Her Yatırımcı Geri Alım (Buyback) İster mi?

buyback

Borsa İstanbul Pay Piyasası’nda yaşanan değer kayıplarından sonra payların geri alımı bu sene ikinci kez gündeme gelmeye başlıyor. Bu konuda yatırımcı baskısı her ne kadar önemli olsa da, kurumsal yatırımcı tabanının yeterince gelişmediği ve dolayısıyla yatırımcı baskısının fazla hissedilmediği bizim gibi piyasalarda, geri alım konusunda çoğunlukla hakim ortağın iradesi etkili oluyor.

Yarın kimler ayakta kalacak?

Belirli bir ölçeğe erişmiş her şirketten asgari olarak müşteri ve tedarikçileriyle ilişkilerini geliştirmesi, riskini yönetmesi, iç kontrol mekanizmasını oluşturması, yönetim kurulunun strateji belirlemesi, mevzuata uyması, etik ilkelerini oluşturması ve şeffaflık gibi önemli fonksiyonları yerine getirebiliyor olması beklenir.  Sanırım buraya kadar herkes mutabıktır. Ancak, bunlara bir de bağımsız üye ifadesini ekleseydim, eminim akıllara hemen kurumsal yönetim gelecekti ve maalesef birçokları tarafından konuya mesafeli bakılmaya başlanacaktı.

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık…

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık

Yılın ilk yarısını geride bırakırken, yatırım dünyası kazandığını ve kazandırdığını masaya koymaya başladı. Şüphesiz bütün taraflar için ekonomik ve siyasi dalgalanmaların bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde hesaplar detaylı bir şekilde yapılacaktır.

Yatırımcı İlişkileri ve Stratejik Planlama

Geleneksel bir yaklaşımla Yatırımcı İlişkileri’nin öncelikli görevinin, şirketin faaliyet ve finansal performansının yatırımcılar ve diğer menfaat sahiplerine en doğru ve etkin bir şekilde aktarılması olduğunu söyleyebiliriz. Bunun doğal ve arzu edilen sonucu ise, şirketin piyasa değerinin yükselmesidir. Piyasa değerinin yükselmesinden kasıt ise, pay fiyatının maksimize edilmesi değil, günün piyasa koşullarına göre adil bir fiyatın oluşmasıdır. Bu süreçte Yatırımcı İlişkileri,  şirketin bilgilendirme politikası ve kurumsal yönetim koordinasyonunu sağlarken yatırımcıların yanı sıra, analistler, derecelendirme uzmanları ve kendi alanlarıyla ilgili olarak düzenleyici kurum ve çeşitli meslek örgütleriyle de ilişkileri yürütür. İlk bakışta bütün bu değişkenler birbirinden bağımsız gibi görünse de, aslında birbirlerinin ayrılmaz birer parçası durumundadır.

Yöneticiler ve Alım Satım İşlemleri -1

alım satım

4 Mart 2014 tarihli “Yöneticiler ve Piyasa Bozucu Eylemler” başlıklı yazımdan sonra mevzuatta meydana gelen bazı değişiklikler ve sıklıkla yöneltilen sorular üzerine konuyu tekrar gündeme almakta yarar görüyorum. Ancak, bu defa kapsamı genişleterek alım satım işleminin yapılmasından, işlemin piyasa bozucu eylem sayılıp sayılmamasından ve elde edilen net kazançların ihraççıya iadesine kadar olan süreci A’dan Z’ye üç yazı dizisi halinde ve olabildiğince yalın bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Şirket Değerinde FED Etkisi

Bugünlerde amatöründen profesyoneline neredeyse herkesin FED politikalarına odaklandığı bir ortamda, yatırımcıların da yön belirleme konusunda tereddütlü olduğuna şüphe yok. Bu karmaşık ortamda ne kadar etkili olur bilemem ama yine de piyasanın temel kurallarının halen geçerli olduğunu hatırlatmak isterim.

Öncelikle, şirketin değerini FED politikalarının değil, şirketin esas faaliyetleri, özkaynak karlılığı, temettü politikası/verimliliği ile kurumsal yönetim uygulamalarının belirleyeceği unutulmamalıdır. Zira bu unsurlar, yatırımcının yatırım kararında etkili olacak en temel unsurlardır. Peki küresel likiditeye ilişkin politikalar şirket değerinde hiç  mi etkili olmaz? Piyasalarda yarattığı şoklar nedeniyle hisse fiyatında elbette etkili olur, hatta tam da bu satırları yazarken ABD Kasım ayı tarım dışı istihdam verileri beklenenden sadece 17-18 bin daha yüksek geldiği için BIST-100, 30 saniye içinde %1’e yakın geriledi ve sonraki 30 saniye içinde ise neredeyse verdiğini geri aldı. Aslında bu canlı örnek bile bu yazının amacına hizmet eden basit ama net bir durum.

Daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi  şirketin esas faaliyetlerinden gelir yaratabilme kabiliyeti, bunu karlılığa yansıtabilmesi, karını yatırımcılarıyla paylaşma istek ve uygulamaları ile finansal değerlemeler çerçevesinde rakiplerine göre ucuz olması, yatırımcıların yatırım kararında son derece etkili olacaktır.

Piyasaların bu kadar dalgalı olabildiği dönemlerde yatırım kararı verilirken yukarıda belirttiğim unsurlara ilave olarak, şirketin ne kadar tahmin edilebilir ve şeffaf olduğu da büyük önem taşır. Tahmin edilebilirlik  ve şeffaflık; belki de özellikle böylesine derinlik taşımayan değerlendirmelerin, bilgilerin ve yorumların olduğu bir ortamda şirketler lehine avantaj yaratacaktır.

Nasıl ki insanoğlu tarih boyunca bilmediği varlıklardan korktu ve uzak durdu, yatırımcılar da bilmediği, tahmin edemediği ve içini göremediği şirketlere karşı mesafeli durur, yatırım yapmaz. Faaliyet ve karlılık açısından başarılı olan şirketler aynı zamanda tahmin edilebilir ve şeffaf bir yapıya sahip olduğunda, sadece rakiplerine göre tercih edilmekle kalmayacak, satışa neden olan tarım dışı istihdam verisi gibi haberlere de, piyasanın geneline göre dirençli olacaktır.

Bu çerçevede faaliyet ve finansal performansları iyi olan şirketler alacakları kararlarda;

  • Başta ortakları olmak üzere bütün menfaat sahiplerinin hak ve beklentilerini gözetirse ve
  • Özellikle stratejik konularda yatırımcı taleplerini karar süreçlerine dahil ederse

tahmin edilebilir şirketler ligine yükselir ve yatırımcılarına orta-uzun vadede mutlak değer yaratırken, kısa vadeli veri/beklenti/haberlerden de az etkilenir.

Sonuç olarak, yatırım kararı alınırken günlük ve geçici unsular değil, orta ve uzun vadeli tahmin edilebilir dinamikler öncelik taşımalıdır. Yabancı yatırımcıların borsada işlem gören paylardaki payının c fakat işlem hacmindeki payının sadece olduğu bilgisi ışığında, yatırım tercih ve politikalarının  ne kadar dikkatli yapılması gerektiği açıktır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri 

Entegre Raporlama

Şirketler çoğunlukla finansal tablolar, denetim raporları, faaliyet raporları, kurumsal yönetim raporları, sürdürülebilirlik raporları ve derecelendirme raporları gibi dokümanlar aracılığıyla yatırımcılarına ve ilgili diğer menfaat sahiplerine  bilgilendirme yapmaktadır. İlgili mevzuat gereği bu raporlardan bazılarının hazırlanması zorunluyken, sürdürülebilirlik gibi bazı raporların hazırlanması ise isteğe bağlıdır.

Şirketlerin bu  raporları hazırlamak için ciddi mesai harcamasına karşın, yatırımcılar ve ilgili menfaat sahipleri, bu bilgi kaynaklarını çoğu zaman “dağınık” olarak görürler. Zira, son derece önemli olan bu tür konuların farklı raporlarda gösteriliyor olması, bilgiye doğrudan erişimi de zorlaştırmaktadır.

Buradan hareketle, Uluslararası Entegre Raporlama Konseyi (IIRC)  farklı kaynaklarda bulunan bu önemli bilgileri daha öz ve verimli bir şekilde,  fakat aynı zamanda içeriği küresel çapta kabul görmüş bir raporlama yöntemiyle biraraya getirmeyi hedeflemektedir.

IIRC tarafından oluşturulmaya çalışılan “Entegre Raporlama” basitçe, şirketlerin ve kuruluşların strateji, yönetim, performans ve  hedeflerinin, faaliyet gösterilen sektörün ekonomik, sosyal ve çevresel faktörlerinin birbirleriyle bağlantısının da gösterildiği, fırsatların ve risklerin anlaşılır bir şekilde yazıldığı bir raporlama yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

Entegre Rapor’un özellikle;

  • Organizyon,
  • Yönetişim,
  • Fırsatlar ve riskler,
  • Strateji ve kaynak dağılımı,
  • İş modeli ve
  • Performans

konularında ikna edici seviyede yanıt verebilir nitelikte hazırlanması beklenmektedir. Bu konuların detaylarına baktığımızda ise özet olarak aşağıdaki unsurların öne çıktığını görüyoruz;

Organizasyonun Tanıtımı; şirketin misyonu, vizyon, etik değerleri, ortaklık ve yönetim  yapısı, ana faaliyet kolları, ürün ve hizmetleri, piyasanın rekabet yapısı, piyasa payları, mali bilgileri, çalışan sayısı ve faaliyetlerini etkileyen içsel ve dışsal faktörlere ilişkin karşılaştırılabilir bilgi.

Yönetişim; şirketin lider kadrosu ve yönetim yapısı, yöneticilerin uzmanlık alanları ve çeşitliliği, stratejik karar alma prosedürleri, kurum kültürünün nasıl oluşturulduğu, yönetim kurulu ve üst yönetimde etik uygulamalarla ilgili kontrol mekanizmaların nasıl oluşturulduğu, risk yönetimi uygulamaları, kullanılan farklı sermaye kollarından (finansal, insan kaynağı, doğa vb) organizasyonun nasıl etilendiği, yasal düzenlemelerin üzerinde yönetişim uygulamalarının gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, değer yaratılmasında kullanılan teşvik ve ödüllendirme yöntemleri.

Fırsatlar ve Riskler; fırsat ve risklerin kaynakları, bunların gerçekleşme olasılıkları ile içsel ve dışsal etkileri ve ayrıca bu fırsat ve riskler için atılan adımlar.

Strateji ve Kaynak Dağılımı; şirketin kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri, uygulamakta olduğu ve hedeflediği stratejiler, kaynak dağılımı planları ve hedeflere ulaşmanın  nasıl ölçüldüğü.

İş Modeli; üretimde kullanılan girdilerin farklı sermaye kolları arasında nasıl ilişkilendirildiği, piyasada faaliyetlerin rakiplerine göre nasıl ayırt edilebilir kılındığı, müşteriye erişim ve dağıtım kanalları, gelir yaratılmasında önemli etkisi olan faaliyetler, inovasyon politikaları, iş modelinin değişikliklere karşı uyum sağlama esnekliği ile bütün bunların sonucunda yaratılan dahili ve harici değerler.

Performans; belirlenen hedefler, riskler ve fırsatlara  dair sayısal göstergeler ve bu göstergelerin önemi ile gerçekleşme olasılıkları, organizasyonun insan kaynağı, finansal kaynak, üretim, fikri mülkiyet, doğal kaynak ile sosyal ve ilişki yönetimi gibi sermaye kollarına olan olumlu ve olumsuz etkileri, geçmiş dönem-cari dönem ile cari dönem-gelecek dönem arasındaki karşılaştırmalar ve beklentiler.

Entegre Raporlamanın esasen sürdürülebilirlik raporu ile kurumsal yönetim raporunun etkin bir konsolidasyonu olarak şekillendiğini söylemek yanlış olmaz. Entegre Raporlama, Temmuz ayının başında  İş Yatırım olarak kurumsal üyesi olduğumuz ve benim de Sermaye Piyasaları Çalışma Grubu Başkanlığı görevini yürüttüğüm Türkiye Kurumsal Yönetim Derneği (TKYD)’nde gündeme geldi ve bu kapsamda IIRC’nin Entegre Raporlama Çerçevesi Taslağı’na katkı sağlanmaya çalışıldı. On gün kadar önce de konu  Borsa İstanbul tarafından şirketlere  ayrıca aktarıldı ve taslak hakkında görüşlerin IIRC’ye iletilmesi talep edildi.

Paylaşmaya ve basit bir şekilde bilgi vermeye çalıştığım Entegre Raporlama’nın yakın gelecekte Türkiye dahil tüm dünyada uygulamaya geçmesi bekleniyor. Bu nedenle benim de kişisel olarak çok önemli bulduğum Entegre Raporlama hakkında şirketlerin bugünlerden başlayarak bilgi edinmesinin önem arz ettiğini düşünüyorum. Dilendiği takdirde Entegre Raporlama ile ilgili detaylı bilgiye  http://www.theiirc.org/ adresinden erişilebileceğini de hatırlatmak isterim.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Roadshow

Sermaye birikiminin ve yerli yatırımcının borsaya ilgisinin son derece yetersiz olduğu ülkemizde, şirketler hisse senetlerine olan ilgiyi artırabilmek amacıyla yılın belirli dönemlerinde yurt dışında yerleşik kurumsal yatırımcıları ziyaret ederek faaliyet ve finansal performansları hakkında bilgilendirme toplantıları düzenlerler. Borsada işlem gören payların e’inin yabancı yatırımcılara ait olduğu dikkate alındığında,  “roadshow” diye  ifade edilen bu toplantılar   şirketler için doğal, bazen de gerekli bir aktivite halini alır.

Roadshow sürecinde bazı konulara dikkat edilmesi gerekir. Her şeyden önce, şirketi temsil eden yetkililerin mesleki bilgi ve tecrübelerinin yeterli olması aranır. Yatırımcıyla yeni tanışılıyorsa, karşılaşılacak ilk soru muhtemelen kaç yıldır bu şirkette çalışıldığı sorusu olacaktır; dolayısıyla, makul seviyede bir kurumsal hafızaya sahip olmak da aranan özellikler arasındadır. Roadshow sürecinde dikkat edilmesi gereken en önemli konu ise, hangi bilginin ne ölçüde paylaşılacağının bilinmesidir; bir başka ifadeyle, içsel bilginin, yani sermaye piyasası aracının değerini ve yatırımcının yatırım kararını etkileyebilecek ve henüz kamuya açıklanmamış bilgilerin paylaşılmamasıdır. Burada önemli olan, daha önce açıklanmış bilgilerin doğru yorumlanmasının sağlanmasıdır. Geleceğe dönük beklenti ve değerlendirmeler ise, yine daha önce eş anlı olarak kamuyla paylaşılan bilgilerden farklı olmamalıdır.

Bu toplantıların iki yönlü etkisi vardır. Başarılı geçen roadshow süreci, yatırımcılar nezdinde şirketin farkındalığının artırılması ve uzun vadeli yatırım talebinin oluşturulması açısından şirkete ve ortaklar dahil ilgili bütün taraflara fayda sağlarken, sektörünüze ve şirketinize yurt dışından nasıl bakıldığı konusunda da bilgi edinmiş olursunuz.

Karşı yönlü etkisi ise, farklı bakış açıları ve eleştiriler, şirketin kendini değerlendirme sürecinde bir çeşit konsolidasyon etkisi yaratıp ileriye dönük planlarda dikkate alınırken, yatırımcıların “ortaklık haklarının kullanımının iyileştirilmesi” gibi taleplerini şirket temsilcilerine doğrudan ve yüz yüze iletebilmelerine de olanak sağlanır.

Yukarıdakilere ilave edebileceğim bir diğer konu ise, roadshow sürecine katılan temsilcilerin iyi birer kondisyona sahip olmaları gereğidir(!). Bazen uzun süren ve üst üste gelen yolculuklar, eksi 25-30   derecelere varan soğuk hava koşulları, gün boyu devam eden uzun ve yoğun dikkat gerektiren toplantılar, gerçekten sağlıklı ve dayanıklı bir bünye gerektirebiliyor .

Biz de, borsada işlem gören paylarımızda yabancı pay sahipliği q seviyesinde olan bir şirket olarak, yılın belirli dönemlerinde roadshow süreçlerini yaşıyoruz; sonuncusunu da kısa bir süre önce ABD’de gerçekleştirdik. Yediğin içtiğin bir yana misali, şirketimizle ilgili olan kısmı bir yana bırakacak olursak, içinde bulunduğumuz makro ekonomik durum, şirketlerle ilgili geleceğe yönelik olumlu beklentiler ve temettü ödeyen şirketlerin bu politikalarının arkasında durmaları, Türkiye’ye karşı –ikinci bir not artırımına endekslenmemiş – pozitif bir yaklaşım içinde olunduğunu memnuniyetle paylaşmak isterim.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Şirketlerde Kredi Derecelendirme (Rating)

Türkiye’nin kredi derecesinin Fitch Ratings tarafından yatırım yapılabilir seviyeye yükseltilmesinin ardından, kredi derecelendirmesi konusuna bir de şirketler açısından bakmak yararlı olacaktır.

Kredi derecelendirmesi temel olarak, şirketin borcunu ana para ve faiziyle birlikte geri ödeyebilme  istek ve kabiliyetini ölçer. Bir baska ifadeyle, şirketin borcunu borçlanma koşullarına uygun olarak geri ödeyememe  riskini ölçer. Diğer yandan, kredi derecelendirmesinin kesinlikle al ya da sat gibi bir yatırım tavsiyesi olmadığı da bilinmelidir. Ancak yatırım kararlarının verilmesinde son derece etkili bir bilgi olduğu da kesindir. Şirketlerin kredi derecelendirmesiyle ilgili etkisi çok temel olarak üç menfaat sahibi grubunda görülür; kredi derecesi yaptıran/alan şirketler, yatırımcılar ve başta bankalar olmak üzere kredi kuruluşları.

Şirketin aldığı kredi derecesi yükseldikçe şirkete yönelik risk algısı azalır. Risk algısı azalan şirket de, bankacılık sektöründen daha düşük maliyetlerle kredi alma olanağı elde ederken, sermaye piyasalarında da daha düşük faizlerle borçlanma aracı ihraç edebilme avantajına sahip olur.

Yatırmcılar açısından bakıldığında ise, borçlanma aracı ihraç eden her şirketin finansal analizini yapabilecek,  bilanço kalitesi ile gelir gider yapısını inceleyebilecek teknik bilgi ve/veya zamana sahip olunmadığı bilinen bir gerçektir. Bu durumda derecelendirme şirketleri tarafından geri ödeyememe riskinin daha düşük olduğu açıklanan şirketlerin borçlanma araçları, yatırımcılar tarafından tercih edilmektedir. Bu açıklamaların harf dizisi gibi kolay anlaşılabilir yöntemlerle yapılması da yatırımcıların karar verme sürecine olumlu katkıda bulunmaktadır.

Bankalar ve diğer kredi kuruluşları ise kredi talep eden şirketlerin sahip oldukları kredi derecesi nedeniyle istihbarat ve mali analiz süreçlerini mümkün olan en kısa süreye indirerek, krediye yönlendirilebilecek kaynağı bilinen en düşük riskli şirketlere aktarma olanağı bulabilmektedir. Böylece, risk yönetimi çalışmaları da daha etkin bir şekilde yerine getirilebilmektedir.

Kredi derecelendirmesinin sayılan bu üç önemli taraf için en yüksek seviyede etki yaratılabilmesi elbette, derecelendirme şirketlerinin tarafsız, bağımsız ve konusunda ehil olması, kısaca güvenilir kuruluşlar olmasına bağlıdır. Zira, son 10 yıl içinde yaşanan şirket skandalları sadece bağımsız denetim şirketlerine değil, derecelendirme şirketlerine olan güvenin de sorgulamasına neden olmuştur. Söz konusu şirketlerden en meşhur olanı, 2000 yılında ABD’nin Fortune 500 (en büyük 500 şirket) sıralamasında en ön sıralarda yer alan fakat bundan sadece bir sene sonra batan Enron’dur. O tarihte en büyük denetim şirketlerinden biri tarafından denetlenen ve aynı zamanda yine en büyük derecelendirme şirketleri tarafından derecelendirilen Enron’un, likidite sıkıntısına girdiği ortaya çıktığında kredi notu düşürüldü. Ancak, derecelendirme süreci son derece sıkıntılı geçti; örneğin, Moody’s tarafından Ekim 2001’de Baa1’den Baa2’ye düşürülen not, sadece daha düşük, ama yine  yatırım yapılabilir bir seviyeyi gösteriyordu. Herkes tarafından malum olan gelişmeler nedeniyle sadece bir ay sonra bu not B2 gibi batık sayılabilecek bir seviyeye indirildi. Bu ve benzeri olumsuz gelişmeler yatırmcılarda derecelendirme şirketlerine karşı olan güven duygularında sorgulamaya neden oldu ve özellikle kurumsal yönetimi yeniden dünyanın en önemli gündem maddelerinden biri haline getirdi. Bu sıkıntı için bir çok gerekçe ileri sürülebilir ve hatta bunlardan bazıları kabul edilebilir dahi olabilir; ama değişmeyecek olan bir kural var, o da derecelendirme şirketlerinin güvenilir yapılarını korumaları gerektiğidir.

Derecelendirme süreci çoğu zaman kredi derecesi  talep eden şirket ve derecelendirme kuruluşu arasında temel ilkeler ve süreç hakkında bilgilendirmenin yapıldığı bir ön görüşmeyle başlar ve ardından, kredi derecelendirmesi sözleşmesi imzalanır. Bu aşamayı üst düzey yöneticiler ve ilgili diğer yöneticiler tarafından, derecelendirme uzmanlarına şirketin finansal ve faaliyet performansı ile risk yönetimi hakkında bilgilendirme yapılması amacıyla gerçekleştirilen toplantılar izler. Talep edilen gerekli bilgi ve dokümanların derecelendirme uzmanlarına verilmesi ve derecelendirme uzmanlarının gerçekleştireceği çalışmalar sonucunda, derecelendirme komitesinin vereceği karar doğrultusunda, şirkete verilen kredi derecesi ilan edilir. Derece alan şirketin sermaye piyasası araçlarının bir borsada işlem görmesi durumunda ise, derece alan şirket tarafından kamuyu aydınlatma yükümlülükleri de yerine getirilmelidir.  Kredi derecelendirme sürecinde, şirketin kurumsal yönetim uygulamalarının da dikkat çekici bir öneme sahip olduğunun bilinmesi gerekir. Buna göre, iyi kurumsal yönetim uygulamaları şirketin kredi derecesini ilk etapta yükseltilmesinde etkili olmasa dahi, kötü kurumsal yönetim uygulamalarının kredi notunu olumsuz etkileyeceği kaçınılmazdır.

Türkiye’de kredi dereceledirme yaptıran ilk yatırım şirketi olan İş Yatırım’ın uzun vadeli ulusal kredi notu, Fitch Ratings tarafından Ocak 2008’den bu yana durağan görünümle AAA olarak ilan ediliyor. Özellikle 2008 sonlarından bu yana dünyada etkisini derinden hissettiren ve bu süreç içerisinde makro ekonomik dengeleri değiştiren küresel çalkantı ortamında, İş Yatırım’ın aldığı bu AAA derecesi, ortakları açısından şirketin güçlü finansal yapısı hakkında son derece önemli bir gösterge oldu.

Bu başlıkta yazılacak elbette daha çok konu var ama bu yazıyı da yatırımcılara, alınan kredi notlarının derecelendirme şirketleri tarafından şirketle ilgili gözden geçirme çalışmaları sonucunda  güncellenerek ilan edildiği bilgisini hatırlatarak sonlandıralım. Daha gelişmiş bir sermaye piyasası için, daha fazla şirketin kredi derecelendirmesi yaptırması dileğiyle…

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Yatırımcıların “dönem karı” diye baktıkları rakam doğru mu?

İstanbul gibi yaşamın hızlı aktığı büyük kentlerde, zaman da sanki diğer kentlere göre hızlı akar. Bunu kimi zaman mevsimlerin göz açıp kapayıncaya kadar çabuk değişmesinden, kimi zaman da finansal raporların kamuya açıklanma dönemlerinin henüz önceki dönemin izleri silinmeden kapımızı çalmasından anlarız. İşte, kasım ayına girdiğimiz şu günlerde gözler yine şirketlerin 9 aylık finansal raporlarına, dolayısıyla finansal analizlerine dönmeye başladı. Bu vesileyle, finansal raporların ne olduğu ve özellikle yatırımcıların dönem karıyla ilgili hangi rakamları dikkate alması gerektiği gibi bazı önemli konulara değinmekte yarar görüyorum.

Finansal raporlar ile finansal tablolar arasındaki fark nedir?

Öncelikle finansal raporlar ile finansal tabloların iki farklı kavram olduğunun bilinmesi gerekir.  Finansal raporlar dipnotlarıyla birlikte bilanço, gelir tablosu, nakit akım tablosu, özkaynak değişim tablosu, faaliyet raporu ve sorumluluk beyanından oluşan bir bilgi setini ifade ederken, finansal tablolar bu sayılanlardan faaliyet raporu ve sorumluluk beyanı dışında kalanları tanımlar. Özellikle küçük yatırımcılar açısından, finansal tablolar arasında en popüler olanı gelir tablosudur. Bunun nedeni ise, gelir tablosunun şirketin gelir/gider bilgileri ile kar/zarar durumunu göstermesidir. Ancak, özellikle finansal tablolarını konsolide ilan eden şirketlerin gelir tablolarında kar rakamı çoğu zaman hatalı okunmaktadır.

Şirketin konsolide karını öğrenmek için gelir tablosunda hangi rakama bakmalıyız?

Gelir tablosunda şirketin karına ilişkin ilk bakışta görülen “Dönem Karı” rakamı, şirketin mali tablolarına konsolide ettiği bağlı ortaklıklarıyla birlikte ürettikleri toplam grup karını gösterir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu, bağlı ortaklığın sermayesinin tamamına sahip olunmadığı durumda, söz konusu dönem karı rakamının şirketin konsolide karını göstermediğidir. Bu konuyu muhasebe açısından konsolidasyon süreci ve eliminasyon gibi detaylara girmeden basit bir örnekle açıklamaya çalışayım; finansal tablolarını konsolide  ilan eden A şirketi, bağlı ortaklığı B şirketinin sermayesinde ` paya sahip olsun. A şirketinin 9 aylık konsolide olmayan (solo) net karı 100 milyon TL, B şirketinin 9 aylık karının ise 50 milyon TL olduğunu varsayalım. Bu durumda, kamuya açıklanan gelir tablosunda yer alan “Dönem Karı” alanında 150 milyon TL yazacaktır ve A şirketinin bazı küçük yatırımcıları, şirketin 9 aylık konsolide karı olarak bu 150 milyon TL’yi dikkate alarak hataya düşeceklerdir.

Konsolide şirketler için dikkate alınması gereken kar rakamı dönem karı değil, “Dönem Karının Dağılımı” başlığı altında yer alan “Ana Ortaklık Payları”dır. Ana ortaklık paylarında gözüken kar rakamı, sanıldığının aksine  A şirketinin solo karı değil, gerçek konsolide karıdır. Yani A şirketinin solo karı ile, konsolide ettiği B şirketinin karından sermayesinde sahip olduğu hisseye düşen karın toplamıdır. Böylece bizim örneğimizde, dönem karının dağılımı başlığı altında yer alan ana ortaklık payında gözüken kar rakamı 150 milyon TL değil, 130 milyon TL [100 milyon TL (50 milyon TL x `)] olacaktır.

Şirketin mali tablolarına konsolide edilen birden fazla bağlı ortaklık ve her bir bağlı ortaklığın sermayesinde de farklı oranlarda pay sahibi olunması, sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Yatırım kararının doğru alınabilmesi için, finansal performansa ilişkin rakamların doğru okunması gereklidir.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri