Piyasalar neyi fiyatlıyor?

Dünya borsalarındaki iyimser hava devam ediyor. İkinci dalganın büyüme beklentilerini aşağı çekmesine, ABD ek mali paketinin seçim sonrasına kalmasına, dördüncü çeyrek büyüme beklentilerinin bozulmasına rağmen hisse senedi piyasalarında ABD ve Çin öncülüğündeki yükseliş devam ediyor.

Piyasalardaki iyimserliğin arkasında üç temel varsayım yatıyor: (i) ABD seçimleri Demokratların mutlak zaferiyle sonuçlanacak. (ii) Salgına karşı aşı iki üç ay içinde devreye girecek. (iii) ABD – Çin güç kavgası vahşi ticaret savaşından hizmet sektörü, insan hakları, çevreci politikaların da dahil olduğu daha geniş bir yayılacak.

Demokrat zaferiyle (Mavi Dalga) başlayalım. Geçmiş veri piyasaların Cumhuriyetçileri Demokratlara tercih ettiğini gösteriyor. Sermaye kazançları ve kurumlar vergisinin yükseltilmesi, asgari ücretin ve sağlık harcamalarının artırılması, piyasaların sevmediği Demokrat politikaları. Bu defa ne değişti de piyasalar Demokratların iktidara gelmesini satın alıyor.

Piyasalar bölünmüş bir politik yapıdan ve Trump yönetiminde uygulanan öngörülemeyen politikalardan memnun değil. Temsilciler meclisi ve senatonun Demokratlar ve Cumhuriyetçiler tarafından paylaşılmış olması seçime giden ABD ekonomisini yavaşlatıyor. Mavi Dalga senaryosu bu tıkanıklığın aşılmasında ve piyasanın istediği genişleyici maliye politikasının uygulanmasına imkan verecek.

Batı Avrupa ülkelerinde vaka sayısındaki artışa, ekonomiyi yavaşlatacak önlemlerin kademeli olarak devreye alınmasına rağmen küresel risk iştahında bir bozulma yok. Yaşlı kesimin ilk dalgaya göre kendini daha iyi koruması, salgına karşı ilaç tedavisinin gelişmesi ve koruyucu bir aşının iki üç ay içinde devreye gireceği inancı risk iştahını canlı tutuyor.

Mavi Dalga senaryosunda Amerika’nın daha az saldırgan politikalar yürütmesi bekleniyor. ABD – Çin güç kavgasının tek boyutlu ticaret savaşından hizmet sektörü, insan hakları, çevreci politikalarında devreye girdiği çok boyutlu bir müzakere sürecine dönüşmesi bekleniyor.

ABD’nin rekabet avantajının olduğu hizmet sektöründe Çin’in kademeli olarak açılması ve üretim sürecini çevresel faktörleri dikkate alarak düzenlemesi ticaret savaşı ve yaptırım tehdidini azaltarak gelişmekte olan piyasaları destekleyebilir.

Mavi Dalga zaferi Çin ve Meksika gibi Başkan Trump döneminde ağır yaptırımlara maruz kalan gelişmekte olan ülkeleri olumlu etkileyecek. Buna karşın Rusya ve Türkiye gibi ülkelere yaptırımların yeniden gündeme gelebileceğinden endişe ediliyor. S400 savunma sistemi, Halkbank davası gibi konular önümüzdeki aylarda yeniden ısıtılarak karşımıza getirilecek.

Türkiye varlıkları konusunda temkinli iyimser görüşümüzü koruyoruz. Ankara’nın normalleşme adımlarına piyasa olumlu tepki vermeye başladı. Faizlerin artırılması, aktif oranının düşürülmesi, swap sınırlamalarının kademeli olarak azaltılması Türkiye’ye olan ilgiyi artırmaya başladı.

Ankara 2018 yılındakine benzer bir oyun planıyla piyasalarla olan ilişkisini normalleştirmeye çalışacak. Yabancı yatırımcılarla dijital toplantılar gerçekleştirilmesi, Hazine’nin yurtdışından uzun vadeli borçlanması, Merkez Bankası’nın sıkılaşmayı sürdürmesi (22 Ekim’de politika faizinde 200bp artış bekliyoruz) bu stratejinin kaçınılmaz adımları.

ABD yaptırımı riski Ankara’nın normalleşme stratejisini bozar mı? Hayır…Tam tersine güçlendirir. Ekonominin yavaşladığı, ABD ve Avrupa ile ilişkilerin gerildiği bir ortamda uygulanan piyasa dostu politikalar finansal istikrarsızlık riskini azaltarak Ankara’ya bir koruma kalkanı sağlayabilir.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Para: Varlığı bir dert, yokluğu yara

 

Fotoğrafta “bu yazıyı paraya basmak kağıda basmaktan daha ucuz” yazıyor ve gördüğünüz “para” da Zimbabve dolarları. Karşılıksız para basılması konusu tarihte her zaman önemi olmasına rağmen Almanya hiper-enflasyonu hafızlarda unutulmaz bir yer edinmiştir. Son yıllarda da konu varlık alımları ile hayatımıza girdi. Malum Fed “para bastığı” için S&P yeni zirve yapıyor.

 

Öte yandan bilançosu Japon ekonomisinin 130%’una ulaşan (Fed “sadece” 34.1%) BOJ’un yaptığı varlık alımlarına rağmen yukarıda gördüğünüz üzere Nikkei endeksi 1999 seviyesinde. ECB’nin alımlarına rağmen Italya, İspanya vs endeksleri de benzer durumda. Enflasyondan bahsetmiyorum bile. Ne demek istediğimi anlatabildiğimi düşündüğüm için onların grafiklerini paylaşmıyorum.

 

Biraz daha rakamlarla oynayalım. Hemen yukarıda ABD M2 para tabanı ve Altın var. Altının 835 dolar gördüğü 1980 yılında para tabanı 1.5 trilyon dolarda. Şu anda ise 12.4 kat büyüyerek 18.65 dolara ulaşmış. Altın “basılan” bu paraya tepki verecek olsa 10,380 dolarda olmalıydı. Elbette en yüksek seviyeden fiyatı alıp böyle bir karşılaştırma yapmanın anlamı yok ( Twitter veya Youtube analizi yapmıyorsanız tabii) . Para tabanı 1.5 trilyon dolardan 2001 yılında 5 trilyon dolara çıktığında altın fiyatları 258 dolarla yakın tarihin dibini görüyor. O günden bu güne taban 3.7 kat artmış. Altın 962 dolarda olmalı, ama bu hesap da tutmamış. Önceki zirve, 2011 yılında altın 1900 dolar M2 9.5 tr dolardı. Para tabanı ikiye katlamış ama altın aynı seviyede. Ne demek istediğimi anlatabildiğimi düşündüğüm için daha fazla devam etmiyorum.

 

Bazen bir soru geliyor: “Çin gizlice altın topluyormuş ve bir sabah Yuan’ı altına pegleyecekmiş, ne dersin?” “Öyle bir şey yok, yaparlarsa da büyük enayilik olur derim” tadında bir diyalog başlıyor. Çin olmasa da, peg olmasa da Rusya’da benzer bir durum söz konusu. Yukarıdaki görselde Rusya dolar bazında M0 (beyaz,en dar anlamda parasal büyüklük) ve altın rezervinin (sarı) büyüklüğü var. Taban neredeyse tamamen altınla destekleniyor diyebiliriz. Ancak yeşil renkte gördüğünüz Ruble muhtemelen Twitter ve Youtube’u takip etmediği için bu durumdan habersiz trade ediyor. Ne demek istediğimi anlatabildiğimi düşündüğüm için daha fazla devam etmiyorum.

 

Yukarıda ise banka rezervlerini (Fed varlık alımı yaptığında şişen kalem) ve bankaların kredilerini görüyorsunuz. 1980’den sonra kredilerin hız kazanması şaşırtıcı değil, Reg Q, finansal serbestlik, gelişen repo piyasası vs ile kitaplarda yazan rezerv kredi ilişkisi iyice kopuyor. 2008’de krizin başlaması ile rezervlerdeki muazzam artışa rağmen (67 bn dolardan 1 tr dolara) kredi hacmi 1.55 tr dolardan 1.185 tr dolara geriliyor. Fed bilanço büyümesi devam ediyor ve sonra QT ile rezervlerin azalmaya başladığını görüyoruz. 2.75 tr dolardan 1.48 tr dolara geriliyor. Ama o da ne, bankaların kredi hacmi büyümeye devam ediyor. Ne demek istediğimi anlatabildiğimi düşündüğüm için daha fazla devam etmiyorum.

Ayrı bir yazı konusu yapmak istediğim 1893 krizi dönemi Başkan olan ve bir dönem ara verdikten sonra yeniden başkan olabilen tek isim G. Cleveland’ın bu konuşmasını okumanızı tavsiye ederim : https://www.presidency.ucsb.edu/documents/special-session-message-0

Özellikle şu satırlar şu anda dünyada çoğunluğun içinde bulunduğu durumu özetler:  At times like the present, when the evils of unsound finance threaten us, the speculator may anticipate a harvest gathered from the misfortune of others, the capitalist may protect himself by hoarding or may even find profit in the fluctuations of values; but the wage earner–the first to be injured by a depreciated currency and the last to receive the benefit of its correction–is practically defenseless. He relies for work upon the ventures of confident and contented capital.

Ancak aynı dönemde muhteşem bir konuşma daha vardır. Genelde insanlar JP. Morgan’ın altın yorumunu bilir, onu da yanlış bilir. Ama W.J. Bryan’ın 9 Temmuz 1896’da yaptığı ve “insanlığı Altın üzerinde haça geremezsiniz” diye bitirdiği konuşma çok çarpıcıdır (fikrin doğruluğundan ziyade tartışmanın düzeyi açısından). 93 krizinin ardından para sistemi (altın&gümüş oranı, enflasyon,bimetalism veya pegi diyelim) ve para tabanının yönü üzerine kopan tartışmalar bugün ve gelecek için ışık tutar. Konuşma için : http://historymatters.gmu.edu/d/5354/

Beni asıl vuran şey ise bu konuşmanın bir ses kaydı olması… 124 yıl öncesinden gelen ve Kybalion’da paylaşıldığı gibi sadece duymak isteyen kulaklara fısıldanan bilgiler… Tabii insan dönüp Biden&Trump açık oturumunu dinleyince üzülüyor…..

Şant Manukyan
Direktör | Uluslararası Piyasalar

Aşı derken?

Hafta sonu dostlarla konuştuğumuz ve ardından daha derin incelediğim için az önce posta kutuma düşen “ünlü ekonomist aşı bulunursa altın fiyatları düşer dedi” içerikli mail dikkatimi çekti. Aslında aşı bulundu gibi görünüyor, en azından Rusların iddiası bu yönde. Ancak benim üzerinde durmak istediğim nokta “aşıdan” ne anlaşıldığı? Okuyan doktor veya bilim insanları lütfen hatalarımı bağışlasın ve düzeltsin. Aslında hata sayılmaz çünkü hata yapacak kadar bile konuyu bilmiyorum, sadece yanlış anlamış olma potansiyelim var.

ABD’de ve belli ölçüde dünyada bu konuda otorite kabul edilen FDA Temmuz başında aşı için bazı standartlar açıkladı : https://www.fda.gov/media/139638/download

13 ve 14’üncü sayfalarda bazı istatistikler var. Benim gibi cahiller açısından en anlaşılır kısım ise To ensure that a widely deployed COVID-19 vaccine is effective, the primary efficacy endpoint point estimate for a placebo-controlled efficacy trial should be at least 50%, and the statistical success criterion should be that the lower bound of the appropriately alpha-adjusted confidence interval around the primary efficacy endpoint point estimate is >30%.”  paragrafı . Yani aşı aşağıya aşı yukarıya diye yorum yapılırken FDA etkinliğini min 50% olarak belirlemiş. Aşılar değerlendirilirken “efficacy ve effectiveness” kavramları kullanılıyor. Google translate koyduğunuzda iki kelime de “etki” olarak çevrilmiş olsa da efficacy kontrollü ortamlarda yani klinik deneylerde görülen etki effectiveness ise aşı piyasaya çıkarak geniş kitleler üzerinde kullanıldığında görülen etkisi. O halde 50%’lik bir aşı ile 80%lik etkisi olan bir aşı sadece genel geçer yorumlarda aynı. Gerçek hayatta değil. Bir karşılaştırma yapmamız gerekirse kızamık aşısının etkinliği 95-98% oranında görülürken grip aşısı 20-60% arasında değişiyor.

Her ikisi de faydalı ancak ekonomiyi veya değerlemeleri aşı ile tartışacaksak nasıl bir oran üzerinden aşıyı konuşuyor olduğumuz kritik. 50%’lik bir aşı bizi 2019’a ışınlamaya yetmeyecektir. Bu konuda okuduğum bir simülasyonla daha anlaşılır kılmaya çalışacağım. Şayet sıfır noktasında olsaydık ve r 2.5 ise 70% etkin ve ABD halkının 75%’inin aşılandığı bir durumda virüs silinebiliyor. Nüfusun 60%’sinin aşılandığı bir durumda ise aynı performansı elde etmek için aşının etkinliği 80% olmalı. Etrafınızda kaç kişinin çıkacak bir aşıyı kullanacağını sorarsanız bu rakamların önemi daha da anlaşılır.

Ancak elbette tren hem ABD hem de dünyada çoktan kalkmış durumda. Resmi verilere göre ABD halkının yaklaşım 1%’si virüs ile temas etmiş durumda, ancak gayrı-resmi rakamların daha yüksek olduğu göz önüne alınarak 5% ile bir başka simülasyon yapılmış. Böyle bir durumda performansı ikinci ekte görüyorsunuz.

Aşı genellemesi ve güzellemesi yaptığımız sırada geçen zaman da bundan sonrası açısından çok kritik. 3. bir simülasyonda ki 3. ekte görüyorsunuz ABD nüfusunun 15%’sinin enfekte olduğu bir durumda herkes aşı olur ve aşı 100% etkinse zirve enfeksiyon miktarı 65% azaltılabiliyor.

Özetle FDA 2 şart koşuyor; aşırının güvenilirliği ve etkinliği. Güvenilirlik kısmı gerçekten yüksek olsa bile algı sorunu yaşanacak gibi. Aşı olan kişi sayısı ne kadar azalırsa aşının etkinliği o kadar yüksek olmalı ve salgının önüne geçebilecek taban etkinliği 80% olarak görülüyor. Daha düşük seviyeler yine salgın üzerinde etkili olacak ancak ekonominin “normalleşmesini” sağlamaya yetmeyecektir. Yani bir stadyum konseri için 50% etkin bir aşının bulunmuş olması yeterli olmayacak. Fiyatlamaları tartışırken bu detayları göz önünde tutmakta fayda var.

Hataların tamamı bana çalışma ise https://www.ajpmonline.org/article/S0749-3797(20)30284-1/fulltext‘a ait.

Şant Manukyan
Direktör | Uluslararası Piyasalar

Rus Ruleti

rus ruleti

ABD ile Rusya arasında tırmanan gerginlik dünya ekonomisini soğuk savaş sonrasında görülen en ciddi jeopolitik risklerden biriyle karşı karşıya bırakıyor. Ukrayna ile Avrupa Birliği arasındaki serbest ticaret görüşmelerinden rahatsız olan Rusya’nın ülkede iç savaş kışkırtmasıyla başlayan gerginlik Rusya ve batı ülkeleri arasında bir Rus ruletine dönüştü.

YakA�n tarihten bir kesit

NATO

Dün A�A�kan Ukrayna Nato’ya üye olmak istiyor haberini gA�rmüAYsünüzdür.A�Daha A�nce de 90’lar ve 2000’lerde Rus-ABD iliAYkisine deAYindiAYim zamanlar oldu. Ancak NATO konusu gerA�ekten önemli ve bilmemiz gereken bir nokta. Tam olarak anlamak iA�in de 1989-90 yA�llarA�nda neler olup bittiAYini bilmemiz gerekiyor. 1989 AralA�AYA�nda Malta Zirvesinde SSCB DoAYu Avrupa’da güA� kullanmayacaAYA�nA� ABD ise geliAYmelerden “faydalanmayacaAYA�nA�” aA�A�kladA�.

“SavaAY kitabA�nA�n birinci sayfasA�nA�n birinci kuralA�; asla Moskova’ya yürüme, ikinci kuralA�; asla A�in’e kara ordusu ile girme” A�A�2. Dünya SavaAYA�’nA�n en büyük A�ngiliz generallerinden Montgomery

Azubat 1990 yA�lA�na girdiAYimizde ben Robert Kolej’in bahA�esinde koAYuAYtururken Avrupa’da soAYuk savaAYA�n artA�k bittiAYi netleAYmiAYti. Yerine koyulacak düzende ise Bonn ve Washington birleAYmiAY bir Almanya’nA�n merkez olmasA� konusunda anlaAYmA�AYtA�. Ancak ekonomik zorluklar yaAYadA�AYA� bilinse de SSCB halen çok büyük bir güA�tü ve D. Almanya’da 380K askerle pratikte 1945 zaferi neticesinde de teoride iAYgalci bir güA� olarak sA�z sA�yleme hakkA�na sahipti. ABD ve Almanlar SSCB’nin geri A�ekilmesini ama NATO’dan benzer bir beklenti içinde olmamasA�nA� talep ediyordu.

Bugün bildiAYimiz kadarA� ile 9 Azubat 1990’daA�A�ABD’yi temsilen DA�AYiAYleriA�BakanA�A�Baker Moskova’da gA�rüAYtüAYü Gorbachev’e “BileAYik bir Almanya’yA� her türlü ittifak dA�AYA�nda ve ABD askeri olmadan mA� gA�rmek istersiniz yoksa NATO’ya baAYlA� ve NATO’nun daha fazla geniAYlemeyeceAYi bir ortamda mA�?” sorusunu sordu ve Gorbachev’den “NATO’nun daha fazla geniAYlemesi kesinlikle kabul edilemez” cevabA�nA� aldA�.

DA�nemin B. Almanya AYansA�lyesi Kohl ve dA�AY iAYleri bakanA�A�A�Hans-Dietrich Genscher’in de SSCB dA�AYiAYleri bakanA� ve daha sonra Gürcistan’A�n baAYkanA� olacak Eduard Shevardnadze’ye “NATO doAYruya yayA�lmayacak” dediAYini okuyoruz(daha sonra Alman arAYivlerinden bu gA�rüAYmeler yayA�nlandA�).

Bu teminatlar karAYA�lA�AYA�nda da Gorbachev’in birleAYmeye A�AYA�k yaktA�AYA� yazA�lA�yor.A� Ertesi gün haberlerin nasA�l yankA� bulduAYunu NYT’den okuyabilirsiniz.A�A�lk sayfanA�n yarA�sA�ndan itibaren konu tamamen NATO etrafA�nda dA�nüyor.

Gorbachev daha sonra anA�larA�nda ve rA�portajlarA�nda Baker’A�n kendisine “a�?Look, if you remove your troops and allow unification of Germany in NATO, NATO will not expand one inch to the east/ Birliklerinizi A�eker ve NATO AYemsiyesinde birleAYmeyi onaylarsanA�z NATO doAYuya doAYru bir inch bile yayA�lmayacaktA�r” dediAYini sA�yledi. Ancak dikkat ederseniz AYu ana kadar yazA�lA� bir anlaAYma veya metin yok.

A�SSCB’nin A�A�kmesi:Rebus Sic Stantibus/KoAYullar DeAYiAYtiAYi Taktirde

BatA� ortada yazA�lA� bir anlaAYma olmadA�AYA�nA� ve yayA�lmanA�n ABD inisiyatifi ile deAYil aksine DoAYu Avrupa’nA�n talebi ile olduAYunu sA�ylüyor. DahasA� 1990 yA�lA�nda VarAYova PaktA�’nA�n hayatta olduAYunu ve zaten NATO’nun doAYuya doAYru geniAYlemek gibi bir alternatifi bulunmadA�AYA�ndan bu konuda bir sA�z verilmiAY olmasA�nA�n da mümkün olmadA�AYA�nA� savunuyor.A�NATO’nun bu konuda aA�A�klamasA�A�AYuradan okunabilir. Ancak resmi bir kurum olduAYu iA�in ben yorumsuz paylaAYA�yorum. Rusya ise Napolyon’un 700bin AlmanlarA�n ise 5 milyon asker ile giriAYtiAYi saldA�rA�larA� unutmuyor. Ukrayna’nA�n NATO’ya kA�sa vadede girmesini zaten mümkün gA�rmüyorum ama okuduAYum kitaplar ve dokümanlardan A�A�kardA�AYA�m sonuA� buna asla izin de verilmeyeceAYi.

Putin’in kullandA�AYA� “Novorossia” kelimesi, ayrA�lA�kA�A�larA�n esir askerleri teAYhir etmesi… Tarihin bu kA�sa A�zetini bilmeden Rusya’nA�n neleri gA�ze alabileceAYini veya Ukrayna’da neler olabileceAYini anlayabilmek zor.

Konuya iliAYkin incelenebilecek iA�erikler:A�

Azant Manukyan

Müdür | Uluslararası Piyasalar Hisse Senetleri ve Türev

“From Russia With Love”

Global ekonominin temel taşlarını oluşturmaları beklenen BRIC ülkeleri, son dönemde çok farklı gündem maddeleriyle yatırımcı algısındaki risk unsurunun tekrardan gözden geçirilmesine neden olmaktadır. Amerika’nın “Axil of Evil” ülkeleri ile özdeşleşen jeopolitik risklere ek olarak 2014 yılının ilk yarısında Ukrayna’daki politik krizin Rusya’nın ilgisini çekmesiyle piyasalar nezdinde de yeni bir cephe açılmış oldu. Soğuk savaş dönemini anımsatan hamleler Mart ayı başında Rusya riski taşıyan finansal enstrümanların fiyatlamalarında sert hareketlere neden olurken, korkulanın aksine Rusya’nın enerji arzındaki stratejik konumu nedeniyle Amerika ve Avupa ülkelerinin cevapları cılız yaptırımlarla sınırlı kaldı.

İlk olarak düzenlenen referandumla Kırım’ın bağımsızlık kararı alması ve Rus Donanması’nın karargahının yer alması nedeniyle Rusya’nın hızlıca Kırım’ı kendi ülke topraklarına katması, risk algısının önemli bir göstergesi olan Rusya 5 yıllık CDS’inin 190 baz puandan 280 paz puana kadar yükselmesine neden oldu. Rusya’nın Sovyet dönemini andıran taktik hamlelerine Amerika ve Avrupa ülkelerinin bakakalmaları, hem CDS oranlarının hem de ilk şokla yaklaşık %18 gerileyen MICEX endeksininde hızlıca toparlanmasına neden oldu. Tam piyasalar FED ağırlıklı gündemine geri dönmeye hazırlanırken,  bu seferde yine Rus yanlısı Donetsk ve Luhansk bölgelerinin aldıkları referandum kararları fiyatlamaları üzerinde dejavu etkisi yarattı.  Ancak, hem Putin’in Kırım’ın aksine diğer iki bölgedeki referandum hareketine karşı mesafe koyması hem de Yushchenko ve Yanukovych hükümetlerinde görev almış Poroshenko’nun Ukrayna Cumhurbaşkanlığına seçilmesi Rus kıymetlerine baharın geçte olsa geri gelmesine neden oldu.

Baharın gelmediği piyasa ise Rus devletinin ve şirketlerinin sıkça kullanıp 2011 yılında $20 milyardan 2013 yılında $52 milyar borçlandıkları tahvil ihraç piyasası oldu. İki aylık dönem boyunca, jeopolitik risk algısı ve yaptırımların Rus hükümetine yakın şahıslarla sınırlı kalmayacağı beklentisi, Rusya’nın kredi notunu Moodys’in negatif görünüme almasına ve Standard&Poors’un da 25 Nisan’da bir not indirmesine neden oldu.  Ayrıca yabancı finans kurumlarının Rus kredilerine karşı temkinli yaklaşmaları nedeniyle, birinci piyasadaki Rusya riski taşıyan tahvil ihraçları bıçak gibi kesilerek çoğu Mart öncesi borçlanmalar olmak üzere 2014 yılındaki tahvil ihraç miktarı $5,9 milyar ile sınırlı kaldı. Kriz döneminde second-tier bankalardan Promsvyazbank ve Sovcombank’ın 100’er milyon dolarlık ve %10’ların üzerindeki getiriyle gerçekleştirdikleri blok tahvil satışları dışında ihraç aktivitesi sıfıra inerken, Rus devleti 11 Mart’ta bankalara gönderdiği tahvil fiyatlama talebi sonrası sessiz kalmayı tercih edip 2014 için hedeflenen $7 milyarlık dış borçlanma planını tekrardan gözden geçirmeye başladı.

Gerilemeye devam etmesine rağmen halen 468 milyarlık reservinin arkasına sığınan Rusya Merkez Bankası kısa dönemde kapalı borçlanma piyasasının etkisini üzerine fazla hissetmeyecektir.  Benzer şekilde Rus şirketleri de dikkatlerini Yuan cinsi Dim-Sum borçlanmalarına çevirmiş durumda. Ancak, ortalama vadelerin 2-3 yıl ile sınırlı kaldığı $110 milyarlık Dim-Sum piyasası Rus şirketleri açısından sadece kısa vadeli bir çözüm olabilecek durumda. Her ne kadar Rusya’nın Çin ile yapmış olduğu 30 yıllık $400 milyara ulaşması beklenen doğalgaz anlaşması Rus kredilerinin Asya piyasalarındaki bilinilirliği açısından olumlu olsa bile, geçtiğimiz sene sadece Rus bankaların toplamda $600 milyonluk borçlanma ile test ettikleri Dim-Sum piyasasının örnek olarak Temmuz ayı sonunda 1,75 milyarlık itfası olan Gazprom’un ihtiyacını ne düzeyde karşılayabileceği şüpheli.  Ayrıca, Çin piyasasında özellikle konut sektöründe artan risklere paralel olarak Amerika’yı geçen Çin’deki banka kredilerindeki NPL oranlarıyla sene başından beri Yuan’ın dolara karşı %3,5 değer kaybetmesi, Dim-Sum talebini de negatif etkilemiş durumda.   Bu nedenle Rusya kredileri açısından bahar esintisine fazla kendimizi kaptırmadan önümüzdeki kara günlere yönelik hazırlıklara başlamak için ‘fırsat bu fırsat’ demek daha doğru olacaktır.

 

Piyasaların son dönemde dile getirilen yeni düzene alışmaya başladığı bir dönemde Rusya’ya yönelik artan jeopolitik risklerin olumlu yansıdığı bir piyasa var mı diyecek olursanız, akıllara filmseverler tarafından en iyi Bond filmleri arasında gösterilen “From Russia With Love” filminin başlığı ve içeriğinin gelmemesi içten bile değil.  1978’deki Geceyarısı Expressi filminin Türkiye’in dış imajında yarattığı travma öncesi, 1963 yılında gösterime giren “From Russia With Love”  İstanbul’un Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya dahil birçok tarihi mekanını içeren görüntüleriyle Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunmuştu.  Geçtiğimiz üç aylık dönemde Rusya’ya yönelik talebin alternatif arayışında, finans merkezi olma yolunda Türkiye hisse senedi piyasası iyi bir alternatif olarak öne çıkarken, özellikle ihraç piyasasında bekleyen Türk Telekom, Vakıfbank gibi Türk kredileri açısından Temmuz ve Ağustos aylarının getireceği durgunluk öncesi kaçırılmaması gereken bir fırsat döneminde olduğumuzu belirtelim.

Cüneyt Akdemir

SGMK ve FX Müdürü | Uluslararası Piyasalar

2014’te Dünya Enerji Piyasasını Bekleyen Gelişmeler

Son yıllarda gelişen teknoloji ile enerji üretiminde dikkat çekici oranda hızlanan ABD ve Orta Doğu’daki yeni gelişmeler 2014 yılında da enerji piyasasında önemli hareketlerin olacağını gösteriyor. Piyasadaki arz-talep dengesindeki değişimler ABD’de uzun yıllardır uygulanan ticari sınırlamaların da sene sonundaki seçimler öncesi tekrar tartışılmaya başlanmasına neden oluyor. ABD petrol üretimindeki artışla maliyetlerdeki düşüş ABD petrol ihracatının liberalizasyonunu gündeme getiriyor. Orta Doğu’da ise İran’a uygulanan ambargo üzerine yapılan görüşmeler ve Libya’daki gelişmeler petrol fiyatları üzerinde etkili olacak faktörler arasında öne çıkıyor. Enerji piyasasında bir diğer dikkat çeken unsur ise doğalgaz fiyatları. 2013 yılında toparlanmaya başlayan ABD doğalgaz fiyatları ve LNG ihracatındaki yeni gelişmeler global bazda doğalgaz fiyatlarını yakından ilgilendiriyor. Tüm bu gelişmeler ışığında hem enerji fiyatları hem de bu sektörde faaliyet gösteren şirketlerin hisse senetleri etkilenecektir.

2013 yılında dikkat çeken gelişmeler

  • ABD petrol üretimi 2013 yılında %16,3 artış göstererek 8,12 milyon varil/gün ile 1988’den bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Sondaj teknolojisindeki gelişmelerle son beş yılda petrol üretiminde yaklaşık %60 artış gerçekleşmiş oldu. Buna karşılık petrol ithalatı ise 1990’lardan bu yana en düşük seviyeye geriledi. Rafineriler ise herhangi bir ihracat kısıtlaması olmadığı için rekor seviyede, yaklaşık 3,5 milyon varil/gün, petrol türevi (benzin, dizel, vb.) ihracatı yapıyor. Bu seviye 2008 yılındaki seviyenin yaklaşık %150 üzerinde.

ABD petrol üretimi vs. petrol ithalatı (‘000 varil/gün) – Kaynak: DOE

ABD petrol türevleri ihracatı (‘000 varil/gün) – Kaynak: DOE

  • Rusya’nın petrol üretimi Eylül ayı sonu itibariyle 10,082 milyon varil/gün ile rekor seviyeye ulaştı.
  • 2011 yılında onay verilen Cheniere Energy’ye ait Sabine Pass kanalının yanı sıra 2013 yılında toplam üç lisans daha verildi. Mayıs ayında, ABD Enerji Bakanlığı serbest ticaret anlaşması olmayan ülkelere doğalgaz ihracatını içeren Freeport LNG projesini şartlı olarak onayladı.
  • 2013 yılı sonunda, Kanada dört tane projenin LNG ihracatına onay verdi.

2014 yılında takip edilmesi gereken muhtemel değişimler ve beklentiler

  • Obama hükümetinin Kanada’dan Nebraska’ya petrol taşıyacak olan Keystone XL boru hattının kuzey bölümünün faaliyete geçmesine izin vermesi

Çevreciler tarafından karşı çıkılan Keystone XL boru hattı konusunda bu sene karar vermesi beklenen Obama’nın bir yandan da bu alanda yatırım yapan şirketlerin ve işçi birliklerinin desteğini kaybetmek istememesi konuyu önemli bir merak konusu haline getiriyor. Projenin iklim üzerindeki etkisi Obama’nın kararında etkili olacaktır. Ancak yaklaşık 42 bin istihdam yaratması beklenen projenin onayının sürekli ertelenmesi konuyla ilgili baskıları arttırıyor. Projeye karşı olan Enerji ve Doğal Kaynaklar Komitesi başkanı Ron Wyden’ın görevini bu sene devralması beklenen senatör Mary Landrieu ise projeyi destekleyenlerden biri olduğu için bu konu 2014 yılında da gündemin önemli maddelerinden biri olacak.

  • ABD petrol ihracatındaki sınırlamanın kaldırılması

ABD’de artmaya devam eden, 2016 yılında rekor seviyeye ulaşması hatta Rusya ve Suudi Arabistan’ın önüne geçmesi beklenen petrol üretimi nedeniyle yaklaşık 40 yıldır uygulanan ihracat sınırlamasının gözden geçirilmesi için Kongre’ye ve Obama’ya baskı yapılacak gibi görünüyor. EIA (The Energy Information Administration) tarafından yayınlanan 2014 yılı enerji görünümü raporunda hidrolik kırılma teknolojisi ile hızla artan petrol üretiminin her yıl 800 bin varil/gün artış göstererek 2016 yılında 9,5 varil/gün seviyesine ulaşması beklendiği belirtildi. 2019 yılında ise 9,61 milyon varil/gün ile 1970’deki 9,64 milyon varil/gün seviyesine yaklaşması bekleniyor. 2012 yılında ABD’de kullanılan petrolün %40’ı ithal kaynaklıyken bu oranın 2016’ya kadar %25 seviyesine gerilemesi bekleniyor.

İhracat sınırlaması 1973 OPEC petrol ambargosuna dayanıyor. Bu dönemde ABD petrol seviyesinde azalmayı ve fiyat yükselişini engelleme amaçlı ihracata sınırlama getirildi. Petrol ihracatı için şirketlerin Ticaret Bakanlığı’ndan özel izin alması gerekiyor. Sadece Kanada için istisnalar olabiliyor. İhracat yasağının kaldırılması ise petrol üreticileri ve rafineriler arasında anlaşmazlığa yol açabilir. Benzin, dizel ve diğer ürünlerin artan ihracatıyla kazançlarını arttıran rafinerilerin gelirlerini tehlikeye atacak olan teklif petrol üreticilerinin ise kazançlarını arttıracak bir gelişme olduğu için bu kesim tarafından destekleniyor.

Petrol üreticisi şirketleri temsil eden DEPA’nın (Domestic Energy Producers Alliance) web sitesinde, aşağıdaki linkte bulunan formu doldurarak ABD vatandaşlarının ülkenin enerji bağımsızlığını desteklemesi isteniyor.

http://www.depausa.org/independence

Hükümet tarafında ise dikkat çeken açıklamalardan biri Enerji Bakanlığı’ndan geldi. ABD Enerji Bakanı Ernest Moniz, ABD’de enerji konusunda resmin 1970’lerden farklı olduğunu ve ihracat sınırlamasının tekrar gözden geçirilmesi gerektiğini belirtti.

Sektördeki şirketlerin bir kısmı da konuyla ilgili fikirlerini açıkça dile getiriyor. Hem üretici hem de rafineri olan Exxon Mobil’den de geçtiğimiz ay ihracat sınırlandırılmasının tekrar gözden geçirilmesinin gerektiğine dair açıklamalar geldi. Petrol üreticisi olan ancak rafineri olmayan şirketlerden Continental Resources’ın CEO’su Harold Hamm, rafinerilerin limitsiz olarak ihracat yapabildiğini ancak petrol üreticilerinin bunu yapamamasının bu şirketler için haksızlık olduğunu belirtti. Önemli rafinerilerden biri olan Valero ise ihracat yasağının kaldırılmasını desteklemediklerini açıkladı. Şirket adına konuşan temsilci, ABD’nin yüksek miktardaki enerji kaynaklarını daha değerli ürünlere dönüştürerek kullanması ve ihraç etmesinin daha avantajlı olacağını belirtti. Bir diğer rafineri Marathon Petroleum Corporation, serbest piyasa koşullarını desteklediği için yasağın kalkmasına karşı çıkmasa da petrol yerine rafineri ürünlerini ihraç etmenin ticari açıdan faydalı olduğunu vurguladı. Rafinerileri temsil eden bir birlik olan The American Fuel and Petrochemical Manufacturers da yasağın kaldırılmasına karşı olmadıklarını açıkladı.

Petrol ihracat yasağının kalkmasına destek verenlerden biri de sektörün önemli bir bölümünü temsil eden API. API yöneticilerinden Erik Milito, serbest ticareti desteklediklerini belirtti. Milito, API olarak özellikle demokrat senatör Ron Wyden ve Cumhuriyetçi senatör Lisa Murkowski olmak üzere Enerji Komitesi ile konuşmayı planladıklarını açıkladı. Enerji ve Doğal Kaynaklar Komitesi üyelerinden olan Lisa Murkowski, ihracat sınırlamalarının kaldırılmasıyla ülkenin enerji piyasasındaki liderliği konusunda önemli bir mesaj verilmiş olacağını ve ülkenin enerji güvenliğinin aratacağını, fiyatların yükselmesine neden olabilecek ve ülkenin istihdam durumuna zarar verebilecek sorunlar yaşanmadan bu sınırlamaların kaldırılması gerektiğini savunuyor. Konuyla ilgili geçtiğimiz günlerde Obama’ya mektup yazan Murkowski konunun sıkı takipçilerinden olmaya devam edecek gibi görünüyor.

İhracat yasağının kaldırılmasına karşı olan bazı Demokratlar ise bu durumun petrol şirketlerini zenginleştirerek artan benzin fiyatlarının tüketiciye zarar vereceğini öne sürüyor.

  • Libya petrol ihracatında artış olması

2013 yılının son aylarında ihracat terminallerinde protestocu gruplarla kısmen de olsa anlaşmaya varılması 2014 yılı için Libya petrol üretimine dair görünümü daha pozitif hale çevirdi.

  • P5+1 ülkeleri (ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya) tarafından İran’a uygulanan yaptırımların azaltılması ve İran petrol ihracatında artış olması.

2013 yılı sonunda yapılan görüşmeler sonucu petrol ihracatındaki sınırlama kaldırılmasa da İran ve P5+1 ülkeleri arasında kısmen uzlaşmaya varılması altı ay sonraki görüşmeler için umut vadediyor. Ancak petrol ihracatındaki mevcut engeller kaldırılsa da alt yapı sorunları nedeniyle bu sorunlar giderilmeden İran petrol ihracatında çok hızlı bir yükseliş olması düşük bir ihtimal.

  • Irak petrol üretiminde artış olması

Libya, İran, Irak petrol üretimleri (‘1000 varil/gün) – Kaynak: DOE

  • ABD, LNG (liquefied natural gas) ihracatı için Enerji Bakanlığı tarafından verilen lisans onaylarının hızlanması.

Şu an onay için bekleyen yaklaşık 20 başvurunun kaçının 2014 yılında onaylanacağı merak konusu. Bu yıl Enerji ve Doğal Kaynaklar Komitesi başkanı olması beklenen senatör Mary Landrieu, Keystone XL projesinde olduğu gibi LNG ihracatı konusunda da destekçi konumunda bulunuyor. Şu an yapımı devam eden ve yaklaşık $12 milyar maliyeti olması beklenen Sabine Pass terminalinin 2015 yılında Asya’ya LNG ihracatına başlaması bekleniyor. Şu an dünyanın en fazla doğalgaz stoğuna sahip Rusya için ABD’nin Asya’ya olan erişiminin artması Rusya ekonomisini ve global doğalgaz fiyatlarını önümüzdeki yıllarda etkileyecek önemli faktörlerin başında geliyor. EIA (The Energy Information Administration) tarafından yayınlanan 2014 yılı enerji görünümü raporunda doğalgaz üretiminin 2012-2040 yılları arasında %56 artarak 37,6 trilyon kübik feet seviyesine ulaşması beklentisi açıklandı. Önümüzdeki yıllarda elektrik üretiminde doğalgaz kullanımının da kömür kullanımını geçmesi bekleniyor. Daha kısa vadeli bir bakış açısıyla ise 2014 yılına oldukça hızlı bir yükselişle başlayan doğalgaz fiyatları kömürü elektrik üretiminde daha cazip bir konuma sokabilir.

Tüm bu potansiyel gelişmeler, 2014 ve sonrası için enerji piyasasında gündemi oluşturacak konu başlıkları olarak öne çıkıyor. Sadece petrol, doğalgaz, benzin gibi ürünler değil ayrıca bu sektördeki şirketlerin hisse senetleri de bu gelişmelerden etkilenecek ve takip edilmeye değer enstrümanlar arasında yer alıyor. 

Ayşegül Kabakçı

Uzman | Uluslararası Piyasalar – Hisse Senedi ve Türev

Siyaset Gündemden Düşmez

Kerry’ni gaf olarak mı yoksa Temsilciler Meclisi’nden destek bulamayacağı anlaşılan Obama’yı kurtarmak için mi söylediği belli olmayan sözlerin Ruslar tarafından derhal kullanılmasının ardından Suriye sorunu bir süre için halı altına çekilecektir. 

Ancak önümüzde ciddi bir siyasi takvim olmayı sürdürüyor:

İtalya’da Berlusconi’nin kaderini netleştirecek görüşmeler sürüyor. Bu yazı yazıldığı sırada Berlusconi’nin bir video mesajı yayınlayarak her durumda hükümete desteğini sürdüreceğini açıklayacağı konuşuluyordu. Aksi bir durumda İtalya siyaseti ciddi anlamda karışabilir. 

Zaten son 2 haftada İtalyan bonolarının getiri olarak İspanyol bonolarını aşmasının temelinde de bu korku var.

ABD’de bütçe ve borçlanma limiti konuları teorik olarak eylül sonu ve ekim ortasına kadar halledilmeli. ABD zaten Mayıs ayında 16.7 trilyon dolarlık limiti doldurmuştu. Ancak ek önlemlerle, CR uygulaması sayesinde operasyonel haldeydi. Bakan Lew Ekim ortasında eldeki imkanların biteceğini açıkladı. 2014 seçimleri nedeni ile bu kez çok daha zor geçecek bir tavan tartışması söz konusu. Bütçede ise 85 milyar dolarlık otomatik kesintilerin içeriği ile ilgili kavgalar başta olmak üzere Obamacare vs ciddi tartışma konusu. 22 Eylülde Almanya’da seçimler yapılacak. Anketlerde Merkel yani CDU/CSU ve FDP 45% civarında önde görünüyor. Ancak SPD/Yeşiller 36% ve komünist eğilimli Linte 8% ile yani 44% ile hemen arkasında. Merkel’in tanımı ile kızıl-kızıl-yeşil koalisyona karşı saflar sıkı tutulmalı. Ancak SPD Linke ile koalisyona çok sıcak bakmadığını söylüyor (örneğin NATO’dan çıkmak gibi talepleri var).

Merkel’in kaygı duymasının bir nedeni ile yeni kurulan ve şu anda mecliste olmayan AfD (Almanya için alternatif) partisi. Parti 4% civarında ve 5% oy alabilirse meclise girecek. Bu durumda Merkel hükümet kurmak için SPD’ye bile ihtiyaç duyabilir ki başbakan olarak kalır ancak zor bir koalisyon olur. Bazı analistler SPD’nin ilk başta CDU ile koalisyon kurabileceğini ancak daha sonra eyalet bazında görünen örneklerde olduğu gibi sol bir hükümet veya azınlık hükümetine geçmek isteyebileceğini söylüyor. AFD’nin tabanı aslında Merkel’in tabanı ile aynı ancak anti Euro daha doğrusu anti bail out (ülkeleri/bankaları kurtarma operasyonu) kesimin ayrılmasından oluşuyor. Merkel bunu bildiği için konuşmalarında hep KKY koalisyonunun enselerinde olduğunu söylüyor. Özellikle Almanya seçimleri nedeni ile FOMC sonrası parite ne olur sorusunu cevaplamak zor. Zira kiminle konuşsanız Avrupa’da her şey Alman secimler nedeni ile ertelenmiş durumda, sonrasında masaya konulacak diyor.

Şant Manukyan

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Kur savaşları ve Moskova Finans Merkezi

 

Küreselleşmenin artmasıyla artan dış ticaret dengesizlikleri ülkelerin makro dengelerinin sürdürülebilirliğini tehlikeye sokmaya başladı.

Başlığa bakıp,  kur savaşları ve Moskova Finans Merkezi arasında ilişki kurduğumu sanmayın.  İki konu arasındaki tek ortak nokta bu hafta 14-15 Şubat’ta Moskova’da yapılacak G20 toplantılarında gündeme gelecek olması.

Kur savaşları Japonya’nın genişleyici para politikasının dozunu artırması sonrası  yeniden ısıtılan bir konu. Moskova Uluslararası Finans Merkezi projesi ise MICEX  halka arzıyla yeniden gündeme gelen eski bir mesele.

Kur savaşları konusunu bazen sıkıcı gelse de takip etmeye mecburuz.  Çünkü mahşerin dört fili -ABD, Avrupa, Japonya ve Çin- arasındaki tepişme artarsa olan bizim gibi gelişmekte olan ülkelere olacak.  Türkiye’de  para politikası küresel likiditeye  bağlı olarak belirleniyor.

Moskova Finans Merkezi kısa vadede piyasaları ilgilendiren bir konu değil.  Rusya ve Türkiye pek çok alanda olduğu gibi bölgenin finans merkezi olma konusunda da çekişiyorlar.  Şimdilik piyasa güçlerinden daha çok siyasetçilerin canlı tuttuğu finans merkezi konusu uzun vadede özellikle finans sektöründe çalışanları etkileyecek.

Kur savaşlarını 21. yüzyılda ülkelerin baş vurduğu korumacı önlemler olarak görebiliriz. Küreselleşmenin artmasıyla artan dış ticaret dengesizlikleri ülkelerin makro dengelerinin sürdürülebilirliğini tehlikeye sokmaya başladı.

Uluslararası anlaşmalar nedeniyle gümrük vergileri ve kotaları snırlı olarak kullanabilen ekonomi yönetimleri genişleyici para politikalarıyla bir yandan ülkelerindeki borç sorununu rahatlatırken diğer yandan paralarına değer kaybettirerek dış ticaret dengelerini destekliyorlar.

Yenin dolara karsı değerinin 2012 ortasında 75 civarına gelmesi Japon şirketlerinin rekabet gücünü tükenmenin eşiğine getirmişti. Genişleyici para politikasının desteğiyle kurun 93’e yükselmesi ihracatçı Japon  şirketlerini rahatlattı. Bu işten en çok zarar görenler ise risk iştahındaki artış nedeniyle parası son dönemde  değer kazanan Avro bölgesi şirketleri oldu.  Avrupa’nın para  politikasını gevşetmeye devam etmesi Türkiye Merkez Bankası’nın kısa dönemli faizleri daha da aşağıya çekmesine neden olacaktır.

Moskova Uluslararası Finans Merkezi konusu küresel büyümeye, enerji fiyatlarına ve devlet şirketlerine bağımlılığı yüzünden tökezlemeye başlayan Rusya’nın, finans sektörüne ağırlık vererek rekabet gücünü artırmak istemesinden kaynaklanıyor.

Teknolojik altyapısının geriliği, yetişmiş insan gücünün eksikliği, hukuk  sisteminin güven vermemesi gibi nedenler yüzünden Rusya’nın kısa ve orta vadede uluslararası finans merkezi olma şansı bulunmuyor.

Ancak  Moskova’nın bölgesel bir merkez olması açısından İstanbul’a göre şansı daha fazla. Londra borsasının piyasa değerinin %18’ini Rusya kökenli ve devlet ortaklığı olan şirketler oluşturuyor.  Başkan Putin bundan sonraki özelleştirmelerin  Moskova borsasında yapılmasında kararlı.

Özel sektör şirketlerinin de gerekli teşvik mekanizmalarıyla Moskova’da halka açılmasının özendirilmesi planlanıyor.  Benzer şekilde eskiden Sovyetler Birliği üyesi olan ve enerji bağımlığı olan ülkelerin Moskova borsasında özelleştirme yapması teşvik edilecek. Söz konusu gelişmelerin hayata geçmesi  zaten sınırlı şansa sahip olan İstanbul Uluslararası  Finans Merkezi projesini vuracaktır.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma