Dünyayı durduran salgın…

Dünya bir asır önce karşılaştığı İspanyol Gribine benzer bir pandemi ile savaşıyor. Covid-19 üç ay içinde tüm dünyaya yayılacak kadar bulaşıcı ve özellikle 65 yaşının üzerindeki insanlar için öldürücü bir virüs.

Kısa vadede aşısı veya ilacı bulunma ihtimali düşük olan bu salgına karşı “sosyal mesafenin artırılması, izolasyon ve kısmi olarak ekonominin kapatılması yolu” ile mücadele etmek zorundayız.

İyi haber! Alınan önlemler sonuç veriyor…

İyi haber! Alınan önlemler sonuç vermeye başladı. Salgına karşı radikal önlemler alan Çin, Güney Kore ve Tayvan hastalığın yayılma hızını sınırlı can kaybıyla sağlık sistemlerini tehdit etmeyecek bir düzeye düşürdü.

Önlem almakta geciken ABD ve Avrupa ülkelerinde vaka sayısı artmaya devam ediyor. 65 yaş üstü nüfusun fazlalığı (ABD yüzde17, Avrupa yüzde 20) ve boş yoğun bakım yatak kapasitesinin sınırlı oluşu can kaybını artırıyor. Ölü sayısı, ölüm oranı ve Asya deneyimini kullanan matematiksel modelimiz Avrupa ve ABD’de hastalığın mayıs ayında kontrol altına alınacağını ve haziran başından itibaren hayatın normalleşeceğini söylüyor.

Kötü haber! Dünya ekonomisi durgunluğa giriyor

Kötü haber, salgına karşı alınan önlemlerin dünya ekonomisini durgunluğa sokması bekleniyor. Durgunluğun şiddeti ve süresi salgınla mücadelede sağlanacak başarıya ve ülkelerin durgunluğa karşı ne derece radikal programlar uygulayacağına bağlı olarak belirlenecek. OECD tahminine göre önlemlerin sıkı bir şekilde uygulandığı her ay büyüme 1,5 – 2 puan geriliyor. Salgının yayılmasını kontrol altına almak için üç ay boyunca ekonomilerin kısmi olarak kapatıldığı baz senaryoda küresel büyüme 4-6 puan geriliyor. Bu hesaba göre, sene başında yüzde 3 büyüyeceği öngörülen dünya ekonomisi 2020 yılında yüzde 2-3 daralıyor. Hastalığın kontrol altına alındığı ve hayatın normale döndüğü baz senaryoda 2021 yılında küresel ekonomide V şeklinde (yüzde 3- 3,5) bir canlanma görülüyor.

Salgının üç ayda kontrol altına alınamadığı ve/veya sonbaharda geri geldiği kötümser senaryoda dünya ekonomisi yüzde 4-5 geriliyor. İflasların ve işsizliğin arttığı, öngörülebilirliğin azaldığı bu senaryoda 2021 yılında ekonomide U şeklinde (yüzde 1- 2) sınırlı bir toparlanma görülüyor.

Mevcut piyasa değerlemeleri küresel büyümenin 2021 yılında U şeklinde hatta L şeklinde seyrettiği kötümser bir senaryoyu fiyatlıyor. Dibi gördüğümüz konusunda halen emin değiliz. Ancak, mali gücü yeterli ve kalbi piyasalardaki oynaklığa dayanıklı yatırımcılar bu seviyelerden deneme atışı yapabilir.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Yarın kimler ayakta kalacak?

Belirli bir ölçeğe erişmiş her şirketten asgari olarak müşteri ve tedarikçileriyle ilişkilerini geliştirmesi, riskini yönetmesi, iç kontrol mekanizmasını oluşturması, yönetim kurulunun strateji belirlemesi, mevzuata uyması, etik ilkelerini oluşturması ve şeffaflık gibi önemli fonksiyonları yerine getirebiliyor olması beklenir.  Sanırım buraya kadar herkes mutabıktır. Ancak, bunlara bir de bağımsız üye ifadesini ekleseydim, eminim akıllara hemen kurumsal yönetim gelecekti ve maalesef birçokları tarafından konuya mesafeli bakılmaya başlanacaktı.

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık…

Yılın İlk Yarısında Ne Kazandık

Yılın ilk yarısını geride bırakırken, yatırım dünyası kazandığını ve kazandırdığını masaya koymaya başladı. Şüphesiz bütün taraflar için ekonomik ve siyasi dalgalanmaların bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde hesaplar detaylı bir şekilde yapılacaktır.

Faiz indirimine devam…

Merkez Bankası para politikası kurulu toplantısında bir hafta vadeli politika faizini %8,75’ten %8,25’e indirirken, faiz koridorunun alt bandını 50 baz puanlık indirimle %7,5’e taşıdı. Üst bandı ise olumsuz şoklara karşı %12’de tutmaya devam etti. Para piyasası faizleri zaten %8,0 civarında olduğu için piyasalar üzerindeki etki sınırlı kaldı.

Merkez Bankası küresel risk iştahına oynamaya devam ediyor. Önceki toplantıya benzer şekilde TCMB, küresel likidite koşullarındaki iyileşmeyi faiz indirimindeki ana neden olarak ortaya koydu. Avrupa ekonomisinden gelen yavaşlama sinyalleri ve petrol fiyatlarındaki gerileme Merkez Bankası’nın elini rahatlatmış görünüyor.

Enflasyondaki düşüşü arz yönlü şoklar sınırlıyor. Önceki toplantıya paralel enfl asyondaki çıkışın kuraklık nedeniyle gıda fiyatlarındaki artıştan kaynaklandığı vurgulandı. Kur geçişkenliği nedeniyle yaşanan enfl asyon baskısının sonuna yaklaşıldığı savunuldu. Banka enfl asyon beklentilerinde ve fiyatlama alışkanlıklarında bozulma görmedikçe arz kaynaklı şoklar nedeniyle para politikası duruşunu değiştirmeyeceği mesajını verdi.

Alt bantta yapılan indirim öncelikle mevduat faizlerine yansıyabilir. Öncelikle, son dönemde gecelik repo faizlerinin %8,0’e yakınsaması da dikkat alındığında alt bantta indirim aslında sürpriz değil. Bu indirime ilk tepkinin mevduat faizlerinde gerileme şeklinde olacağını, kredi faizlerindeki olası bir düşüşün ise üst bantta bir değişiklik olmaması nedeniyle gecikmeli olabileceğini düşünüyoruz.

Yeniden dengelenme hız kesebilir. Açıklanan son veriler Irak ve Suriye’deki gelişmelerin ihracat performansımıza olumsuz yansıdığını gösteriyor. Benzer şekilde, Euro Bölgesine ait son PMI ve sanayi üretimi verileri ekonomik toparlanmada yavaşlamaya işaret ediyor. Dolayısıyla yılın 2. yarısında yeniden dış dengelenmede bir miktar ivme kaybı görebileceğimizi düşünüyoruz.

Üst bant risklere karşı sabit bırakıldı. TCMB’nin hâlihazırda borç verme faizinde bir değişiklik yapmamasını küresel risk iştahında keskin bir düşüşe ve ani bir sermaye çıkışı senaryosuna karşı ihtiyatlı kalması olarak yorumluyoruz.

Getiri eğrisi yatay kaldıkça yeni indirimler gelebilir. Politika faizindeki indirimini küresel likidite koşullarındaki iyileşmeye bağlayan TCMB, para politikasındaki sıkı duruşun enfl asyonda kayda değer bir iyileşme görülünceye kadar yatay getiri eğrisi sayesinde sağlanacağını belirtti.

Piyasa etkisi: Beklentilerle büyük ölçüde uyumlu olan karara piyasa tepkisi sınırlı oldu. Yılın kalanında G3 ülkelerinden yeni bir parasal gevşeme sinyalinin gelmesi durumunda TCMB faiz indirimine devam edecektir. Beklenmedik bir nedenle küresel risk iştahı bozulursa Merkez Bankası politika faizi ile oynamadan likidite koşulları ile oynayarak politikasını sıkılaştıracaktır.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

Foreks’te bir senenin ardından…

Türkiye’de kaldıraçlı alım satım lisansına sahip yerleşik aracı kurumların 2011 yılında mevzuatta yapılan değişiklikler ardından yatırımcılarına sundukları kaldıraçlı işlemlerde bir seneyi aşmış bulunmaktayız.  2012 yıl sonu itibariyle piyasa yapıcısı lisansına sahip aracı kurum sayısı 22 ulaştı. Mart ayı sonunda açıklanması beklenen 2012 yılı hacim rakamları öncesinde, en son dokuzuncu ayda açıklanan rakamlara göre aracı kurumların işlem hacmi yaklaşık 1,7 trilyon TL’ye ulaşırken, İş Yatırım diğer piyasalarda olduğu gibi kaldıraçlı işlemler piyasasında da hacim sıralamasında ilk sırada yer aldı. (Açıklanan işlem hacmine yatırımcı işlemleri için yapılan hedge işlemlerini de kapsamaktadır) Artan lisans sahibi aracı kurum sayısına paralel olarak medyada yer alan reklamlar sayesinde, kaldıraçlı işlemlerin piyasa bilinilirliği artarken Takasbank’taki hesap sayısının da yıl boyunca arttığı gözlemlendi. Regülasyon öncesi kaldıraçlı işlemlerde tecrübesi olan yatırımcılar en iyi alım/satım spreadini, servis kalitesi ve güvenilirlikle birlikte sunan aracı kurumları değerlendirme fırsatı buldular.

Peki yurtdışı piyasalarda, herhangi bir regülasyona bağlı olmayan kurumlarda kaldıraç oranları 1:500’e ulaşırken, kaldıraç oranı yurtiçi kurumların sınırlandığı 1:100 ile kalmalı mıdır ya da FX piyasasının regüle edildiği Amerika ve Japonya gibi ülkelerde olduğu gibi daha düşük seviyelere mi çekilmelidir? Türkiye’de yatırımcının kendi seçimine bağlı olarak maksimumda kullanabildiği 1:100 kaldıraç oranı, Amerika’da majör paritelerde 1:50 (diğer paritelerde 1:20), Japonya’da ise 1:25 ile sınırlıdır.  Yurtiçi aracı kurumlarda yatırımcılar kaldıraç oranını belirlemekte serbest olmakla beraber, çoğunlukla tercih edilen kaldıraç oranı 1:100’dür.

Yurtdışı organize piyasalara Türkiye’deki aracı kurumlar vasıtasıyla ulaşıp işlem yapabilen yatırımcılar, kaldıraçlı işlem platformları olmadığı takdirde hangi yatırım araçlarını kullanabilirler? Örneğin, organize bir borsa olan CME’de işlem gören Foreks’e dayalı vadeli kontratlardan EUR/USD’da yatırımcı $2.475 teminat ile $162.462’lık pozisyon büyüklüğünde, ya da başka bir deyişle EUR/USD’da yaklaşık 1:67 kaldıraçla işlem yapabilmektedir. Benzer şekilde yine CME’de işlem gören İngiliz Sterlini’nde 1:70, Japon Yeni’nde ise 1:46 kaldıraç ile işlem yapılabilme olanağı bulunmaktadır. Yukardaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların kaldıraca olan erişimi organize piyasalar yoluyla da mümkündür.  Bu nedenle 1:100 kaldıracı, yatırımcının seçtiği organize olmayan bir piyasada işlem yapabilmenin risk-primi olarak kabul etmek gerekecektir.

Organize piyasa ile kaldıraçlı işlem piyasası arasındaki öne çıkan farklardan birisi, yukarıdaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların işlem yapabilmesi için gereken teminat tutarıdır.  Vadeli kontratlardaki başlangıç teminatı tutarı, kaldıraçlı işlem yapan aracı kurumlarda hesap açılması için gerekli minimum bakiyelerin kat kat üzerindedir. Bu nedenle, henüz regülasyon açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde alınması gereken önlemlerden biri olarak piyasadaki ‘minimum hesap açılış limitlerinin’ yukarıya çekilmesi öne çıkmaktadır. Bu şekilde en azından kaldıraç’ın cazibesinde kaldıraçlı işlemlerin kumar olarak görülmesinin önüne geçilebilir, gün içi hareketlerde anaparasını kaybedenlerin etkisinde yeni gelişen bu piyasanın kötü bir nam salması engellenebilir.

Yatırımcı nezdinde alınacak önlemlere ek olarak, aracı kurumların da sermaye yapıları dikkatle incelenmeli, aracı kurumların Takasbank yükümlülüklerini tamamlayıp tamamlamadıkları yakından takip edilmelidir. Buna ek olarak önceki blog yazımda belirttiğim gibi, aracı kurumların yatırımcı işlemleri için arka planda seçtikleri hedge yöntemleri doğrultusunda aldıkları piyasa riski sermayelerinin kat kat üzerine çıkabileceğinden risk kriterleri yakından takip edilmelidir.  Kurumların sermaye yapılarına oranla yatırımcıya karşı alabilecekleri risklere karşı sınırlamalar getirmek, piyasanın sağlıklı bir şekilde çalışması ve yatırımcıların muhtemel kayıplardan korunması açısından önem taşımaktadır.

Türkiye açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde, kaldıraç oranını aşağı çekerek Japonya örneğinde olduğu gibi işlem hacimlerini dolayısıyla yatırımcı ilgisini azaltmak yerine, yukarıda kısaca değindiğim hesap açılış seviyeleri, kurumlar bazında açık pozisyon limitleri gibi hızlıca uygulanıp piyasaya olan güveni tazeleyebilecek önlemler ilk etapta daha etkili olacaktır.  Bu şekilde bölgesel finans merkezi hedefimiz doğrultusunda, hem yatırımcılar hem de aracı kurumlar açısından kaldıraçlı işlemlerin cazibesinin ve güvenilirliğinin korunmasıyla piyasanın temelleri sağlamlaştırılmış olacaktır. 

Cüneyt Akdemir

Müdür Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar

Hangi borsa daha güvenilir?

Küresel çalkantı dönemlerinde hisse senedi yatırımcılarının risk alma iştahında azalma meydana gelmesi ve daha güvenilir borsa/şirket arayışlarına girilmesi doğal bir reflekstir. Peki bir hisse senedinin güvenilir olup olmadığı konusunda yatırımcılar rotayı nasıl belirlemeli? Konuyu etkileyebilecek bir çok değişken olması nedeniyle bu soruya standart bir formulle yanıt verilmesi zor, ancak güven konusuna biraz değindiğimizde, rota da kendiliğinden belirlenecektir.

Hisse senedini güvenli kılan en önemli unsurlardan biri, o hisse senedinin fiyatını ve yatırım kararlarını etkileyebilecek önemli gelişmelere zamanında, doğru, tam ve mümkün olan en düşük maliyetle  erişimin mümkün olmasıdır. Bir diğer önemli unsur ise, spekülatif (kar amaçlı alım satım)  işlemler ya da önemli iktisadi/siyasi gelişmeler karşısında, hisse senedi fiyatında meydana gelebilecek ani dalgalanmaların asgari seviyede olmasıdır. Hisse senedi fiyatının bu tür ani ve etkili gelişmeler karşısında istikrarını koruyabilmesi ise,  öncelikle hisse senedinin derinliğiyle,  yani fiyat adımlarının sıralı ve kuvvetli olan çok sayıda alım satım emirleri içermesine bağlıdır.

Hisse senedinin derinliği, şirketin halka açıklık oranının yüksekliği ile doğrudan ilgilidir. Buna göre, faaliyet ve finansal performansı ile büyüklüklerinin aynı olduğu varsayılan iki şirketi ele aldığımızda, halka açıklık oranı yüksek olan şirketin hisse senetlerinin, diğer şirketin hisse senetlerine göre daha güvenli olduğu söylenebilir. Bu tür hisse senetleri, istendiği zaman ya da beklenmeyen önemli ve ani  gelişmeler karşısında kolay satılabilme  kabiliyetinin yüksekliği nedeniyle, diğer hisse senetlerine göre daha fazla tercih edilir ve yatırım kararlarında öncelik taşır. Yukarıda belirttiğim varsayımlar çerçevesinde, bu şekilde öncelikli olarak tercih edilen şirketlerin daha değerli olması da beklenen bir sonuçtur.

Bu konuda mutlaka dikkat edilmesi gereken bir  husus ise, şirketlerin halka arz oranlarıyla fiili dolaşım oranlarının aynı olmayabileceği ve bu iki kavramın kesinlikle farklı anlamlar taşıdığıdır. 100 milyon TL sermayesinin  0’unu, yani 30 milyon TL’sini halka arz eden bir şirket düşünelim; şirketin kurucusu, yakın aile üyeleri ya da şirketin bağlı ortaklıkları tarafından borsadan söz konusu şirketin hisse senetlerinde 10 milyon adet alım yapılmış olsun; bu durumda,  şirketin halk arz oranı 0 olmakla birlikte, fiili dolaşım oranı, yani yatırımcıların borsada işlem yapabileceği büyüklük, olmaktadır. Bu konuda mağduriyetleri önlemek için tedbir alma gereği hisseden Sermaye Piyasası Kurulu da, 23.07.2010 tarihli kararıyla şirketlerin fiili dolaşım oranlarının, halka arz oranları olarak kabul edileceğini ilan etti. Buna göre, bizim örneğimize konu olan şirketin halka arz oranı 0 değil, olarak kayda geçecektir. Dolayısıyla yatırımcıların, yatırım kararlarını verirken ve şirketin kurumsal yapısı hakkında değerlendirme yaparken, Merkezi Kayıt Kuruluşu tarafından ilan edilen fiili dolaşım oranlarını dikkate almaları son derece önemlidir. Zira, şirketlerin fiili dolaşım oranları (gerçek halka arz oranları), ortaklar dahil bütün menfaat sahiplerinin haklarının gözetilmesi konusunda da etkili olmaktadır.

Güvenilir borsa üzerine değerlendirme yaparken elbette uyuşmazlık durumları için ihtisas mahkemelerinin önemi ve benzeri konulardan da söz edilmelidir. Ancak, daha ziyade piyasa işleyişi üzerinde durduğumuz için, bir hisse senedinin ne kadar güvenilir olduğu, iktisada giriş  derslerinde anlatılan tam rekabet koşullarına ne derece yakın olduğuyla ilgilidir. Bu tür hisse senetlerinin sayısının çokluğu ise, işlem görülen borsaya olan güveni ve ilgiyi artırır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Dünyanın gerisinde kalmak…

Dünya ekonomisi Avrupa’dan ve Orta doğu’dan gelen şoklara rağmen küresel ölçekte genişleyici para politikaları sayesinde ağır aksak büyümesini sürdürüyor. Dünya imalat sanayi PMI endeksi ABD ve Çin’in toparlanmasıyla Eylül ayında 48,9 ile Ağustos ayındaki 48,1 seviyesinin üzerine çıkarak son beş aylık gerileme eğilimini bozdu.
Avrupa borç krizi konusunda risk algısı iyileşmeye devam ediyor. Avrupa Merkez Bankası’nın eyleme geçeceği beklentisiyle İspanya ve İtalya’nın borçlanma piyasalarından başlayarak bankacılık hisselerine ve borsa geneline yayılan yükseliş zaman zaman görülen dalgalanmalara rağmen devam ediyor.

Sistemik öneme sahip İspanya ve İtalya’nın batmasına izin verilmeyeceğine güvenen yatırımcıların alımlarıyla MSCI Avro bölgesi endeksi Eylül ayında %3,2, son üç ayda % 9,5 getiri sağladı. Wall Street sene sonunda otomatik olarak devreye girecek mali tedbirlerin baskısına rağmen geçtiğimiz ay 2,4%, son üç ayda %5,8 artarak güçlü bir performans gösterdi.

Küresel büyüme beklentilerindeki artışa duyarlı gelişmekte olan ülke borsaları Eylül ayında %5.8 getiri ile gelişmiş ülke piyasalarının üzerinde performans sağladı. Çin’in Eylül ayı PMI verileri 50.1 ile önceki aya göre 1 puana yakın yükselerek ekonomide yumuşak iniş senaryolarını destekledi.

Türkiye hisse senetleri Mayıs ayından beri ilk kez dünya piyasalarından olumsuz anlamda ayrıştı. Gelişmiş ülkelerdeki %5,8’lik artışa karşı MSCI Türkiye endeksi Eylül ayından beri yatay bir seyir izledi. İMKB’nin dünyaya göre geride kalmasında bozulan bütçe performansı yüzünden kamu mallarına ve vergilere yapılan zamlar, kamu payı olan Halkbank ve Türk Telekom hisselerinde blok satış yapılabileceği açıklaması ve Suriye ile gerginliğin askeri boyuta taşınması etkili oldu.

Toplam gelirlerinin üçte ikisi dolaylı vergilerden oluşan merkezi bütçe iç talebin ve ithalatın daralması yüzünden tahminlerin üzerinde açık vermeye başladı. Gelirlerdeki azalmaya rağmen harcamalarını sert bir şekilde kısmak istemeyen hükümet vergi oranlarını artırarak ve kamu mallarına zam yaparak bütçedeki bozulmayı sınırladı. Bu sayede borç çevirme oranlarının piyasaları rahatsız edecek şekilde artmasının önüne geçildi.

Ancak yapılan vergi ve fiyat artışlarının önümüzdeki aylarda enflasyon ve büyümeyi olumsuz etkilemesi bekleniyor. Hükümetin içki, sigara, benzin, doğal gaz, elektrik, otomotiv gibi temel ürünlerde yaptığı zamların ve vergi ayarlamalarının tüketici enflasyonunu toplamda 1,2 puan yükseltmesi bekleniyor. Söz konusu tahmine maliyetlerindeki artış nedeniyle üretici şirketlerin zam yapması sonucu gelecek ikincil etkiler dahil değil.

Ekonominin içinde bulunduğu zorlu iç ve dış konjonktür nedeniyle hükümetin yaptığı vergi ayarlamaları ve kamu zamlarının ikincil etkilerinin sınırlı olmasını bekliyoruz. Bu nedenle Merkez Bankası’nın uygulamakta olduğu genişleyici para politikasında kısa vadede bir değişikliğe gitmesini beklemiyoruz. Merkez Bankası çekirdek enflasyonun görünümü bozulmadıkça mevcut politikasını sürdürecektir.

Ancak seçim yoğun gündem nedeniyle hükümetin kamu harcamalarını ve vergi artışlarını artırmaya devam edeceği önümüzdeki üç yıllık dönemde Merkez Bankası’nın “enflasyondaki bozulmanın kısa vadeli olduğu ve orta vadede hedefin tutturulacağı” savını savunması giderek zorlaşacaktır.

Serhat Gürleyen, CFA

Araştırma Direktörü

Halikarnas Balıkçısı: “İnsan bir şeyin değerini ondan yoksun kalınca anlıyor…”

Cevat Şakir Kabaağaçlı’ nın bu meşhur sözü, sadece geçmiş için değil gelecek için de düşündürücüdür. Ancak konumuz geleceğe değer biçilen borsa olduğuna göre değerden yoksun kalmak bir yana dursun, önce değerin nasıl belirlendiğinin anlaşılması gerekir. 

Borsanın değeri bahse konu olduğunda, çoğu zaman payları borsada işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri, yani şirketlerin ödenmiş/çıkarılmış sermayeleri ile hisse fiyatlarının çarpımı sonucu ortaya çıkan değerlerinin toplamı dikkate alınır. Bazıları tarafından bu değer, önemli bir gösterge olarak kabul edilir ve başka borsalarla yapılan karşılaştırmalarda ya da borsa değeri/milli gelir rakamlarına göre ülkelerin sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyleri üzerine yapılan analizlerde kullanılır. Ne var ki, bu yazıyı kaleme almamın gerekçesini de bu yaygın kabul görmüş fakat bana göre tam doğru olmayan bu değerlendirme oluşturuyor. Çok basit olarak ifade etmek gerekirse, şirketler çeşitli amaçlarla ihtiyaç duyduğu fonu elde etmek ve daha kurumsal bir yapıya kavuşmak amacıyla sermayelerinin belirli bir oranını halka arz eder ve halka arz edilen paylar da borsada işlem görmeye başlar. Şirket sermayesinin sadece belirli bir oranının borsada işlem görmeye başlaması, aslında şirket sermayesinin çoğunluğunun borsada işlem görmediği anlamına gelir. Bu durumda, özellikle ortalama halka açıklık oranının düşük olduğu borsalarda, borsa değerinin işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri üzerinden ifade edilmesi yanıltıcı olur.

İşlem gören şirket sayısındaki artış borsanın değerini yükseltir mi?

Borsanın değerini yükseltmenin en kolay yolunun borsada işlem gören şirket sayısının arttırılması olduğunu düşünenler, borsa değerini çoğu zaman toplam değer üzerinden görenlerdir. İşlem gören şirket sayısında meydana gelecek artış sermaye piyasalarının gelişimi ve özellikle toplam değer anlamında borsanın değerinin artması açısından elbette etkilidir; ancak, borsanın gerçek değerini şirketlerin halka açık kısımlarının oluşturması, esas olanın işlem gören şirket sayısındaki artışın değil, halka arz oranlarının yükselmesi olduğu gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

İMKB’ de durum nasıl?

İMKB’ de durumun nasıl olduğuna baktığımızda, borsa değeri olarak çoğu zaman işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri üzerinden analizler yapıldığını görüyoruz ki bu da, aslında İMKB’nin ortalama halka açıklık oranının düşük bir seviyede olmasından kaynaklanıyor.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi 2009 yılında 3 olan İMKB’nin ortalama halka açıklık oranı, 2010 ve 2011 yıllarında 48 yeni şirketin daha borsada işlem görmeye başlamasına rağmen, 2011 sonunda %’e geriliyor.

Buna göre borsada işlem gören şirketlerin sayısında meydana gelen artış, genel olarak önemli olmakla birlikte, halka arz oranları düşük kaldığı sürece borsaların gerçek değerinin artması bir yana, toplam değer kadar artmayacağı ve hatta fiyatların sabit kalacağı varsayımıyla azalması kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak, sermaye piyasalarının işleyişi , faaliyet gösterilen sektöre ve şirketin sektördeki konumuna ilişkin doğru, güvenilir ve etkin bilgilendirme neticesinde yatırımcıların borsaya olan ilgisinin arttırılması, halka arz oranlarının yükselmesi ve dolayısıyla borsanın değer kazanması konusunda şüphesiz etkilidir. Bu gayret, Mart 2012’ de başlatılan yatırımcı seferberliği projesine de katkı sağlamak açısından önemlidir.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Şoför edebiyatı…

Türkiye ekonomisi dışsal ve içsel zorluklarla karşılaştığı uzun ince bir yolda ilerliyor.  Bir yanda Avro bölgesindeki uzun süreli durgunluk, Orta Doğu’da Suriye ve İran’da devam eden gerginlik,  diğer yanda ülkemiz için büyük önem taşıyan belediye, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin önümüzdeki  üç yılda yapılacak  olması hükümetin ve ekonomi yönetiminin işini zorlaştırıyor.

Avrupa’daki durgunluk ve Orta Doğu’da yaşanan sıcak ve soğuk savaşlar Türkiye ekonomisi üzerinde etkili olmaya başladı. 2011 yılında %8’in üzerinde bir hızla büyüyen Türkiye 2012 yılında sert bir şekilde yavaşladı. Hükümet kanadından yapılan açıklamalar %4’lük büyüme hedefinin tutturulmasının  mümkün olmadığını gösteriyor. 2012 büyümesinin Ankara ve piyasa geneline göre çok daha muhafazakar olan %3’lük tahminimizin altında kalması ihtimali artmaya başladı.
Avrupa’daki küçülme öngördüğümüz gibi üzün dönemli bir durgunluğun başlangıcıysa Türkiye’nin orta  dönemli  büyüme dinamikleri zorlanabilir. 2009 krizinin ekonomimiz üzerindeki yıkıcı etkilerini  ihracatımız içinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın payını 10 puandan fazla artırarak hafifletmeyi başardık. Ancak Arap baharı ile başlayan Suriye’de sıcak savaş, İran’da soğuk savaş ile tırmanan jeopolitik riskler bu başarı tablosunun sürdürülmesini zorlaştırıyor.

Geçtiğimiz on yılda izlenen ekonomi politikaların genel olarak doğru olması  içinde bulunduğumuz durumun yarattığı belirsizliklere rağmen piyasaların temkinli bir iyimserlik içinde olmasını sağlıyor. Ak Parti yönetimi geçtiğimiz on yılda iktisadi anlamda başarılı bir karneye sahip. Özel sektörü ekonominin motoru olarak konumlandıran, mali disiplin ve fiyat istikrarını ekonominin güvencesi olarak tanımlayan politikalar piyasalara güven veriyor.

Ancak  son dönemde temel ekonomik ve siyasi konularda hükümet kanadından gelen çelişkili sinyaller kafaları karıştırmaya başladı. “Büyümede gaza basmalı mı yoksa ihtiyatlı kullanmaya devam mı edilmeli” konusunda hükümet kanadından  birbiriyle çelişen görüşler geliyor.
Merkez Bankası’nın Kasım 2010’da başlattığı ve Başbakan Yardımcısı Babacan’ın desteklediği görüş “dünya piyasalarında riskler devam ediyor şoför temkinli olmalı”  derken sanayicilerden gelen şikayetleri veri olarak alan Bakan Çağlayan “sürekli fren yapmaktan balataları yakacağız” diye “uygulanan politikaları” eleştiriyor.
Bizim kafamızda bir karışıklık yok. Ak Parti hükümeti seçmenin büyüme ve istihdam konusundaki hassasiyetini iyi biliyor. Ancak kamu harcamalarının hesapsızca artırılması ve bütçe açığının artırılması durumunda piyasaların risk primini ve faiz oranlarını  artıracağının da farkında. Risk priminin ve faiz oranlarının arttığı bir ortamda büyümenin itici gücü olan özel sektörün yatırımlarını erteleyeceğinin ve hane halkının konut ve araba gibi vadeli olarak satın alacağı mal talebini öteleyeceğinin bilincinde.

Hükümetin izleyeceği stratejinin ne olacağını anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Geçtiğimiz on yılda işe yarayan “benim en iyi dostum içkim, sigaram, arabam” politikasına devam edilirken, vergi affı, 2B yasası, özelleştirme gibi yöntemlerle bütçe desteklenecek.
Bu arada enflasyon arzu edildiği kadar düşmeyecekmiş. Olacak o kadar! Türkiye seçim yoluna girmek üzeredir. Seçim arabasının şoförü olan politikacılar seçmenin tercihinin düşük enflasyondan yana değil yüksek büyümeden yana olduğunu iyi bilmektedir.

Serhat Gürleyen, CFA

Araştırma Direktörü

Days of Thunder: İstisnai Günler

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz yönetmen Tony Scott’un çok öne çıkmayan   filmlerindendir Days of Thunder. Sinema açısından geride kalsa da, Tom Cruise ve Nicole Kidman’ın biraraya geldikleri ilk film olması açısından akıllarda kaldı. Merkez Bankası Başkanı’nın 2011’de değişmesiyle TCMB’nin piyasa ile olan iletişiminde de yeni uygulamalar görülmeye başlandı. Aslında bu anlamda ilk fırtına faiz koridorunun genişletilmesiyle 2011 Ekim’inde yaşanan dolaylı 5 puanlık faiz artışıydı. Yazımızın konusu bu faiz kararı olsa adını “Kusursuz Fırtına” koyabilirdik. Biz bu yazıda bu yıl uygulanmaya başlayan istisnai gün kavramına açıklık getirmeye çalışacağız.

Para politikaları her başkan döneminde yurtiçi ve yurtdışı gelişmelere göre defalarca değişiklik göstermiştir. Bu defa kastettiğimiz, bu politikaların yanısıra TCMB’nin piyasalar verdiği mesajların da değişiklik göstermesidir. Bunlardan bir tanesi 2012 yılında başlayan istisnai gün uygulaması oldu. 2001 krizinde gecelik ,000 faizleri; 2008 yılında 21,000 endeks seviyesini gören piyasalar için hangi gelişmenin istisna sayılacağı yatırımcılar tarafında merak konusu oldu. Merkez Bankası’nın günlük anlamının dışında ekonomik bir terim olarak hayatımıza soktuğu “istisnai gün”, aslında çok büyük bir istisnadan söz etmiyor. TCMB’nin rutin açık piyasa işlemlerinde metod değişikliğine işaret ediyor. TCMB uzun süredir piyasaya haftalık ve aylık repo ihaleleri ile para veriyor. Bu parayı da de klasik ihale metodunu kullanarak değil sabit bir oranla ve para talep eden bankaların talep miktarına bağlı bir algoritma sonucu hesapladığı tutarla veriyor. İşte bu yöntemden sapıp klasik ihale metoduna döndüğü günlere “istisnai gün” diyoruz. Bu günlerde TCMB döviz ihalelerindeki miktarda da değişiklik yapıyordu.

İki metod arasında ne fark olduğuna gelirsek; normal metodla ihale yaptığı zamanlarda piyasaya parayı o dönemki politika faizinden veriyordu, diyelim %5,75, o zaman piyasaya yaptığı fonlamanın maliyeti %5,75 oluyordu. İstisnai bir günde ise bu oran TCMB tarafından değil, ihale metoduyla belirleniyor. O zaman da bankalar piyasadaki sıkışıklığa göre taleplerini arttırıyorlar ve ihalede oran faiz koridorunun üst bandına yaklaşıyor. ( – ) Dolaylı olarak faizlerin artmasını sağlayan TCMB bu yolla kur üzerinde baskı oluşmasını ve TL’nin değer kazanmasını hedefliyor. Diğer yandan politika faizini değiştirmeden geçici olarak faizleri yükseltmiş oluyor.

Adı istisna olmasına rağmen TCMB’nin bu uygulamayı günlerce üstüste yaptığı da oldu. Uygulamanın teknik etkileri kadar psikolojik etkisi de Merkez Bankası’nın hedefine ulaşmasına yardımcı oldu. Banka istisnai gün ilan ettiği zaman, ki bunu özel bir duyuru ile değil de sabah ihale tutarını ve metodunu açıklayarak yapıyordu, piyasalar TCMB’nin kur seviyesinden rahatsızlığını anlıyor. TCMB’nin o gün için yarattığı sıkışıklık kur üzerinde yeterince baskı yaratmasa bile, piyasa TCMB’nin bu uygulamaya devam edeceğini bildiği için en azından spekülatif talep sona eriyor. Piyasa oyuncuları arzulanan seviyelere gelinmezse, ya da trendde istenen değişiklik yaşanmazsa, TCMB’nin ertesi gün piyasayı belki de daha da sıkıştırarak istisnai güne devam edeceğine inanıyorlar. Elbet global risk iştahından kaynaklanan nedenlerle kalıcı döviz talebi olduğu durumlarda TCMB’nin istisnai gün uygulaması yeterli olmayacaktır. Böyle bir durumda daha kalıcı tedbirler içeren politika değişiklikleri, yüklü döviz müdaheleleri gündeme gelir.

Bunları söylerken TCMB’nin aslında kur seviyesi ile ilgili olarak hiçbir taahhüdü ve hedefi olmadığını da hatırlamak gerekiyor. TCMB’nin kur seviyesine ilişkin uygulamaları, Türk Lirası’nın değer kaybetmesinin enflasyonist etkilerine engel olma çabasından kaynaklanıyor. Bu arada faizleri geçici olarak yükseltmenin tek aracı istisnai gün uygulaması değil. TCMB istisnai gün tanımına girmeyen miktar ihalesi yapmaya devam etse de, bu ihalelerde piyasaya verdiği para miktarını azaltarak sıkışıklık yaratabilir ve gecelik faizlerin yükselmesini sağlayabilir. Teknik olarak istisnai gün olmasa da gecelik faizler yukarı geleceği için ve haftalık ihalelerle “ucuza” alınan para miktarı azalacağı için ortalama fonlama faizi yükselmiş olacaktır.

TCMB yeni dönemde rezerv opsiyonu katsayısı (ROP) gibi yeni araçlar geliştirerek para politikasını çeşitlendiriyor ve piyasalarla iletişimini arttırarak devam ettiriyor. İstisnai gün uygulamasına son zamanlarda hiç başvurmamış olsa da bu uygulama önümüzdeki günlerde tekrar gündeme gelebilir. Ancak faiz koridorunun daraltılması durumunda; üst bant politika faizine yaklaşacağı için, istisnai gün uygulaması mevcut haliyle önemini yitirecektir.

Yasin Demir

Müdür Yardımcısı | Yurtiçi Piyasalar