Çin – Sermaye Hareketlerini Anlamaya Çalışmak

Shanghai_Pudong_Jan_2_2014

Bu yazı 17.08.2015 tarihinde yayınlanan Grafiklerle Çin’i Anlamaya Çalışmak başlıklı yazının devamı niteliğindedir.

FX rezervleri konuşulduğunda yeterliliği konusunda akla ilk gelen metrik ithalatı karşılama oranıdır. Klasik oran da min 3 ay ama tercihan 6 ay olmasıdır. Ancak IMF dahil literatürde başka metriklerin de olduğunu biliyoruz. Özellikle de konu Çin ise ithalatı karşılama oranı fazla bir anlam ifade etmiyor (150 mn dolar), durumu çok rahat . Diğer iki ana metrik ise rezervlerin M2 para arzına oranı ve kısa vadeli yabancı borca oranıdır. Son kalemde de kabul edilen oran 100%dür. Yani piyasada ani bir kilitlenme olması durumunda FX rezervlerinin tüm borcu karşılayabilmesi. Burada da kimse Çin’in (kısa vadede)  bir sorunu olabileceğini düşünmüyor.

Yöneticiler ve Alım Satım İşlemleri – 3

Yöneticiler ve Alım Satım İşlemleri - 3

Bundan önceki iki yazımda yöneticilerin alım satım işlemlerini sırasıyla kamuya açıklama yükümlülükleri ve piyasa bozucu eylemler çerçevesinde açıklamaya çalıştım.

Serinin üçüncüsü ve aynı zamanda sonuncusu olan bu yazı ise, yöneticilerin net alım satım kazançlarının ihraççılara ödenmesi üzerine olacak.

Nice Yıllara FED

Önce FED’in kararına kısaca değinmek istiyorum. Tapering  ve 4 trilyon dolarlık bilançosu arasında asıl tartışmamız gereken konu flow mu stock mu konusu olmalıdır. Yani FED’in alımları mı yoksa FED’in bilanço büyüklüğü mü etkili oluyor. 1911 yılında Irving Fisher The Purchasing Power of Money, its Determination and Relation to Credit, Interest and Crises adlı kitabında bugün MV=PQ olarak bilinen denklemi oluşturan isimdir. Yani M= dolaşımdaki para, V= dolaşım hızı, P= fiyatlar ve Q= işlem miktarı. Şimdi bir görüşe göre M’nin yeterince büyük olması yeterlidir, diğer görüşe göre ise tam işlemeyen bir piyasada FED’in varlık alımları daha önemlidir. Ben stock yani bilanço büyüklüğünün daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani FED gaz pedalına artık daha fazla basmayacak ancak cruise control kullanacak yani sabit duracak.

23 Aralık 2013 FED’in 100. Yılını doldurduğu tarih . Dünyanın ilk Merkez Bankası olarak kabul edilebilecek yapı bilinenin aksine Bank of England değil Wisselbank’tır. Bank of Amsterdam olarak bilinen bu bankanın ilginç bir hikayesi var ve isteyen Wikipedia’dan kolaylıkla ulaşabilir. Benim için önemli olan bu banka ilk kurulduğunda paranın sadece “saklandığı bir yapıya” sahiptir ve işin sonunda fiat money kavramı yani içsel değerinden daha fazla değere sahip olma kavramının da net bir şekilde doğduğu yerdir. FED’in kuruluşu 1913 tarihinde olsa da ABD’de Merkez Bankası deneyimi 1791 tarihinde başlar. Ancak daha öncesinde ABD’nin kurucularından Jefferson ve Hamilton arasında ülkenin finansal sistemi ve Merkez Bankasının gerekliliği üzerinde ciddi tartışmalar yaşanmıştır. Savaş sonrası borçlar üzerine çıkan tartışmanın ardından Hamilton ulusal bir banka kurulması yönünde görüş bildirdiği Report of the Secretary of the Treasury on the Public Credity belgesinde argümanlarını şu şekilde sıralar: ”Doğru şekilde kullanılan borç “paranın” yapması gereken her işi görür. Ortada daha büyük bir sermaye olduğundan ticaret gelişir, tarım ve imalat desteklenmiş olur ve likiditeyi artırım verimli kullanıldığından genel faiz oranlarını düşürür.” Başkan Washington’un da konuya sıcak bakması ile diğer cephenin lideri Jefferson Opinion on the Constitutionality of Establishing a National Bank adlı karşıt görüşünde bir Merkez Bankasının yetkileri itibarı ile kongrenin bile üzerinde olacağını ve böyle bir durumun ülkede ayrıcalıklı bir kesimin doğuşuna neden olacağını savunmuştur. İç Şavaşta olduğu gibi burada da tarıma dayalı Güney ve sanayileşen Kuzey arasında ekonomik çıkar çatışması vardır. Zira tarıma bağımlı eyaletler mevsimsel olarak dalgalanan kredi taleplerinde kontrolün bankalara bırakılması fikrine her zaman muhalefet etmiştir. Sonuç olarak 25 Şubat 1791’de Fisrt Bank Of United States 20 yıllık bir süre için kurulmuş ardından Second Bank of United States o dönemin Başkanı Andrew Jackson tarafından süresi uzatılmadığından tarihe karışmıştır.

1873 ve tamamen J. P. Morgan’ın kişisel ağırlığı ile çözülen 1907 krizinden sonra ABD’nin elitleri ve politikacıların büyük kısmı artık bir merkez bankasının kaçınılmaz olduğunu düşünmeye başlar.J.P. Morgan bu kriz sırasında tüm bankacılar (ve ayağına çağırdığı Hazine Bakanını) ofisinde toplamış, krizin bir likidite mi yoksa batık (liquidity-insolvency) banka krizi mi olduğunu araştırmış ardından gerekli likiditeyi sağlamıştır. Piyasayı sakinleştirmek için “açığa satan borsacılarla daha sonra hesaplaşacağını” da açıkça söyleyerek bu grubun önüne geçmiştir. 1908’de Senatör Aldrich’in başkanlığında bu krizi araştıran komite bir MB’nin eksikliğini tespit eder. Ancak önceki örneklerin aksine bu banka tek bir merkezde olmayacak ve yönetimde iş adamları, bankacılar ve politikacıların atayacağı isimler olacaktır. Senatör Aldrich’in ilk tasarısı kabul edilmez. Ancak birkaç yıl sonra verilen tasarı kıl payı kabul edilecektir. Öyle ki Missouri senatörü James A. Reed sayesinde kabul edildiği için Missouri 2 Federal Rezervine sahip tek eyalettir. 12 merkez bulunmasını isteyen diğer bir senatör Glass’in seçim bölgesinin başkenti Richmond da sadece bu nedenden dolayı FED’e ev sahipliği yapar. FED 1913’te enflasyon ve işsizlikle savaşmak için kurulmamış sadece banka krizlerini yumuşatmak ve likidite sağlayıcısı olmak için var edilmiştir. Yukarıda bahsettiğim neden ve kaygılarla da özeldir. Ne politikacılar, ne iş adamları ne de bankacılara aittir. FED’in sahibi kim konusu heyecanlı ve rating getirdiğinden biraz daha devam etmek istiyorum. Her bölgede hissedarlar yönetim kurulunun 9 üyesinden başkan da dahil olmak üzere 6’sını seçer. Şimdi heyecanlı kısma geliyorum, FED’in bankacılık karteli tarafından kontrol edildiği bölümüne. NY FED, büyükten küçüğe olmak üzere,  1983 tarihli bir çalışmaya göre (doğruluğu elbette tartışılır, çalışma FED dokümanlarına dayandığını iddia ediyor) bir kısmı bugün satın alınmış ve birleşmiş olan şu bankalara aittir :Citibank, Chase Manhatten, Morgan Guaranty Trust, Chemical Bank, Manufacturers Hanover Trust, Bankers Trust Company, National Bank of North America, and the Bank of New York. O tarihte bu bankaların hissesi 63 buluyordu. Bu bankaların hissedarlarına baktığınızda ise bazı Avrupalı (Londra) isimler ve böyle yazıların olmazsa olmazı Rothschild çıkar. FED’in kendi ağzında FED’in yapısı şu şeklidedir: FED hisseleri konusunu biraz daha detaylandırmam gerekirse şunları söyleyebiliriz. 12 Bölgesel FED vardır ve üye bankalar bu FED’lerin sahibidir.Hisseler satılmaz, trade edilemez ve teminat olarak kullanılamaz (tam doğru olması için max 25Klık miktar satılabilir ama oy hakkı yoktur). Söz konusu bankalara 6% temettü ödenir. Örneğin geçtiğimiz aylarda FED’in karından ve bunun Hazineye transferinden bahsetmiştim. Bu kardan temettü de ödendi (1.5 bn dolar).

Tabii FED’den bahsederken Nelson Aldrich ve  Jekyll Adası toplantıları ile Titanic buz dağına çarptığında “içkime buz istemiştim ama bu biraz abartılı oldu” dediği rivayet edilen Astor ve Guggenheim, Strauss gibi FED (aslında Aldrich Act olacak) karşıtı elitlerin “öldürülmesi “(bir de J.P. Morgan’ın gemide özel süiti olduğunu ancak Fransa’da kalmayı tercih ettiğini ve Vanderbit’in de gemiye binmediğini söylersem tadından yenmez) gibi konulara değinmeden olmaz. Ama ben o dönemde yaşayan yani bir merkez bankasız hayatı bile muhalif politikacıların cümlelerini paylaşmak istiyorum:

Some people think that the Federal Reserve Banks are United States Government institutions. They are private monopolies which prey upon the people of these United States for the benefit of themselves and their foreign customers; foreign and domestic speculators and swindlers; and rich and predatory money lenders.” Bu sert kelimeler Temsilciler Meclisi Bankacılık ve Para komitesi başkanı ve FED muhalifi Louis Thomas McFadden’a aittir.

FED’in kuruluşuna muhalefet eden bir diğer isim de 1907-1917 yılları arasında Temsilciler Meclisi üyesi ve ünlü havacı Charles Lindbergh’nın babası C. August Lindbergh’dir. Öyle ki FED üyeleri Warburg ve (FED’in 2. başkanı olacak) Harding’in anayasayı değiştirme suçundan yargılanması için önergeler vermiştir. Lindbergh’e göre “This [Federal Reserve Act] establishes the most gigantic trust on earth. When the President Woodrow Wilson signs this bill, the invisible government of the monetary power will be legalized….the worst legislative crime of the ages is perpetrated by this banking and currency bill

Yazıyı günümüzden önemli bir ismin merkez bankaları ile ilgili görüşü ile bitirmek istiyorum. Bakın FED başkanı Paul Volcker ne diyor: Indeed, to someextent, central banks were looked upon and created as a means of financing the government, which I do not think people have in mind when thinking about central banking today. The Federal Reserve itself was not established until 1913; the Bank of Italy, later than that; the Bank of Switzerland, not much before that; the Bank of Canada, in the 1930s…… And if you say a central bank is essential to a market economy, I have to ask you about Hong Kong, which has no central bank at all in the absolute epitome of a free market economy. Yet it does quite well in terms of economic growth and stability. So the question remained in my mind….. There are other potentially more effective ways to get a handle on inflation than a central bank. A central bank might be attractive to those here, many of whom are central bankers. But it is not the only way you can deal with inflation. In fact, as you well know, a central bank can become an engine of inflation rather than the reverse.”

Komplo teorilerinden, müdahalesiz bir piyasa hayal edenlerden veya MB’leri olmazsa olmaz kabul eden hangi görüşten olursanız olun FED sıra dışı bir vakadır. 100. yılını kutlayan bu kurumun bir 100 yıl daha yaşayacağından şüpheliyim ancak önümüzdeki 5 yıl içinde çok daha önem kazanacağından ve gelişmelerin tam merkezinde olacağından hiç şüphem yok. Çünkü muazzam bir değişim dönemine giriyoruz.

Şant Manukyan

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Şirketlerin Kendi Paylarını Geri Alması (Buyback)

Şirketlerin kendi paylarını geri alması (buyback), pay piyasasının son zamanlarda önemli oranda değer kaybetmesi nedeniyle  bazı yatırımcıların gündeminde yeniden yer almaya başladı. Hızla düşen  piyasa ortamında orta ve uzun vadeli olumlu beklentiler yerini bazıları için kaygılı bekleyişe bırakmışsa, payların geri alımı konusunun düşünülmesi de doğaldır.

Geri alım işlemine  gerek olup olmadığının değerlendirilmesi ve bunun sonucunda geri alım kararının alınması, nihayetinde  şirketin tasarrufundadır. Geri alım konusu önemlidir ve bir dizi kurala bağlıdır. Bununla ilgili bazı konulara dikkat çekmek isterim.

Geri alım kararı nasıl alınır?

Normal şartlarda genel kurulun geri alım programını onaylayarak yönetim kuruluna yetki vermesi esastır. Azami 18 ay için verilebilecek bu yetki çerçevesinde, geri alım işlemleri ancak borsadan gerçekleştirilebilir. Peki şirket dilediği kadar geri alım yapabilir mi? Geri alınan  payların toplam nominal değeri, şirketin ödenmiş/çıkarılmış sermayesinin ’unu aşamaz. Bu sınırın aşılması durumunda, aşıma konu olan payların alım tarihinden itibaren 6 ay içerisinde elden çıkarılması gerekir.

Geri alım işlemlerinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise, geri alım için verilen fiyat emrinin, mevcut fiyat tekliflerinden veya en son gerçekleşen satış fiyatından daha yüksek olamayacağı ve bir gün içinde yapılacak geri alım miktarının ise , payların son üç aydaki günlük işlem miktarı ortalamasının %’ini geçemeyeceğidir.

Acil bir durum olduğu düşünüldüğünde genel kurul yetkisi beklenmeli midir?

Şirketin yönetim kurulu, yakın ve ciddi bir kayıptan kaçınmak düşüncesiyle, genel kurulun yetkilendirme kararı olmadan da, söz konusu makul gerekçe ile  geri alım koşullarını içerecek şekilde geri alım tarihinden en az 2 iş günü öncesinde kamuya açıklama yapmak şartıyla geri alım yapabilir. Ancak genel kurul yetkisi olmaksızın yapılan geri alım işlemleri için genel kurula mutlaka bilgi sunulması unutulmamalıdır.

Geri alınan paylardan doğan haklar kullanılabilir mi?

Ana şirketin iktisap ettiği kendi payları ile finansal tablolarına tam konsolide olan bağlı ortaklıkları tarafından iktisap edilen ana şirket payları, ana şirketin genel kurulunun toplantı nisabının hesaplanmasında dikkate alınmaz. Ayrıca, bedelsiz paylar hariç olmak üzere, şirketin  iktisap ettiği kendi payları herhangi bir pay sahipliği  hakkı  da vermeyecektir. Buna ilave olarak, tam konsolidasyona dahil olan şirketler tarafından iktisap edilen ana şirket paylarına ait oy hakları ile buna bağlı hakların da donacağının bilinmesi gerekir.

Geri alınan paylar için azami elde tutma süresi nedir?

Geri alınan paylar ile bu paylardan dolayı edinilen bedelsiz paylar en fazla 3 yıl elde tutulabilir ve 3 yıl içinde elden çıkarılmayan payların sermaye azaltımı yoluyla iptal edilmesi gerekir.

Şirket geri aldığı ve elden çıkardığı  paylardan kar elde edebilir mi?

Şirket, geri aldığı paylarını finansal durum tablosunda (bilanço) özkaynaklar altında bir indirim kalemi olarak kaydetmek durumundadır. Payların elden çıkarılmasında oluşacak kazanç ve kayıplar ise gelir tablosuyla ilişkilendirilemeyecek; dolayısıyla kar/zarar söz konusu olmayacaktır.

Geri alınan paylar nasıl elden çıkarılabilir?

Şirket borsadan yapmak durumunda olduğu geri alım işlemi sonucunda edindiği paylarını, geri alım süresi dolduktan sonra ve yine ancak borsada satış yöntemiyle elden çıkartabilir. Bu paylar nedeniyle edinilmiş olan bedelsiz paylar için de aynı koşullar geçerlidir.

Geri alım işlemi yapılamayacak bir dönem var mıdır?

Kayıtlı sermaye sisteminde olan şirketler tarafından sermaye artırmına dair yönetim kurulu kararı tarihi ile, esas sermaye sisteminde olan şirketlerde de sermaye artırmına dair alınan genel kurul kararı ile sermaye artırımı işleminin tamamlandığı tarihe kadar geri alım yapılamayacağı biilnmelidir.

Geri alım işleminde kamuyu aydınlatma işlemleri nasıl yapılır?

Şirketlerin geri alım işlemlerinde, geri alım programının duyurulması ve yapılan geri alım işlemleri sonrası detayların özel durum açıklaması ile kamuya açıklanması gibi detaylara SPK’nın 2011/32 sayılı haftalık bülteninden  erişmek mümkündür.

Son olarak, yapılan geri alım işlemi sonrasında, geri alınan payların bedelleri düşüldükten sonra kalan özkaynak, en az ödenmiş/çıkarılmış sermaye ile mevzuat gereği dağıtılmasına izin verilmeyen yedek akçelerin toplamı kadar olması gerektiği de unutulmamalıdır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Borsa İstanbul’da alış fırsatı…

ABD ekonomisindeki canlanma ve faiz oranlarındaki yükseliş Mayıs ayında Türkiye gibi küresel büyümeden çok küresel likiditeye duyarlı ülkeleri  olumsuz etkiledi. Türkiye Mayıs ayında ABD tahvil faizlerindeki artışın yol açtığı yangından en çok etkilenen piyasalar arasında yer aldı.

Söz konusu konjonktürde Türkiye piyasalarındaki satışları artıran üç temel neden vardı;

I. Ufukta beliren risklere rağmen “sermaye girişleri gücünü koruyor” gerekçesiyle Merkez Bankası’nın politika faizini indirmeye devam etmesi

II. Ekonomi yönetiminin bankacılık sektörünün karlılığını aşağı çeken regülasyonları

III. Taksim Gezi Parkında çevreci guruplar tarafından yapılan gösterilerin polisin sert müdahalesi sonucunda ülke geneline yayılması.

Bundan sonra ne olacak? Son dönemde yaşanan finansal ve siyasi dalgalanmadan gerek ekonomi yönetiminin gerekse hükümetin gerekli dersi aldığına inanıyoruz.

Ekonomi cephesi ile başlayalım. Türk lirasındaki yaşanan şiddetli değer kaybı sonrasında Merkez Bankası’nın “düşük faiz, makro ihtiyati tedbir” politikası uygulamasından kademeli olarak uzaklaşacağına inanıyoruz.

Nisan ve Mayıs aylarında ufukta beliren risklere rağmen 100 baz puan faiz indirimi yapan Merkez Bankası’nın Haziran ayında politika faizinde veya faiz koridorunda ani bir değişikliğe gitme ihtimali düşük. Bunun yerine bankanın piyasaya verdiği likiditeyi kısarak para piyasası faizlerini %6-%6,5 bandına çekmesini bekliyoruz.

Ancak küresel risk iştahının bozulduğu ve Türk lirasının dolar-avro sepetine karşı 2,20’yi geçtiği bir senaryoda Merkez Bankası bir yandan faiz silahını çekerken diğer yanda makro ihtiyati çerçevede yaptığı sıkılaşmayı kademeli olarak azaltacaktır.

Politika cephesinde temkinli iyimserliğimizi koruyoruz. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Vekili Arınç yapıcı söylemleri ve sivil toplum kuruluşları ile yaptıkları görüşmeler ile toplumsal gerginliğin azaltılmasında iyi bir başlangıç yaptı. Başbakan Erdoğan’ın da benzer bir yaklaşımı benimsemesi durumunda toplumsal gerginliğin kademeli olarak azalması sağlanabilir. Ancak Türkiye’nin risk algısına verilen hasarın onarılması zaman alacaktır.

Piyasalara dönelim. Türk lirası ile ilgili uzun dönemli yapısal olumlu görüşümüzü koruyoruz. Gelişmekte olan ülke paralarındaki satış baskısı kısa vadede Türk lirasındaki değer kaybının sürmesine neden olabilir. Ancak Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri kademeli olarak artırmasıyla Türk lirası normal seyrine dönecektir. Döviz kurundaki yükselişi Türk lirası varlıklara yönelmek için fırsat olarak görüyoruz.

Faizlerde yaşanan yükselişe rağmen devlet iç borçlanma senetleri ile ilgili temkinli görüşümüzü koruyoruz. Mevcut faiz seviyeleri Merkez Bankası’nın para politikasında sıkılaşmaya gitmesi, ABD uzun vadeli faizlerinin yükselmesi gibi senaryoları henüz tam olarak fiyatlamıyor. Faiz oranlarında yaşanan yükselişe rağmen kısa vadeli yatırımcılar için mevduatı, orta vadeli yatırımcılar için değişken faizli özel sektör tahvillerini uzun vadeli yatırımcılar için enflasyona endeksli tahvilleri önermeye devam ediyoruz.

Borsa İstanbul Haziran 2014 için saptadığımız 95,000 hedef seviyesine göre %23’lık artış potansiyeli ile cazip seviyelere geldi. Türkiye 10,5 fiyat kazanç oranı ile geliişmekte olan ülke ortalamalarına göre (10,8) daha ucuz seviyelerden işlem görmeye başladı. Mevcut fiyatları ekonomisini dengelemek konusunda başarılı adımlar atmış, 2012 Kasım ayında Fitch, 2013 Mayıs ayında Moody’s tarafından yatırım yapılabilir konuma yükseltilmiş bir piyasanın haketmediği seviyeler olarak görüyor ve Borsa İstanbul için 95,000 hedef seviyesi “AL” tavsiyesi veriyoruz.

Serhat Gürleyen,CFA

Direktör | Araştırma

Enlem kayması…

Avrupa Birliği üyeliği, düşük vergiler, Güney Kıbrıs Sermaye Piyasası Kurulu’nun uyguladığı regülasyon yapısı ve coğrafi konum nedeniyle, Güney Kıbrıs senelerden beri çoğunluğunu FSA’e bağlı Foreks brokerlarının iştiraklerinin oluşturduğu kurumlara kucak açmıştı.  Global piyasalardaki foreks işlemlerinin %20’ye yakın bir kısmının, ülkedeki lisanslı Foreks şirketlerinin hesapları üzerinden muhasebeleştirildiği Güney Kıbrıs’ta, Avrupa Birliği ile üzerinde kabul edilen B planı ile olası bir finansal çöküşün şimdilik önüne geçebildi.  Henüz detaylar açıklanmamış olsa da €100,000 üzerindeki mevduatlardan ciddi bir oranda yasal kesintinin alınmasına kesin gözüyle bakılıyor. Ayrıca, Güney Kıbrıs bankacılık sisteminde de önemli yapısal değişikliklerin yapılması öngörülüyor.  Bu nedenle Güney Kıbrıs’taki Foreks brokerları açısından 25 Mart itibariyle yeni bir dönem başlıyor.

Uluslararası piyasalarda da aktif olan ve Güney Kıbrıs’ta da operasyonlarını sürdürmekte olan Foreks brokerları ardı ardına, yatırımcı teminatlarının Güney Kıbrıs dışındaki bankalarda sakladıklarına yönelik açıklamalar yapmaktalar.  Ancak, zaman geçtikçe sepetin içerisinden çürük elmalarda çıkacaktır.  MF Global gibi şirketlerin Amerika gibi Dünya’nın önde gelen finans merkezlerinden birinde yatırımcı teminatları üzerine oynadığı oyunların bir benzerinin, Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki faiz farkları nedeniyle Güney Kıbrıs’ta yaşanmadığını söylemek gerçek dışı olacaktır.  Bu nedenle özellikle halka açık olmayan Foreks kurumlarının açıklamalarının da ne denli güvenilir olacağını, ileriki dönemde daha net olarak görme imkanımız olacaktır.

Haliyle her kriz ortamı fırsatları da beraberinde getirmektedir.  Banka mevduatlarına uygulanacak vergi nedeniyle, önümüzdeki dönemde yatırımcıların paralarını yatırmadan önce çalışacakları kurumların menşeilerini dikkatle gözden geçirmeleri beklenmelidir.  Bu nedenle CYSEC’e kayıtlı olan foreks kurumları mevcut operasyonlarını yeniden değerlendirerek başka finans merkezlerine doğru yönelmeleri, değerlendirilecek opsiyonlar arasında yer alabilir. Bu kapsamda da İstanbul neden, Dubai ya da Malta gibi opsiyonlar arasında yer almasın? 

Geçtiğimiz seneden beri Sermaye Piyasası Kurulu’nun kontrolünde Türkiye’de Kaldıraçlı İşlemler piyasası, teminatların Takasbank nezdinde saklandığı bir yapıda şekillenmektedir.  Kaldıraçlı işlemlerin regülasyon kapsamı altına girmesi yeni bir gelişme olmasına rağmen, 2012’de ulaşılan işlem hacmini mevzuattaki değişikliklerin hedefe yaklaştığının bir göstergesi olarak kabul etmek gerekir. Yurt içinde hizmet veren aracı kurumların uyması gereken kuralların bir önceki blog yazımda değindiğim şekilde sıkılaştırılması da yurtiçi piyasada foreks işlemlerine yönelik algıyı güvenilir hale getirmek için önemlidir.

Peki İstanbul’u önemli foreks merkezlerinden biri haline getirmek için mevcut altyapı yeterli midir?  Bu sorunun cevabı hayır olacaktır. İlk etapta özellikle yurtdışında yerleşik olup kaldıraçlı işlemler yapan yabancı bireysel ve tüzel yatırımcılara hizmete verecek bu tip kurumlara yönelik yeni bir mevzuat çatısının hazırlanıp, hali hazırda yurtiçi aracı kurumlara uygulanan yapıdan net bir şekilde ayrılması gerekmektedir.  Yurt içindeki yatırımcılara aracılık edebilmek için gerekli sermaye yeterliliği, kaldıraç sınırlaması, ve özellikle vergi konularında aracılık alanı sadece yurtdışı yatırımcılar olacak kurumlara yönelik esneklikler getirilerek yabancı Foreks kurumlarını Avrupa Birliği çatısı dışındaki bir yapıya çekebilmek için cazip hale getirilmelidir.

Türkiye’deki sağlam bankacılık sistemi, İstanbul’un internet dağıtım noktalarından biri olması ve global piyasalardaki krizlere rağmen Türkiye’nin yatırım yapılabilir kredi notuna yükseltilmesi, alternatif olarak öne çıkan diğer merkezlere göre İstanbul’un açık ara öne çıkarmaktadır.  Bu nedenle, hem coğrafi konumumuz hem de bölgesel finans merkezi vizyonu doğrultusunda, yurtdışındaki yatırımcıların işlemlerini karşılayan kurumlara yönelik temelde atılacak yenilikçi adımlarla, Foreks piyasalarında da “Bridge together” sloganıyla neden öne çıkmayalım?

Cüneyt Akdemir

Müdür Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar

Hissedarlıktan İstifa!

Uzun zamandan beri beklenen yeni Sermaye Piyasası Kanunu, nihayet kısa bir süre önce yürürlüğe girdi. Bu yeni kanun ortaklar/yatırımcılar, halka açık şirketler ve sermaye piyasası kurumları açısından önemli bir çok yenilik/değişiklik içeriyor. Yatırımcılar ve halka açık şirketler açısından baktığımızda, bana göre öne çıkan iki önemli konuya dikkat çekmekte yarar görüyorum.

Ayrılma Hakkı

Yatırımcılar açısından baktığımda belki de en önemli yenilik “Ayrılma Hakkı”dır. Buna göre, önemli nitelikteki işlemlere genel kurulda olumsuz oy kullanan ve muhalefet şerhini toplantı tutanağına işleten ortak, hisselerini şirkete satarak ortaklıktan ayrılma hakkına sahip olabiliyor. Yatırımcılara tanınan bu yeni hak, özellikle küçük ortakların aleyhine olan ya da olduğu düşünülen bazı gelişmelerde, yatırımcılara sahip oldukları hisseleri satmak için tanınan önemli bir haktır.

Akla gelebilecek ilk soru büyük olasılıkla, bahse konu önemli nitelikteki işlemlerin ne olduğudur. Bu konuya kanun açıklık getirmiş ve şirketlerin;

  • Birleşme, bölünme işlemlerine taraf olması, tür değiştirme veya sona erme kararı alması,
  • Mal varlığının tümünü veya önemli bir bölümünü devretmesi veya üzerinde bir ayni hak tesis etmesi veya kiralaması,
  • Faaliyet konusunu tümüyle veya önemli ölçüde değiştirmesi,
  • İmtiyaz öngörmesi veya mevcut imtiyazların kapsam veya konusunu değiştirmesi,
  • Borsa kotundan çıkması.

gibi konuların önemli nitelikte sayılıcağını belirtmiştir. Burada gözden kaçmaması gereken, önemli nitelikteki işlemlerin sadece yukarıda sayılan konularla sınırlı olmadığıdır.

Peki şirket yukarıda sayılan bir konuda genel kurul kararı aldı, ortak itirazını tutanağa işletti ve sahip olduğu hisseleri şirkete satarak pay sahipliğine  son vermek istedi. Bu noktadan itibaren yatırımcının gündemi, satış  işlemini hangi fiyattan gerçekleştireceğidir. Kanun bu konuya da açıklık getirmiş ve buna göre şirket, ortağın talebi üzerine, söz konusu önemli nitelikteki işlemin kamuya açıklandığı tarihten önceki 30 gün içinde borsada oluşan ağırlıklı ortalama fiyatların ortalamasından hisseleri satın almakla yükümlüdür. Böylece, kapanış  fiyatında meydana gelebilecek yukarı ya da aşağı yönlü dalgalanmaların olumsuz etkilerini de engellenmiş oluyor.

Çıkarma Hakkı

Kanun, belirli koşullar çerçevesinde ortaklara ortaklıktan çıkma hakkı verirken, şirketlere de bazı haklar tanıyor. Bunlardan en dikkat çekeni, “Çıkarma Hakkı’dır. Buna göre;

  • Pay alım teklifi sonucunda veya birlikte hareket etmek de dahil olmak üzere başka bir şekilde sahip olunan payların halka açık ortaklığın oy haklarının, SPK tarafından belirlenen orana veya daha fazlasına ulaşması durumunda, paya sahip olan bu kişiler açısından, azınlıkta kalan pay sahiplerini ortaklıktan çıkarma hakkı doğuyor. Bu kişiler, SPK tarafından belirlenen süre içinde, azınlıkta kalan ortakların paylarının iptalini ve bunlar karşılığı çıkarılacak yeni payların kendilerine satılmasını ortaklıktan talep edebilirler. Bu durumda satım bedeli, “Ayrılma Hakkı”nda belirtilen yönteme göre belirlenecek.

Ortaklıktan çıkarma hakkının doğduğu durumlarda, azınlıkta kalan pay sahiplerine satma hakkı doğacak ve belirlenen süre içinde, paylarının adil bir bedel karşılığında satın alınmasını talep edebilecekler.

Bu düzenlemeler daha güvenli bir yatırım ortamının oluşmasına katkı sağlarken, yabancı yatırımcıların da bu konularda bilgilendirilmeleri, yatırım fırsatlarının farklı açılardan da değerlendirilmesine yardımcı olacaktır.  Özellikle Mart ayı ile birlikte yatırımcıların ajandasında genel kurullar da olacak; gündemde yer alacak konulara  göre, yatırımcıların haklarını bilmeleri ve gözetmeleri menfaatlerine olacaktır. Bu konularda yeterince şeffaf ve bilgilendirmede cömert davranan şirketler de, yatırımcıların portföylerinde önceliğe sahip olacaktır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Roadshow

Sermaye birikiminin ve yerli yatırımcının borsaya ilgisinin son derece yetersiz olduğu ülkemizde, şirketler hisse senetlerine olan ilgiyi artırabilmek amacıyla yılın belirli dönemlerinde yurt dışında yerleşik kurumsal yatırımcıları ziyaret ederek faaliyet ve finansal performansları hakkında bilgilendirme toplantıları düzenlerler. Borsada işlem gören payların e’inin yabancı yatırımcılara ait olduğu dikkate alındığında,  “roadshow” diye  ifade edilen bu toplantılar   şirketler için doğal, bazen de gerekli bir aktivite halini alır.

Roadshow sürecinde bazı konulara dikkat edilmesi gerekir. Her şeyden önce, şirketi temsil eden yetkililerin mesleki bilgi ve tecrübelerinin yeterli olması aranır. Yatırımcıyla yeni tanışılıyorsa, karşılaşılacak ilk soru muhtemelen kaç yıldır bu şirkette çalışıldığı sorusu olacaktır; dolayısıyla, makul seviyede bir kurumsal hafızaya sahip olmak da aranan özellikler arasındadır. Roadshow sürecinde dikkat edilmesi gereken en önemli konu ise, hangi bilginin ne ölçüde paylaşılacağının bilinmesidir; bir başka ifadeyle, içsel bilginin, yani sermaye piyasası aracının değerini ve yatırımcının yatırım kararını etkileyebilecek ve henüz kamuya açıklanmamış bilgilerin paylaşılmamasıdır. Burada önemli olan, daha önce açıklanmış bilgilerin doğru yorumlanmasının sağlanmasıdır. Geleceğe dönük beklenti ve değerlendirmeler ise, yine daha önce eş anlı olarak kamuyla paylaşılan bilgilerden farklı olmamalıdır.

Bu toplantıların iki yönlü etkisi vardır. Başarılı geçen roadshow süreci, yatırımcılar nezdinde şirketin farkındalığının artırılması ve uzun vadeli yatırım talebinin oluşturulması açısından şirkete ve ortaklar dahil ilgili bütün taraflara fayda sağlarken, sektörünüze ve şirketinize yurt dışından nasıl bakıldığı konusunda da bilgi edinmiş olursunuz.

Karşı yönlü etkisi ise, farklı bakış açıları ve eleştiriler, şirketin kendini değerlendirme sürecinde bir çeşit konsolidasyon etkisi yaratıp ileriye dönük planlarda dikkate alınırken, yatırımcıların “ortaklık haklarının kullanımının iyileştirilmesi” gibi taleplerini şirket temsilcilerine doğrudan ve yüz yüze iletebilmelerine de olanak sağlanır.

Yukarıdakilere ilave edebileceğim bir diğer konu ise, roadshow sürecine katılan temsilcilerin iyi birer kondisyona sahip olmaları gereğidir(!). Bazen uzun süren ve üst üste gelen yolculuklar, eksi 25-30   derecelere varan soğuk hava koşulları, gün boyu devam eden uzun ve yoğun dikkat gerektiren toplantılar, gerçekten sağlıklı ve dayanıklı bir bünye gerektirebiliyor .

Biz de, borsada işlem gören paylarımızda yabancı pay sahipliği q seviyesinde olan bir şirket olarak, yılın belirli dönemlerinde roadshow süreçlerini yaşıyoruz; sonuncusunu da kısa bir süre önce ABD’de gerçekleştirdik. Yediğin içtiğin bir yana misali, şirketimizle ilgili olan kısmı bir yana bırakacak olursak, içinde bulunduğumuz makro ekonomik durum, şirketlerle ilgili geleceğe yönelik olumlu beklentiler ve temettü ödeyen şirketlerin bu politikalarının arkasında durmaları, Türkiye’ye karşı –ikinci bir not artırımına endekslenmemiş – pozitif bir yaklaşım içinde olunduğunu memnuniyetle paylaşmak isterim.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Çeşitlenen Ürünler, Farklılaşan Katılımcılar

2012 yılı gelişmekte olan ülke borçlanma piyasası açısından önümüzdeki yılları da etkileyecek bazı trendlerin başladığı ya da aktif hale geldiği bir yıl oldu. Bu nedenle 2013 yılının geçtiğimiz yıla göre çok farklı konuların konuşulacağı bir yıl olmak yerine, 2012 yılında popüler hale gelen ürünlerin daha çok yaygınlaştığı, gelişmekte olan ülke sermaye piyasa oyuncularının daha aktif olduğu ve bu trende paralel yeni ürünlerin geliştirildiği, 2012 yılının uzantısı bir yıl olma ihtimali yüksek.

ABD ekonomisine yönelik endişeler, AB birliğinin dağılacağına yönelik çeşitli olasılıklar, Çin ekonomisinin sert bir şekilde yavaşlaması gibi sistematik risklerin en azından kısa-orta vadede ortadan kalkmasının ardından özellikle 2012’nin son iki çeyreğinde artan risk iştahı ve likidite ile daha fazla özel sektör şirketi uluslararası piyasalardan borçlanmayı tercih etti. Özel sektör şirketleri biraz da artan ürün çeşitliliğinin etkisiyle geleneksel yollarla sağladıkları fonların maliyetlerinin, değişik sermaye piyasası araçlarıyla sağladıkları fonlama maliyetlerinden daha yüksek olabileceğini anladılar. Bu nedenle 2012 yılında özel sektör eurotahvil ihraçlarında artış gözlemlendi. Yatırım yapılabilir kredi notuna sahip şirket eurotahvilleri birincil piyasa aktivitesi 2012 yılında 2011 yılına göre %13 artarak, 2.9 trilyon USD’ye ulaştı. 2012 yılında yatırım yapılabilir kredi notuna sahip şirket eurotahvillerinin ortalama sabit kupon oranı %3.63, 4. çeyrek tarihi düşük seviyelerine kadar geriledi.  2013 yılında bu trend büyük olasılıkla artarak devam edecektir. Özel sektör şirketleri açısından sermaye piyasalarını kullanarak borçlanmak daha çok tercih edilirken, yatırımcılar da güvenilir yatırım araçlarının getirilerinin düşmesi sonucu getirilerini artırmak için eskiye oranla özel sektör tahvillerini daha çok talep etmeye devam edecek ve özel şirket borçlanmalarının talep tarafı da güçlü olacaktır.

Özel sektör daha fazla sermaye piyasalarından borçlanmak isterken, yatırımcının lokasyonu, tercihi ve tipi de önemli olacaktır. Geleneksel olarak gelişmiş Batı ülkelerinin yatırımcılarını hedef alarak türetilen ve ihraç edilen ürünler, likiditenin lokasyonunun ve rotasının önceki 5 yıla göre farklılaşması nedeniyle belki gelişen ülke yatırımcıları, Orta Doğu ve Asya fonları ve yatırımcıları, bazı Avrupa ülkelerinin emeklilik fonlarının tercih ve ihtiyaçlarına göre şekillenecektir. Bu ihtiyaçlar ve tercihler sonucu 2012 yılı gelişen ülke borçlanma piyasasına damgasını vuran iki ürün islami bono (sukuk) ve Tier1 – Tier2 borçlanma araçları oldu. İslami bono birincil piyasa hacimleri rekor kırarken, islami bono katılımcılarının çeşitlendiğini ve katılımcı listesinin büyüdüğünü gördük. Küresel sukuk ihraçları 2012 yılında rekor kırarak $144 milyarı aştı ve 2011 yılı rakamının %55 üzerinde gerçekleşti. Uluslararası sukuk ihracı ise 2012 yılında bir önceki yıl ihraç rakamının 2 katına ($21.8 milyar) ulaştı. Bunun yanı sıra geleneksel sukuk vadeleri 5 yıl ve genelde 500 milyon USD civarında olurken, 2012 yılında ihraç miktarları arttı ve vadeler perpetuale (genelde 2049) kadar uzandı. Vade ve ihraç miktarı dışında Türkiye, Mısır, Katar gibi ülkelerin islami finansı geliştirmeye yönelik çalışmalara başlamaları sadece islami bono değil murabaha ve benzeri birçok islami finansman ürünlerinin daha fazla kullanılarak hacminin artmasına neden oluyor. Önümüzdeki yıllarda da katılımcıların sayısı arttıkça ve islami finans piyasası daha organize hale gelmeye başladıkça bu alandaki artış hızı önceki yıl ortalamalarının üzerinde olacaktır.

Gelişmiş ülke bankacılık sisteminin yaşadığı sıkıntılarla birlikte Basel II’den Basel III’e geçme sürecinde genelde gelişen ülke bankacılık sistemleri eskiden yaşanan krizler sonrası Avrupa bankacılık sistemine göre daha güçlü durumda. Bu nedenle yatırımcılar bu bankaların ihraç ettiği Tier 2 tahvillerini getirilerini yükseltmek amacıyla tercih ediyorlar çünkü yatırımcılar aynı bankaların senior tahvilleri ile subordinated tahvilleri arasında çok büyük farklılık görmüyorlar. Paralel bir şekilde bankalar da Basel III’e geçmeden önce sermayelerini güçlendirmek için Tier2 tahvil ihraç etmek istiyorlar. Gelişmekte olan ülke bankalarının 2012 yılında ihraç ettikleri Tier1 ve Tier2 borçlanmalar Ekim ayına kadarki donemde 27.2 milyar USD olurken, Avrupa bankalarının Tier1 ve Tier2 borçlanma tutarları 19.5 milyar USD ile geride kaldı. Basel III’un ardından Tier 2 enstrümanlar ‘loss-absorption’ (zarar yazılabilecek) yükümlülüğüne tabi olacak. Diğer bir deyişle BASEL III’un ardından bankalar için sermaye artırmak daha maliyetli hale gelecek. Dolayısıyla Basel III’e kadar gelişen ülke bankaları Tier 2 borçlanmaya devam edecektir.

Son yıllarda değişen ihtiyaçlar ve tercihler sonrasında değişim gösteren ve gelişen ülkelerde de potansiyeli bulunan bir diğer ürün covered bond’lar oldu. Daha önceki yıllarda Avrupa bankalarının sık sık covered bond ihraç ederken, ECB’nin LTRO’larının ardından oluşan olumlu havada Avrupa bankaları daha çok senior unsecured ihraç yapmayı tercih ettiler. Covered bondlar ise 2012 yılında başka para birimlerinde ihraç edilmeye başlandı. Düşen getiri seviyeleriyle riski yine benzer tutup (risksiz yatırım araçlarına göre), daha yüksek getiri elde etmek isteyen yatırımcılar varlığa dayalı enstrümanlara tekrar ilgi duymaya başladı. Dolayısıyla 2013 yılı covered bondlara yatırımcı açısından da ilgi duyulan bir yıl olabilir. Avrupa dışındaki ülkelerin başında bankalarına covered bond ihraç etme izni veren Avustralya ve bu konuda yasal değişiklikler yapan Kanada geliyor. Gelişmiş ülkelerin yanı sıra bazı gelişen ülke bankaları da covered bondları tercih etmeye başladı. Önümüzdeki dönemde covered bondlar için yasal düzenlemeler yapan ülkeler 2013 yılında büyük ihtimalle bu ürünlerde aktif olacaklardır. Güney Kore, Panama, Meksika, Fas, bu ülkelerden bazılarıdır. Türkiye’de Şekerbank ilk covered bond ihracını 2011 yılında gerçekleştirdi. İhracı üç tranş halinde en son vadesi 2019 olmak üzere Unicredit, IFC ve FMO ile gerçekleştirdiler. Moody’s ihraçlara A3 kredi notunu verdi. Şekerbank 2012 yilinda da potansiyel bir covered bond ihracı yapmak için yatırımcı toplantıları düzenledi. Türkiye’de bankalar daha fazla krediye yer açabilmek için mevcut KOBİ kredilerini covered bond ihraci ile bilançosundan çıkartmayı tercih edebilirler. Şekerbank ve diğer bankalar önümüzdeki yıl uygun ortam bulduklarında covered bond ihraç planlarını 2013 ajandalarına alabilirler.

Yine gelişen ülkelerin dünya ekonomisi içindeki payının artması ve aynı hızda olmasa da gelişen ülke sermaye piyasalarının küresel sermaye piyasaları içerisindeki payının artıyor olması lokal para birimi cinsi enstrümanların (özellikle hikayesi olan gelişen ülkerin para birimleri cinsinden) yatırımcıların eskiye oranla daha fazla ilgisini çekebileceğini söyleyebiliriz. 2012 yılında gelişen ülke toplam üretiminin global toplam üretim içindeki payı %48’e ulaştı. Örneğin Türkiye’nin yatırım yapılabilir kredi notunu birden fazla uluslararası kredi kuruluşundan alma olasılığı, TL cinsi enstrümanlara ilginin artmasına, şimdiye kadar kredi notu nedeniyle bu riski alamayan yatırımcıların yatırım yapılabilir kredi notuna  sahip lokal kurumların çıkartacağı TL cinsi uluslararası borçlanmalara ilgi duymasına neden olabilir. Bir diğer örnek Ruble cinsi lokal tahviller. Rusya Ruble cinsi lokal tahvillerin yabancılar tarafından da kolayca alınabilmesi için euroclear üzerinden Ruble cinsi lokal tahvil alımının önünü açacak. Büyük ihtimalle Ruble cinsi lokal tahviller, lokal takas kurumunda hesap açma zorunluluğu olmadan bu yılın ilk aylarında alınmaya başlanabilecek. Bu durum Ruble cinsi Rus lokal tahvillerinde hacmin artmasına ve değer kazançlarının yaşanmasına neden olabilir.

Lokal para birimi cinsi kıymetlere diğer bir örnek Dim Sum tahviller. Dim sum bonolar 2010 ve 2011 yıllarında popülerleşmeye başladı. Dim sum bonolar off shore ihraç edilen CNY cinsi bonolardir. 2008 yılı krizinin ardından USD ve Euro gibi güçlü para birimlerinin ABD ve Avrupa borç krizi nedeniyle volatiliteye maruz kalması, dünyanin 2. büyük ekonomisi haline gelen Çin’in para birimini uluslararası para birimi haline getirmeyi ve böylece bir veya birkaç para birimine bağlı kalmamayı hedeflemesine neden oldu. Bu konuda Çin çok agresif adımlar atmasa da ticari partnerleriyle yaptıkları bölgesel anlaşmalarda ticari faaliyetlerinde kendi para birimlerini kullanmayı amaçladı. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda da dönem dönem Dim Sum tahviller önemli olabilir. 2012’nin ilk yarısında  Çin ekonomisinin yavaşlaması nedeniyle değer kaybeden Çin Yuan’i ve dolayısıyla Dim Sum bonolar 2012 yılı sonuna doğru Çin’deki yavaşlamanın çok sertleşmeyeceği ve değer kaybının büyük ölçüde dip seviyelere ulaştığı beklentileriyle tekrar hareketlenmeye başladı. Dim Sum bono ihraççıları sadece Çin lokal kurumları değil, uluslararası şirketler de borçlanıcılar arasında. Dim Sum bonolarının ihraç merkezi  olma konusunda Hong Kong birinci sırda yer alırken Londra’da bu konuda merkez olmayı hedefliyor.

2013 yılının ürün çeşitliliğinin artacağı bir yıl olmasını beklerken, global ekonomide ciddi bir yavaşlama ya da yeni sistemik risklerin ortaya çıkması durumunda yukarıda bahsettiğim beklentiler hız kaybedebilir. Yine de özellikle FED ve ECB 2012 yılında gösterdikleri kararlılıklarını gösterdikleri sürece, geri çekilmeler düzeltme seviyesinde kalabilir.

Ebru Serteser

Bölüm Yönetmeni | Uluslararası Piyasalar

Halikarnas Balıkçısı: “İnsan bir şeyin değerini ondan yoksun kalınca anlıyor…”

Cevat Şakir Kabaağaçlı’ nın bu meşhur sözü, sadece geçmiş için değil gelecek için de düşündürücüdür. Ancak konumuz geleceğe değer biçilen borsa olduğuna göre değerden yoksun kalmak bir yana dursun, önce değerin nasıl belirlendiğinin anlaşılması gerekir. 

Borsanın değeri bahse konu olduğunda, çoğu zaman payları borsada işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri, yani şirketlerin ödenmiş/çıkarılmış sermayeleri ile hisse fiyatlarının çarpımı sonucu ortaya çıkan değerlerinin toplamı dikkate alınır. Bazıları tarafından bu değer, önemli bir gösterge olarak kabul edilir ve başka borsalarla yapılan karşılaştırmalarda ya da borsa değeri/milli gelir rakamlarına göre ülkelerin sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyleri üzerine yapılan analizlerde kullanılır. Ne var ki, bu yazıyı kaleme almamın gerekçesini de bu yaygın kabul görmüş fakat bana göre tam doğru olmayan bu değerlendirme oluşturuyor. Çok basit olarak ifade etmek gerekirse, şirketler çeşitli amaçlarla ihtiyaç duyduğu fonu elde etmek ve daha kurumsal bir yapıya kavuşmak amacıyla sermayelerinin belirli bir oranını halka arz eder ve halka arz edilen paylar da borsada işlem görmeye başlar. Şirket sermayesinin sadece belirli bir oranının borsada işlem görmeye başlaması, aslında şirket sermayesinin çoğunluğunun borsada işlem görmediği anlamına gelir. Bu durumda, özellikle ortalama halka açıklık oranının düşük olduğu borsalarda, borsa değerinin işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri üzerinden ifade edilmesi yanıltıcı olur.

İşlem gören şirket sayısındaki artış borsanın değerini yükseltir mi?

Borsanın değerini yükseltmenin en kolay yolunun borsada işlem gören şirket sayısının arttırılması olduğunu düşünenler, borsa değerini çoğu zaman toplam değer üzerinden görenlerdir. İşlem gören şirket sayısında meydana gelecek artış sermaye piyasalarının gelişimi ve özellikle toplam değer anlamında borsanın değerinin artması açısından elbette etkilidir; ancak, borsanın gerçek değerini şirketlerin halka açık kısımlarının oluşturması, esas olanın işlem gören şirket sayısındaki artışın değil, halka arz oranlarının yükselmesi olduğu gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

İMKB’ de durum nasıl?

İMKB’ de durumun nasıl olduğuna baktığımızda, borsa değeri olarak çoğu zaman işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri üzerinden analizler yapıldığını görüyoruz ki bu da, aslında İMKB’nin ortalama halka açıklık oranının düşük bir seviyede olmasından kaynaklanıyor.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi 2009 yılında 3 olan İMKB’nin ortalama halka açıklık oranı, 2010 ve 2011 yıllarında 48 yeni şirketin daha borsada işlem görmeye başlamasına rağmen, 2011 sonunda %’e geriliyor.

Buna göre borsada işlem gören şirketlerin sayısında meydana gelen artış, genel olarak önemli olmakla birlikte, halka arz oranları düşük kaldığı sürece borsaların gerçek değerinin artması bir yana, toplam değer kadar artmayacağı ve hatta fiyatların sabit kalacağı varsayımıyla azalması kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak, sermaye piyasalarının işleyişi , faaliyet gösterilen sektöre ve şirketin sektördeki konumuna ilişkin doğru, güvenilir ve etkin bilgilendirme neticesinde yatırımcıların borsaya olan ilgisinin arttırılması, halka arz oranlarının yükselmesi ve dolayısıyla borsanın değer kazanması konusunda şüphesiz etkilidir. Bu gayret, Mart 2012’ de başlatılan yatırımcı seferberliği projesine de katkı sağlamak açısından önemlidir.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri