ettiği bir ortamda Türk lirası değer kazanır mı? Merkez Bankası Türk lirasının değer kazanmasını engellemek için yeniden faizleri düşürmeye başlar mı? Faiz düşüşünden yararlanmak için uzun vadeli tahvillere yatırım yapılabilir mi?

Küresel koşulların Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere para girişini desteklediğini söyleyerek başlayalım. Gelişmiş ülkelerde büyümenin zayıf, enflasyonun düşük olduğu uzun soluklu bir konjonktür öngörmeye devam ediyoruz. 

ABD ve İngiltere görece daha güçlü bir ekonomiye sahip oldukları için faiz artırmaya 2015’in ikinci yarısında başlayabilirler. Ancak söz konusu artış 50-100 baz puan ile sınırlı olup daha önceki faiz artışı döngülerine göre çok daha düşük olacaktır.

Avrupa ve Japonya’nın uzun süreli yapısal bir durgunluk ile boğuştuğu bir ortamda ABD ve İngiltere merkez bankaları sert faiz artışları yaparak paralarına değer kazandırmak ve büyümelerini tehlikeye atmak istemeyeceklerdir. 

Küresel sermaye, düşük faiz ortamında öncelikli olarak kendi ülkesindeki hisse senetlerine ve özel sektör tahvillerine yatırım yapacak. Risk alma iştahı daha fazla olanlar büyümesi güçlü ve faizleri yüksek gelişmekte olan ülke devlet kağıtlarına, özel sektör hisse senetlerine ve tahvillerine kademeli olarak geçeceklerdir.

Dolayısıyla faizlerin düşük, risk alma iştahının düşük olduğu bir konjonktürde gelişmekte olan piyasalarda 2013’ün ilk aylarında yaşadığımıza göre daha küçük bir balon oluşabilir. Ancak tarihin tekerrürden ibaret olmadığını ve mevcut koşulların geçmişten çok farklı olduğunu belirtelim.

FED’in varlık alımlarını azaltması korkusuyla başlayan satış dalgası 2013 yılında Türk lirasının da aralarında olduğu gelişmekte olan ülke paralarında ciddi boyutta devalüasyona yol açtı. Küçük havuzdaki büyük balık gibi sıkışan küresel sermaye gelişmekte olan ülke piyasalarında önemli miktarda zarar etti. Bu nedenle uygun finansal koşullara rağmen 2014 yılında gelişmekte olan ülkelere akan para 2010- 2013 dönemindekinin yarısında kaldı.

Türkiye gelişmekte olan ülkeler liginde 2013 yılına göre daha zor koşullarda rekabet ediyor. Avrupa ekonomisinden gelen durgunluk işaretleri, en büyük ikinci dış ticaret ortağımız Irak’ta yaşanan iç savaş, Kuzey komşumuz Rusya ile Avrupa arasında devam eden gerginlik ve 2015 yılı Haziran’ında yapılacak genel seçimler Türkiye’nin gelişmekte olan ülkelere akan sermayeden sınırlı pay almasına neden oluyor.

Bu nedenle son dönemde yeniden gündeme gelen sıcak para Türkiye’ye akın eder, Türk lirasında hızlı bir değer kazancı yaşanır görüşüne katılmıyoruz. Gerek görece yüksek cari açığımız gerekse yüksek dış borç servisimiz Türk lirasının aşırı değer kazanmasına izin vermeyecektir. Açık pozisyonu yüksek şirketler kesimi Türk lirası değer kazandığında piyasaya girip döviz alarak önümüzdeki aylardaki ödemeleri için cephane biriktirmek isteyeceklerdir.

Üstelik, Türk lirasının diğer gelişmekte olan ülke paralarına göre cazip olduğu ve hızla değer kazandığı bir konjonktürde Merkez Bankası’nın faiz indirerek kurlara müdahale edeceğine inanıyoruz. Bu nedenle 2014 sene sonu dolar kurumuzu 2,20 gibi görece yüksek bir seviyede tutmaya devam ediyoruz.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

İskontolu Şirket ve Pasif Yatırımcı

Şirketlerin asli ve öncelikli görevlerinin, ortaklarının mal varlıklarının değerini, yani şirketin piyasa değerini yükseltmek olduğunu biliyoruz. Bazen asli ve öncelikli görevin kar etmek olduğu gibi yanlış bir düşünceye sahip olunduğunu da görüyoruz. Aslında, kar etmek şirketin piyasa değerinin yükselmesindeki önemli unsurlardan sadece biridir.

Peki, piyasa değerinin yükselmesi ifadesinden şirket değerinin maksimum seviyeye yükselmesi mi anlaşılmalıdır? Şirket değeri konusunda önemli olan şirketin maksimum değil, gerçek değerinde olmasıdır. Zira, hisse fiyatının gerçek değerinin çok üzerinde seviyelere çıktıktan sonra çoğu zaman hızlı düştüğünü ve uzun zaman iskontolu kalabildiğini biliyoruz ve görüyoruz. Bu nedenle şirketlerin öncelikli amacı, şirketin gerçek değeri için çaba harcanması olmalıdır.

Özellikle çalkantılı dönemlerde gerçek değeri koruyabilmek ya da bu değere ulaşabilmek için;

  • Hisse fiyatında hangi yatırımcıların belirleyici rol oynadığının bilinmesi ve
  • Yatırımcı ilişkileri faaliyetlerinin etkin koordine edilmesi

üzerinde dikkatle durulması gereken konulardır.

Hisse fiyatında hangi yatırımcıların belirleyici rol oynadığını bilmek son derece önemlidir.  Yatırımcı toplantılarında istenildiği kadar şirketin başarılı faaliyet ve finansal performansını anlatılsın, hatta bu anlatılanlar temel analize dayalı ve al tavsiyesi verilen araştırma raporlarıyla desteklensin, eğer yatırımcı temel analize bakmadan doğrudan endekse yatırım yapıyorsa, hisse fiyatınızda büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacaktır. Hatta hisse endekste işlem görmüyorsa ya da endeksteki ağırlığı düşükse, endekse göre kötü bir performans sergilemesi de mümkündür. Normal şartlarda pasif yatırımcı, analiz yapıp uzun vadeli alan ve tutan yatırımcı olarak görülürken, artık analizi geri planda bırakarak doğrudan endekse yatırım yapan olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle, hedef yatırımcı olarak günümüz pasif yatırımcılarıyla değil, temel analize önem veren yatırımcılarla temasa geçilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, sene içinde verimli bir şekilde gerçekleştirilecek 20 toplantı, verimsiz bir şekilde gerçekleştirilecek 200 toplantıya tercih edilmelidir. Benzer şekilde, yatırım şirketlerinin de çoğunlukla endekste ağırlığı yüksek olan şirketler hakkında rapor yayımlayıp yatırımcılara tavsiyede bulunmaları da, şirketlerin gerçek değerlerine ulaşmasında önemli bir engel teşkil etmektedir.

Yatırımcı İlişkileri faaliyetlerinin koordine edilmesinden kastım ise basit anlamda bir koordinasyon değildir. Özellikle çalkantılı dönemlerde, genelde CFO’ya bağlı olarak faaliyet gösteren Yatırımcı İlişkileri’ nin, şirketin stratejilerinin yatırımcı beklentilerine aykırı olarak belirlenmemesi çabası içerisinde, yönetim kademeleriyle ve ilgili diğer birimlerle çok etkin bir koordinasyon içinde olması gerekir. Zira stratejilerin yatırımcı beklentilerine aykırı olarak belirlenmesi, şirket değerine katkı sağlamayacaktır,  bu da şirket yönetiminin sorgulanmasına neden olacaktır. Ayrıca, Kurumsal yönetimin, şirket değerindeki payının olduğunun ileri sürüldüğü bir ortamda, şeffaflık ve bilgilendirme faaliyetlerinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya sanırım gerek yok.

Netice olarak, iskontolu işlem gören şirketler tarafından özellikle çalkantılı dönemlerde hedef yatırımcının doğru belirlenmesi ve CEO seviyesinde yatırımcı ilişkileri çalışmalarının etkinliğinin artırılması her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Aksi halde, pasif yatırımcıların çoğunlukta olduğu bir dönemde şirketlerin gerçek değerlerine ulaşmaları daha da zorlaşıyor. Bu konuyla ilgili Mark C. Scott’un “Achieving Fair Value: How Companies Can Better Manage Their Relationships with Investors” adlı kitabının okunmasını da tavsiye ederim.

Ozan Altan 

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

İdari Sorumlular ve İşlem Açıklamaları

İdari sorumluluğu bulunan kişilerin işlemlerinin açıklanması,  gündem oluşturan bir konu olarak farklı zaman ve zeminlerde karşımıza çıkıyor. İdari sorumluluğu olan kişilerin kapsamı, işlem tutarları, bildirim zorunlulukları ve hatta bildirim yapılmazsa yaptırımlarının neler olduğuna kadar uzanan bir konu. Dilerseniz hiç uzatmadan 23 Ocak’ta yayımlanan ve yayımlanmasından bir ay sonra yürürlüğe girecek olan Özel Durumlar Tebliği çerçevesinde ve biraz da uygulamaya yönelik bazı örneklerle konuyu başlıklar halinde ve sondan geriye doğru anlatmaya çalışacağım.

İşlem sonrasında açıklamayı kim yapacak?

Yapılan işlemlerin sonrasında idari sorumluluğu bulunan kişiler için bildirim yükümlülüğü doğmuşsa, bildirimin çoğu zaman işlemin gerçekleştirildiği yatırım şirketi tarafından işlemi yapan namına yapılmasının talep edildiği görülüyor. Öncelikle bunun doğru bir talep olmadığının bilinmesi gerekiyor çünkü düzenleme, açık olarak bildirimin işlemi yapan tarafından, yani idari sorumluluğu bulunan kişi tarafından yapılması gerektiğini söylüyor.

Bildirim yükümlülüğü ne zaman doğar?

İdari sorumluluğu bulunan kişiler (ana ortaklık dahil) için bildirim yükümlülüğü, yapılan işlemlerin bir takvim yılı içerisinde 50.000 TL tutarına erişmesiyle başlar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, önceki düzenlemede son 12 ay şeklinde belirlenmiş olan zaman diliminin, takvim yılı olarak değişmiş olması ve tutarın da artırılıp 50.000 TL olarak belirlenmiş olmasıdır.

Sadece sermayeyi temsil eden paylarda yapılan işlemler için mi bildirim yapılır?

Bildirim yükümlülüğü için sadece sermayeyi temsil eden paylarda yapılan işlemler için değil, paylar ve varsa bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarına ilişkin olarak gerçekleştirilecek işlemlerin toplamı dikkate alınmalıdır. Buna göre, yukarıda belirttiğim 50.000 TL eşiğin hesaplamasında, paylarla birlikte bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarında gerçekleştirilen işlemler de hesaba dahil edilmelidir.

Dolayısıyla, işlem yapılan paya dayalı ayrıca bir de opsiyon işlemi gerçekleştiriliyorsa, hesaba bu opsiyonun verdiği “hak” da dahil edilmelidir.

İşlem yapılmadan önce herhangi bir duyuru yapılır mı?

İdari sorumluluğu bulunan kişiler (ana ortaklık dahil) tarafından sermayeyi temsil eden paylar ve bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarına ilişkin olarak gerçekleştirilen ve 50.000 TL’yi aşan bütün işlemler, satış sonrasında yapılacak açıklamadan ayrı olarak, her bir işlemden asgari olarak bir iş günü önce satış miktarı belirtilmeksizin kamuya açıklanmalıdır.

Bu noktada, belirtilen tutarı aştıktan sonra yapılacak satış işlemleri için bildirim yükümlülüğünün daha da artırıldığına dikkat etmek gerekiyor.

Sadece sermayeyi temsil eden paylar ve bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarında gerçekleştirilen işlemler için mi açıklama yapılır?

Hayır. İdari sorumluluğu bulunan kişiler ve ihraççının ana ortaklığı tarafından ihraççının halka arz edilen pay dışındaki sermaye piyasası araçlarında yapılan işlemlerin toplamının bir takvim yılı içerisinde 100.000 TL tutarını aşması halinde, işlemi yapanlar tarafından gerçekleştirilen tüm işlemlerin kamuya açıklanması gerekiyor. Bu kuralın da önceki düzenlemeden farklı olarak tebliğde yer aldığını görüyoruz.

Buna göre örneğin idari sorumluluğu bulunan kişilerin, şirketin halka arz ettiği sabit getirili kıymetlerde gerçekleştirdiği işlem tutarı 100.000 TL’yi aşarsa, bu kişiler  tarafından bildirim yapılması gerekecektir.

İdari sorumluluğu bulunan kişiler kimlerdir?

Tebliğ, daha önceki düzenlemede olduğu gibi yine bu konuda geniş bir çerçeve çiziyor. İdari sorumluluğu bulunan kişileri ve bu kişilerle yakından ilişkili kişileri bir arada düşünmek gerekiyor.

 “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişiler” dediğimiz zaman;

  • İhraççının yönetim kurulu üyeleri,
  • Yönetim kurulu üyesi olmadığı halde, ihraççının içsel bilgilerine doğrudan ya da dolaylı olarak düzenli bir şekilde erişen ve ihraççının gelecekteki gelişimini ve ticari hedeflerini etkileyen idari kararları verme yetkisi olan kişiler (ana ortak gibi)

anlaşılmalıdır. Diğer yandan, “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişilerle Yakından İlişkili Kişiler” dediğimiz zaman ise;

  • İdari sorumluluğu bulunan kişinin eşini, çocuklarını ve idari sorumluluğu bulunan kişi ile söz konusu işlemin gerçekleştirildiği dönemde aynı evde ikamet eden kişileri,
  • İdari sorumluluğu bulunan kişiler veya bir üst açıklamada belirtilen kişiler tarafından idari sorumlulukları üstlenilen veya doğrudan ya da dolaylı olarak bu kişiler tarafından kontrol edilen veya bu kişiler yararına kurulmuş olan veya ekonomik çıkarları esas olarak bu kişilerin ekonomik çıkarları ile aynı olan tüzel kişi, kurum veya ortaklıklar
  •    Sermaye piyasası aracı bir borsada işlem gören ihraççının Kurul düzenlemelerine göre hazırlanmış son yıllık finansal durum tablosundaki aktif toplamının veya daha fazlasını oluşturan bağlı ortaklıklarının idari sorumluluğu bulunan kişiler ile bu kişilerle yakından ilişkili kişiler

anlaşılmalıdır.

Bu noktada, bu yazıda geçen bütün idari sorumluluğu bulunan kişiler ifadelerinin, “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişiler ve bunlarla yakın ilişkili kişiler” şeklinde birlikte anlaşılması gereğini önemle hatırlatmak isterim. Çünkü, bahse konu işlemlere konu olan tutarların aşıp aşılmadığının hesabı yapılırken, idari sorumluluğu bulunan kişiler ve bunlarla yakından ilişkili kişilerin her biri tarafından gerçekleştirilen tüm işlemlerin toplamı dikkate alınmalıdır. Yazının başlangıcında anlam karışıklığı olmasın diye bu detaya girmedim.

İdari sorumluluğu bulunan kişilerin işlem yapmasına ilişkin sınırlama var mıdır?

Evet vardır. Bu ay yürürlüğe giren “Piyasa Bozucu Eylemler” düzenlemesine göre, ihraççılar tarafından düzenlenen finansal tablo ve raporlar ile bağımsız denetim raporlarının hazırlandığı hesap döneminin bitimini izleyen günden, söz konusu tablo ve raporların mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, idari sorumluluğu bulunan kişilerin ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları, piyasa bozucu eylem olarak değerlendiriliyor.

Benzer şekilde, içsel bilgi veya sürekli bilgilerin kesinleşmesinden mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, idari sorumluluğu bulunan kişilerin ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları da piyasa bozucu eylem olarak değerlendirecek.

Son iki paragraf dikkate alındığında, idari sorumluluğu bulunan kişilerin yaptığı alım satım işlemlerini sadece kamuya açıklamaları değil, aynı zamanda alım satım yaptıkları zamanlara bu çerçevede maksimum dikkat göstermeleri gerektiği açıktır.

Son olarak, bu bilgilendirmeyi sadece idari sorumluluğu bulunan kişilere yönelik hazırladığımın da altını çizmek isterim. Zira, yatırımcıların sermayede ya da oy hakkında değişiklik yaratan işlemleri/durumlarının ayrı bir yazıya konu edilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Şirket Değerinde FED Etkisi

Bugünlerde amatöründen profesyoneline neredeyse herkesin FED politikalarına odaklandığı bir ortamda, yatırımcıların da yön belirleme konusunda tereddütlü olduğuna şüphe yok. Bu karmaşık ortamda ne kadar etkili olur bilemem ama yine de piyasanın temel kurallarının halen geçerli olduğunu hatırlatmak isterim.

Öncelikle, şirketin değerini FED politikalarının değil, şirketin esas faaliyetleri, özkaynak karlılığı, temettü politikası/verimliliği ile kurumsal yönetim uygulamalarının belirleyeceği unutulmamalıdır. Zira bu unsurlar, yatırımcının yatırım kararında etkili olacak en temel unsurlardır. Peki küresel likiditeye ilişkin politikalar şirket değerinde hiç  mi etkili olmaz? Piyasalarda yarattığı şoklar nedeniyle hisse fiyatında elbette etkili olur, hatta tam da bu satırları yazarken ABD Kasım ayı tarım dışı istihdam verileri beklenenden sadece 17-18 bin daha yüksek geldiği için BIST-100, 30 saniye içinde %1’e yakın geriledi ve sonraki 30 saniye içinde ise neredeyse verdiğini geri aldı. Aslında bu canlı örnek bile bu yazının amacına hizmet eden basit ama net bir durum.

Daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi  şirketin esas faaliyetlerinden gelir yaratabilme kabiliyeti, bunu karlılığa yansıtabilmesi, karını yatırımcılarıyla paylaşma istek ve uygulamaları ile finansal değerlemeler çerçevesinde rakiplerine göre ucuz olması, yatırımcıların yatırım kararında son derece etkili olacaktır.

Piyasaların bu kadar dalgalı olabildiği dönemlerde yatırım kararı verilirken yukarıda belirttiğim unsurlara ilave olarak, şirketin ne kadar tahmin edilebilir ve şeffaf olduğu da büyük önem taşır. Tahmin edilebilirlik  ve şeffaflık; belki de özellikle böylesine derinlik taşımayan değerlendirmelerin, bilgilerin ve yorumların olduğu bir ortamda şirketler lehine avantaj yaratacaktır.

Nasıl ki insanoğlu tarih boyunca bilmediği varlıklardan korktu ve uzak durdu, yatırımcılar da bilmediği, tahmin edemediği ve içini göremediği şirketlere karşı mesafeli durur, yatırım yapmaz. Faaliyet ve karlılık açısından başarılı olan şirketler aynı zamanda tahmin edilebilir ve şeffaf bir yapıya sahip olduğunda, sadece rakiplerine göre tercih edilmekle kalmayacak, satışa neden olan tarım dışı istihdam verisi gibi haberlere de, piyasanın geneline göre dirençli olacaktır.

Bu çerçevede faaliyet ve finansal performansları iyi olan şirketler alacakları kararlarda;

  • Başta ortakları olmak üzere bütün menfaat sahiplerinin hak ve beklentilerini gözetirse ve
  • Özellikle stratejik konularda yatırımcı taleplerini karar süreçlerine dahil ederse

tahmin edilebilir şirketler ligine yükselir ve yatırımcılarına orta-uzun vadede mutlak değer yaratırken, kısa vadeli veri/beklenti/haberlerden de az etkilenir.

Sonuç olarak, yatırım kararı alınırken günlük ve geçici unsular değil, orta ve uzun vadeli tahmin edilebilir dinamikler öncelik taşımalıdır. Yabancı yatırımcıların borsada işlem gören paylardaki payının c fakat işlem hacmindeki payının sadece olduğu bilgisi ışığında, yatırım tercih ve politikalarının  ne kadar dikkatli yapılması gerektiği açıktır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri 

Sonbahar Esintisi

2013 yılında piyasalarda yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında, Amerika’nın başkenti Washington D.C.’yi Virginia eyaletinden ayıran Potomac nehri kenarında sonbaharın getirdiği serin rüzgarın esintisinde sabah yürüyüşünü yapan Bernanke’nin kulaklıklarında yankılanan şarkının melodisini tahmin etmek zor olmayacak. Kulaklıklardan gelen Frank Sinatra’dan “I’ve got the World on a String” şarkısının sözleri bir göl kenarında emeklilik günlerini düşünen Bernanke’nin son dönemdeki psikolojisinin kelimelere dökülmüş bir yansıması diyebiliriz… “Gökkuşağında oturmuş, ipe bağladığım Dünya’yı parmağımla çeviriyorum. Ne güzel bir Dünya, ne güzel bir hayat…”

Bernanke’nin Başkanlık yaptığı FED’in 2013 yılındaki toplantılarında yatırımcıların aradığı sinyallerin başında parasal genişleme paketindeki tahvil alımlarını ekonomideki toparlanmaya paralel olarak düşüreceği beklentileri, kısaca kelime haznemizde iyice yer bulan “tapering”, geldi. Ancak, Bernanke’nin basın toplantılarındaki ses tonu, yorumları ve ayrıca FED’in açıklanan toplantı tutanaklarındaki kelime oyunlarından istedikleri ipuçlarını bulamayan yatırımcılar, analistler ve piyasaların geneli açısından gerçekten tam bir roller coaster yılını bitirmek üzereyiz.

EUR/USD’nın bu seneki grafiğine bakıldığında ana hareketlerin FED’in toplantı günlerinde ya da toplantı tutanaklarını açıkladıkları günlere denk geldiğinin göze çarpmaması imkansız. Ekonomik verilerdeki toparlanma sinyallerine rağmen FED’in düşük faiz politikasının devamı için hedef koyduğu %6,5 işsizlik oranı nedeniyle özellikle istihdam verilerinde istenilen ivmenin kazanılmaması FED üyeleri içerisinde de bölünmelere neden oldu. Tapering yanlısı üyelerin yanında son likidite krizi ardından alınan önlemlerin etkisinde krizin etkilerini silmeye çalışan piyasaların pamuk ipliğine bağlı olduğunu dile getirip FED’in likiditeyi geri çekmesi konusunda aceleci olmamasını savunan üyelerden gelen çelişkili açıklamalar likidite konusuna karşı kırılgan olan piyasaları hareketlendirmeye yetti. Fon akışının yüksek büyüme ve faiz oranlarıyla cezbeden gelişmekte olan ülke para birimleri 2013 yılını kara bir leke olarak gerilerinde bırakırken, özellikle Altın ise FED’in parasal genişleme musluklarını kısmaya başlayacağına dair ilk sinyalle parlaklığını yitirerek yatırımcıların zor zamanda sığınmaya çalıştığı güvenli bir liman teriminden hızlıca uzaklaştı.

2014 yılına doğru yelken açmaya başladığımız son aylarda da 2013’ün  geneline hakim olan kedi fare oyununun devam etmesi kaçınılmaz. 2014 açısından gündemi meşgul edecek konu başlıklarından Çin ekonomisindeki büyüme oranları, tahvil balonu, hisse senedi piyasalarındaki olası düzeltme beklentileri bunlardan sadece birkaçı. Ancak fitili ateşleyecek olan dizginleri ellerinde tutan Merkez Bankası Başkanları arasına Ocak 2014 itibariyle yeni katılacak FED’in ilk Kadın Başkanı Janet Yellen’in ve geçtiğimiz Temmuz ayında Kanada Merkez Bankası’ndan İngiltere Merkez Bankası Başkanlığı’na getirilen Mark Carney’nin para politikaları olacaktır. Son toplantılarda Bernanke’den istediği açıklamayı alamayan yatırımcılar açısından, 2014’e girerken ağzından çıkacak kelimeleri dikkatle seçmesi gerekecek Yellen’in selefleri incelendiğinde Demokrat Obama yönetiminde Amerikan Doları’nın tarih tekerrürden ibarettir diyerek yatırımcıların radarına girmesi düşüncesi ağır basmaktadır.

Yatırımcıların gözleri kapalı her gelen fırsatı değerlendirmeden önce bir kez daha düşünmesi gerekeceği seçici bir döneme girmekteyiz. Özellikle bu dönemde gelişmekte olan ülke piyasalarından borçlanmaya çıkacak kredilere yönelik talep ve getiri seviyelerindeki değişiklikler yatırımcıların Global fon akışına ters yönde kürek çekmemesi için erken bir uyarı mekanizması olacak. Ve Yatırım Dünyası’nda hiçbir zaman unutulmaması gereken sabreden derviş muradına ermiş atasözü ayrı bir önem kazanacak.

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Enerji Borsası Ne Getirecek?

Türkiye enerji sektörü; gerek büyüme potansiyeli,  gerek yatırım ihtiyacının büyüklüğü, gerekse de cari açık etkisi nedeni ile ekonominin uzun yıllardır önemli gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır.

İlk olarak, Türkiye enerji  sektörü hakkında  kısa bazı rakamsal bilgi vermenin,  sektörün büyüklüğünün anlaşılması açısından faydalı olacağını düşünüyorum.

2012 yılsonu itibariyle elektrik üretimi toplam kurulu gücü 57.000MW ve toplam tüketim 242 milyar kwh seviyesinde bulunmaktadır. İhtiyacımızın  %98’nin ithalat ile karşılandığı doğal gazın ise,  2012 yılı tüketimi  45 milyar m3’ün üstünde gerçekleşmiştir.  Makroekonomik açıdan bakıldığında 2012 yılında, Türkiye’nin enerji hammadde ithalatı 60,1 milyar$ seviyesindedir ve bu durum ülkemizdeki tüm kesimler için büyük bir yük oluşturmaktadır.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına göre, enerji sektörüne yönelik olarak,  önümüzdeki 10 yıl boyunca  her yıl en az 12 milyar ABD doları tutarında yatırım yapılması gerekiyor.  Türkiye’de son dönemde uygulanan enerji politikaları ile yeni yatırımlarda yerli kaynaklara (yenilenebilir ve yerli kömür) ve nükleer enerjiye ağırlık verilmesi; doğalgaz santrallarının toplam üretimdeki payının %43’ten  %30’lar seviyesine düşürülmesi hedeflenmektedir.

Yatırımcıların yatırım kararını etkileyen ana faktörler nelerdir? 

Yıllık yüksek yatırım ihtiyacı, gerek yerli gerekse de yabancı yatırımcıların Türkiye elektrik sektörüne yatırım yapma isteğinin önemini artırmaktadır.  Yatırımcılar, yatırım yapacakları bir alanda büyüme, şeffaflık, öngörülebilirlik, finansman bulabilme, adil mevzuat yapısı,  pazardan çıkabilme imkanı, getiri oranı vb. gibi faktörlere bakarak yatırım yapma ya da yapmama kararı verirler. Bu kapsamda Türkiye elektrik sektörü yatırımcılara fırsatlar sunmakta ve çok sayıda yerli ve yabancı yatırımcı gerek proje geliştirme gerekse de şirket satın almaları ile Türkiye pazarına girmiştir. Önümüzdeki dönemde özellikle elektrik üretim özelleştirmeleri ile birlikte gerek özel sektörün  pazar payının artması, gerekse de yerli ya da yabancı yeni oyuncuların pazara girmesi beklenmektedir. Sektörün,  %6’nın üzerinde Yıllık Bileşik Büyüme Oranına sahip olması, Türk Bankacılık sektörünün son yıllarda 20 milyar $’ı aşkın bir kaynağı (sadece enerji sektorü yatırımlarına verilen kredi) yatırımcıların hizmetine sunmuş olması, özelleştirmelerle pazara hızlı giriş imkanının olması, yenilenebilir enerji kaynaklarında yatırım teşvik imkanı, yerli kömür santrallarına verilen ekstra teşvikler  ve bunun gibi konular yatırımcıların yatırım yapma iştahını artırmaktadır. Bununla birlikte olumsuz etkisi olan bazı konu başlıkları da vardır.

Mevcut durumda yatırımcıların yatırım yapma iştahını azaltan unsurlar nelerdir?  

Elektrik satış fiyatı ile ilgili geleceğe yönelik  bir öngörüde bulunabilmek hiç kolay değildir. Her ne kadar PMUM spot piyasası ile belli bir fiyat tabanı oluşturulmuş olsa da, fizibilitelerde kullanılabilir  bir referans fiyat mekanizmasının olmaması, şirketlerin öngörü yapabilme kabiliyetini kısıtlamaktadır. Bu durum, proje finansmanı kredilerinden, şirket birleşme devralma süreçlerine kadar birçok işlemde ilgili tarafların mutabakata varmalarını zorlaştırmakta ve süreçlerin gecikmesine ya da bazen sonuçsuz kalmasına sebep olmaktadır. Kamunun fiyatlarda sübvansiyon uygulaması ve maliyet artışlarının fiyatlara tam olarak yansıtılmaması, bu sorunun daha da büyümesine yol açmaktadır.

Ayrıca, yatırımcıların yatırım yapma iştahını azaltan diğer bir unsur olarak,  yeni projelerin gerçekleştirilmesi ile ilgili bürokratik konuların çok zaman alması, çaba gerektirmesi  ve kamulaştırma konusunda olduğu gibi maliyetin yükselmesi gösterilebilir.

Ayrıca, yatırım yapmaktan ziyade, lisans ticareti yapmayı hedefleyen bazı yatırımcılar, geçtiğimiz dönemde birçok projenin gecikmesine ya da yapılamamasına sebep olmuştur. Bununla birlikte, 2013 Mart ayında kanunlaşan 6446 sayılı yeni Elektrik Piyasası Kanunu getirdiği hükümler ile bu problemi minimum seviyeye indirmiştir.

EPİAŞ ve Enerji Borsaları bir çözüm olabilir mi? 

Yine 6446 sayılı kanun ile birlikte ülkemizde bir Enerji Borsası’nın kurulmasına karar  verilmiştir. İlgili mevzuata göre 2013 Eylül ayı sonuna kadar EPİAŞ’ın (Enerji Piyasaları İşletme A.Ş.) kurulması ve ikincil mevzuatın yayınlanması ile 2014 Nisan ayında EPİAŞ’ın faaliyetlerine başlaması hedeflenmektedir. Önümüzdeki dönemde, elektrik spot piyasalarının EPİAŞ, elektrik türev piyasasının Borsa İstanbul, elektrik dengeleme ve fiziki takas işleminin ise TEİAŞ tarafından gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. Bu sistemin oturması ile birlikte, piyasada gerek şeffaflığın artması gerekse de “referans fiyatlama” mekanizması ile birlikte yatırımcıların, elektrik satış fiyatı açısından daha kolay bir şekilde planlama yapabilmeleri ve önlerini görebilme imkanına kavuşmaları hedeflenmektedir.

Capital Dergisi ile ortak hazırladığımız Geniş Açı ekinde, bu konuyu ilgili bütün tarafları ile değerlendirdik. Enerji piyasasının mevcut durumu, şeffaf ve iyi işleyen bir piyasaya kavuşmak için yapılması gerekenler ve Türkiye’nin uzun vadeli hedeflerini masaya yatırdık.

Geniş Açı’nın Ekim ayında yayınlanan “Enerji Borsası Ne Getirecek?” konulu sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar…

Reha Pamir

Müdür | Kurumsal Finansman

 

Piyasaya değil, şirkete ortak oluyorsunuz

Bazen aynı anda inşaat, korna ve diğer rahatsız edici seslerin kontrolsüz bir şekilde neden olduğu gürültüye maruz kalır, rahatsız oluruz. Bugünlerde ise, yazılı ve görsel basında liyakatından şüphe edilen bazı kişiler tarafından para ve sermaye piyasalarındaki gelişmeler hakkında paylaşılan olur olmaz görüşler, benzer şekilde yatırımcılarda gürültü etkisi yaratıyor.

Makul bir yatırımcı, normal şartlarda yatırım yapmayı planladığı ülkenin makro ekonomik göstergelerini, şirketin faaliyet gösterdiği sektörün dinamiklerini ve nihayet şirketin sektördeki payını ve projeksiyonlarını anlamaya çalışır. Ancak, dedikodu ve rastlantısal değerlendirme ile yorumların başrol aldığı ve bundan dolayı da temel analizin neredeyse oyun dışı kaldığı bugünlerde, yatırımcıların sağlıklı bir değerlendirme yapabilmeleri maalesef olanaksız hale geldi. Bu durum, özellikle sayısı son derece sınırlı olan yerli yatırımcıların sermaye piyasalarından daha da uzaklaşmalarına neden oluyor.

Bu nedenle, özellikle orta ve uzun vadeli yatırımcılar için temel analizin halen esas olduğu unutulmamalıdır. Buna göre bir şirket;

  • Farklı faaliyet alanlarından gelir elde ediyor ve sürdürülebilir karlılığa sahipse,
  • İstikrarlı temettü politikalarıyla kazancını yatırımcılarıyla sürekli paylaşıyorsa,
  • Finansal değerlemeler sonucunda yurt içi ve dışı rakiplerine göre ucuzsa ve
  • Şeffaf bir yönetime sahipse

pay piyasası yatırımcısı için önemli bir yatırım fırsatı olarak görülmelidir.

Uluslararası ekonomik ve siyasi gelişmelerin piyasalar üzerindeki baskısının en yüksek düzeyde hissedildiği böylesi dönemlerde yatırımcılar, biraz soluklanıp, gürültüye bir süre kulaklarını tıkamalı ve yukarıdaki  kriterlere uyan şirketleri araştırmalıdır.

Diğer yandan, piyasalar için çeşitli gerekçelerle “al” ya da “sat” tavsiyesi verilmesi doğaldır. Hatta sadece siyasi risk nedeniyle fiyat artış beklentilerinin aşağı çekilmesi de doğaldır. Ancak bunların uzun vadeli öneriler olmadığı, her şekilde kendi özel koşulları nedeniyle piyasadan pozitif yönde ayrışabilecek şirketlerin olabileceği ve bu şirketlere de seçici bir yaklaşımla yatırım yapılabileceği dikkate alınmalıdır.

Bu yazının kısa vadeli kazanç sağlamayı hedefleyen yatırmcılar için olmadığını belirtmem gerekiyor. Konjonktürün bu kadar dalgalı ve belirsiz olduğu zamanlarda, şirket özelinde analiz yapıp uzun vadeli yatırımlara yönelmek daha da fazla önem taşıyor. Zira, piyasaya değil şirkete ortak oluyorsunuz.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri