“From Russia With Love”

Global ekonominin temel taşlarını oluşturmaları beklenen BRIC ülkeleri, son dönemde çok farklı gündem maddeleriyle yatırımcı algısındaki risk unsurunun tekrardan gözden geçirilmesine neden olmaktadır. Amerika’nın “Axil of Evil” ülkeleri ile özdeşleşen jeopolitik risklere ek olarak 2014 yılının ilk yarısında Ukrayna’daki politik krizin Rusya’nın ilgisini çekmesiyle piyasalar nezdinde de yeni bir cephe açılmış oldu. Soğuk savaş dönemini anımsatan hamleler Mart ayı başında Rusya riski taşıyan finansal enstrümanların fiyatlamalarında sert hareketlere neden olurken, korkulanın aksine Rusya’nın enerji arzındaki stratejik konumu nedeniyle Amerika ve Avupa ülkelerinin cevapları cılız yaptırımlarla sınırlı kaldı.

İlk olarak düzenlenen referandumla Kırım’ın bağımsızlık kararı alması ve Rus Donanması’nın karargahının yer alması nedeniyle Rusya’nın hızlıca Kırım’ı kendi ülke topraklarına katması, risk algısının önemli bir göstergesi olan Rusya 5 yıllık CDS’inin 190 baz puandan 280 paz puana kadar yükselmesine neden oldu. Rusya’nın Sovyet dönemini andıran taktik hamlelerine Amerika ve Avrupa ülkelerinin bakakalmaları, hem CDS oranlarının hem de ilk şokla yaklaşık %18 gerileyen MICEX endeksininde hızlıca toparlanmasına neden oldu. Tam piyasalar FED ağırlıklı gündemine geri dönmeye hazırlanırken,  bu seferde yine Rus yanlısı Donetsk ve Luhansk bölgelerinin aldıkları referandum kararları fiyatlamaları üzerinde dejavu etkisi yarattı.  Ancak, hem Putin’in Kırım’ın aksine diğer iki bölgedeki referandum hareketine karşı mesafe koyması hem de Yushchenko ve Yanukovych hükümetlerinde görev almış Poroshenko’nun Ukrayna Cumhurbaşkanlığına seçilmesi Rus kıymetlerine baharın geçte olsa geri gelmesine neden oldu.

Baharın gelmediği piyasa ise Rus devletinin ve şirketlerinin sıkça kullanıp 2011 yılında $20 milyardan 2013 yılında $52 milyar borçlandıkları tahvil ihraç piyasası oldu. İki aylık dönem boyunca, jeopolitik risk algısı ve yaptırımların Rus hükümetine yakın şahıslarla sınırlı kalmayacağı beklentisi, Rusya’nın kredi notunu Moodys’in negatif görünüme almasına ve Standard&Poors’un da 25 Nisan’da bir not indirmesine neden oldu.  Ayrıca yabancı finans kurumlarının Rus kredilerine karşı temkinli yaklaşmaları nedeniyle, birinci piyasadaki Rusya riski taşıyan tahvil ihraçları bıçak gibi kesilerek çoğu Mart öncesi borçlanmalar olmak üzere 2014 yılındaki tahvil ihraç miktarı $5,9 milyar ile sınırlı kaldı. Kriz döneminde second-tier bankalardan Promsvyazbank ve Sovcombank’ın 100’er milyon dolarlık ve %10’ların üzerindeki getiriyle gerçekleştirdikleri blok tahvil satışları dışında ihraç aktivitesi sıfıra inerken, Rus devleti 11 Mart’ta bankalara gönderdiği tahvil fiyatlama talebi sonrası sessiz kalmayı tercih edip 2014 için hedeflenen $7 milyarlık dış borçlanma planını tekrardan gözden geçirmeye başladı.

Gerilemeye devam etmesine rağmen halen 468 milyarlık reservinin arkasına sığınan Rusya Merkez Bankası kısa dönemde kapalı borçlanma piyasasının etkisini üzerine fazla hissetmeyecektir.  Benzer şekilde Rus şirketleri de dikkatlerini Yuan cinsi Dim-Sum borçlanmalarına çevirmiş durumda. Ancak, ortalama vadelerin 2-3 yıl ile sınırlı kaldığı $110 milyarlık Dim-Sum piyasası Rus şirketleri açısından sadece kısa vadeli bir çözüm olabilecek durumda. Her ne kadar Rusya’nın Çin ile yapmış olduğu 30 yıllık $400 milyara ulaşması beklenen doğalgaz anlaşması Rus kredilerinin Asya piyasalarındaki bilinilirliği açısından olumlu olsa bile, geçtiğimiz sene sadece Rus bankaların toplamda $600 milyonluk borçlanma ile test ettikleri Dim-Sum piyasasının örnek olarak Temmuz ayı sonunda 1,75 milyarlık itfası olan Gazprom’un ihtiyacını ne düzeyde karşılayabileceği şüpheli.  Ayrıca, Çin piyasasında özellikle konut sektöründe artan risklere paralel olarak Amerika’yı geçen Çin’deki banka kredilerindeki NPL oranlarıyla sene başından beri Yuan’ın dolara karşı %3,5 değer kaybetmesi, Dim-Sum talebini de negatif etkilemiş durumda.   Bu nedenle Rusya kredileri açısından bahar esintisine fazla kendimizi kaptırmadan önümüzdeki kara günlere yönelik hazırlıklara başlamak için ‘fırsat bu fırsat’ demek daha doğru olacaktır.

 

Piyasaların son dönemde dile getirilen yeni düzene alışmaya başladığı bir dönemde Rusya’ya yönelik artan jeopolitik risklerin olumlu yansıdığı bir piyasa var mı diyecek olursanız, akıllara filmseverler tarafından en iyi Bond filmleri arasında gösterilen “From Russia With Love” filminin başlığı ve içeriğinin gelmemesi içten bile değil.  1978’deki Geceyarısı Expressi filminin Türkiye’in dış imajında yarattığı travma öncesi, 1963 yılında gösterime giren “From Russia With Love”  İstanbul’un Yerebatan Sarnıcı ve Ayasofya dahil birçok tarihi mekanını içeren görüntüleriyle Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunmuştu.  Geçtiğimiz üç aylık dönemde Rusya’ya yönelik talebin alternatif arayışında, finans merkezi olma yolunda Türkiye hisse senedi piyasası iyi bir alternatif olarak öne çıkarken, özellikle ihraç piyasasında bekleyen Türk Telekom, Vakıfbank gibi Türk kredileri açısından Temmuz ve Ağustos aylarının getireceği durgunluk öncesi kaçırılmaması gereken bir fırsat döneminde olduğumuzu belirtelim.

Cüneyt Akdemir

SGMK ve FX Müdürü | Uluslararası Piyasalar

Hotel Ruanda…

Global piyasalarda Merkez Bankaları’nın parasal genişlemeye yönelik uyguladıkları faiz politikaları eksi mevduat oranlarının Avrupa Merkez Bankası’nın son toplantısında dile getirilmesiyle yeni bir döneme giriyor. Mario Draghi’nin açıklamalarıyla Avrupa nezdinde ülkelerin tahvil faizleri yeni dip seviyelerine ulaşırken kısa vadeli tahvillerde tekrardan eksi seviyeler ekranlarda kendilerine yer edindi.

Amerika ve Avrupa’da gösterge olarak sayılan tahvil fiyatlamalarındaki daralmalar, beş sene öncesindeki riskler nedeniyle piyasanın sırt çevirdiği ya da yüksek oran beklentileri nedeniyle borçlanmaları mümkün olmayan birçok yeni ismin birinci piyasaya çıkması açısından fırsat doğurdu. Piyasadaki seviyelere ek olarak Türkiye’nin kredi notundaki yukarı yönlü ivme, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen Türk şirket eurotahvil piyasasının da son senelerdeki canlanmadan payına düşeni almasına neden oldu. Türk bankalarının önderliğinde Arçelik, Tüpraş ve son olarak Şişecam gibi Tier-1 şirketlerinin de gerçekleştirdikleri yabancı para cinsi tahvil ihraçları yatırımcılar açısından eurotahvil piyasasını güvenilir bir yatırım alternatifi olarak öne çıkarmaya başladı.

Global piyasalardaki para fazlalığının yarattığı talebin boyutu artık birkaç sene öncesinde piyasaların riskli sayılan gelişmekte olan kredilerini aşmış ve Üçüncü Dünya ülkelerine sarkmış durumda.  Adları safari, soykırım, kıtlık gibi terimlerle bütünleşen Afrika ülkeleri de artık yabancı para cinsi borçlanmalarıyla piyasalarda boy göstermeye başladılar.  OPEC üyesi Nijerya ve Angola’nın borçlanmaları sürpriz olmamakla beraber kredi notu skalasının riskli seviyelerinde değerlendirilen Senegal, Zambiya ve son olarak Ruanda’nın isimleri de Afrika eurotahvil ligindeki yerlerini aldılar. En son Nisan ayı sonunda, daha 10 sene önce adı Afrika’daki en büyük soykırımının yaşandığı yer alan Ruanda’nın borçlanma detayları da piyasadaki likiditenin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Ruanda, 10 yıl vadeli olarak 400 milyon doları’nı Amerikan Hazine Tahvili üzerine 515 baz puan ek getiri ile piyasadan borçlanmayı başarırken, ihraca gelen talep tam tamına 3,5 milyar dolar oldu. Ruanda’nın ihracına gelen talebin boyutunu daha iyi anlayabilmek için ülkenin Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’sının yaklaşık 7 milyar dolar olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Yatırımcılar açısından eurotahvil piyasalarında artmakta olan opsiyonlar her ne kadar bir avantaj olarak gözükse de, her sepette çürük elmaların olabileceği unutulmamalı. FED’in 2013 sonunda, istihdam piyasasındaki toparlanmaya paralel olarak destek paketini geri çekmeye başlayacağının dile getirildiği bir dönemde, yatırım yapılan tahvillerde alınan vade, kredi derecesi, kupon oranı gibi faktörlerin iyice tartılması gerekmektedir.  Gösterge faizler artmaya başladığında, mevduat üzerine ek getiri için alınan eurotahvilleri, piyasa fiyatına göre oluşacak kayıpları telafi edebilmek adına vade sonuna kadar portföyünüzde taşımaya hazır mısınız kendinize bir sorun.

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Küresel Konjonktür ve Para Politikası

Geçtiğimiz hafta piyasaları etkileyen iki önemli gelişme yaşandı. Uluslararası Para Fonu (IMF) Dünya Ekonomisinin Görünümü raporunda küresel büyümeye yönelik tahminlerini aşağı çekti. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası hem gösterge faizi hem de faiz koridorunun alt ve üst sınırlarını 50 baz puan aşağı çekerek para politikasını gevşetmeye devam edeceğinin sinyali verdi. 

IMF Ekim ayında yayınladığı raporda 2013 yılında dünya ekonomisinin büyümesinin %3.5 düzeyinde olacağını tahmin ediyordu. Nisan raporunda küresel büyüme tahmini 0.2 puan aşağı çekilerek %3.3 olarak revize edildi. Tahmin değişikliğinde Brezilya (-%0.5), Fransa (-%0.4), İtalya (-%0.4), İngiltere (-%0.3), Rusya (-%0.3) gibi ülkelerdeki sert yavaşlama etkili oldu.

Büyüme tahminlerindeki gerilemeye karşı Nisan raporunda finansal istikrarın sağlanmasında geçtiğimiz senelere göre önemli ilerleme sağlandığı vurgulandı. Avrupa’da yılın ikinci yarısında alınan cesur kararlar ve ABD’de mali uçurum riskinin ötelenmesi küresel risk iştahının artmasını sağladı. ABD ve Japonya’da uygulanan aşırı genişleyici para politikaları ve küresel risk iştahındaki artış küresel sermayenin gelişmekte olan borçlanma piyasalarına akışını hızlandırdı.

IMF tarafından öngörülen küresel konjonktür Türkiye ekonomisi ve piyasaların 2013 yılı performansı açısından önemli ipuçları veriyor. Reel ekonomi ile başlayalım. Fransa, İngiltere ve İtalya’nın sert bir şekilde yavaşladığı bir global konjonktürde Türkiye ihracat cephesinde yakaladığı ivmeyi sürdürmekte  zorlanacak. İhracat pazarlarındaki daralmanın Türkiye’nin büyümesi üzerinde aşağı yönlü baskı yaratması kaçınılmaz gözüküyor.

Sermaye hareketleri ile devam edelim. G4 merkez bankalarının para politikasını gevşetmeye devam etmesi ve küresel risk iştahındaki artış Türkiye gibi makul hızla büyüyen ve faiz oranları görece yüksek gelişmekte olan ülkelere para akışını hızlandıracak.
Söz konusu konjonktür Türkiye gibi ağırlıklı olarak iç talep ve dış kaynakla büyüyen ülkeler için iyi yönetilmesi gereken bir fırsat  yaratıyor.  Bankaların ve şirketlerin yurtdışından kolay kaynak sağladığı bu konjonktür Türkiye’nin büyümesini daha ucuz ve daha uzun vadeli kaynakla finanse etmesini  sağlayacak. Ancak bol ve ucuz yabancı kaynak ekonominin temel dengeleri açısından önemli bir risk oluşturuyor.  Cari açığın finansmanının kolaylaşması, Türkiye’nin dış borcunun ve finansal kaldıracının kontrolsüz artmasına ve Türk lirasının aşırı değer kazanmasına neden olabilir.

Durumun farkında olan Merkez Bankası bir yandan sıcak para girişindeki artışa karşı faizleri indirirken diğer yanda munzam karşılık oranları ve rezerv opsiyon mekanizması ile kredi büyümesini dizginlemeye çalışıyor. Ancak son yıllarda yaşanan tecrübe para politikası ile reel kur değer kaybederken, kredi büyümesinin dizginlenmesi ve enflasyonun kontrol altına alınmasının çok zor olduğunu gösteriyor. Bizim görüşümüz BDDK’nın Haziran 2011’de olduğu gibi devreye girerek kredi artışını frenlemesinin kaçınılmaz olduğu yönünde.

Serhat Gürleyen

Direktör | Araştırma

Geride kalmaya devam edecek miyiz?

Dünya borsaları ABD’de mali uçurum riskinin ötelenmesi, beklentilerden iyi gelen küresel büyüme verileri ve Avro bölgesindeki durgunluğun dibe vurduğunu işaret eden göstergelerin desteğiyle 2013 yılı Ocak ayında da yükselişini sürdürdü.

Küresel risk iştahındaki artış ve en kötünün geride kaldığı beklentisi küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerden daha fazla Avro bölgesinin yüksek borçlu gelişmiş ülkelerine yönelmesini sağladı.

Geçen sene %61 getiri ile MSCI gelişmekte olan ülkeler liginde şampiyonlar kupasını kazanan İMKB, son haftada yabancı yatırımcılardan gelen satışlarla %9’a yakın gerileyerek  Ocak ayıni %1,6 yükseliş ile gelişmekte olan ülke ortalamasının (%1,3) hafif üzerinde kapattı.

Borsadaki gerilemede Merkez Bankası’nın para politikasını beklenenden  önce ve daha sert sıkılaştırabileceği endişesi ve Moody’s’in kısa vadede Türkiye’nin kredi notunu yatırım yapılabilir seviyesine çıkarmayacağının işaretini vermesi etkili oldu.

Geçmişi bırakıp, geleceğe bakalım… Dünya piyasalarındaki yükseliş sürer mi? Türkiye piyasaları dünyadan olumsuz anlamda ayrışmaya devam eder mi? Bu soruların cevapları küresel konjonktüre olduğu kadar ekonomi yönetiminin izleyeceği politikalara da bağlı olarak şekillenecek.

Küresel konjonktür ile başlayalım. 2013 yılında risk iştahının yüksek,  büyümenin zayıf ve faiz oranlarının düşük  olduğu bir  konjonktür öngörmeye devam ediyoruz.

Geçtiğimiz aylarda ABD ve Avrupa’da yaşanan  gelişmeler  2011 ve 2012 yıllarında piyasaları vuran felaket senaryolarının 2013 yılında da tekrarlanma olasılığını düşürdü.

Küresel büyüme cephesinde kısa vadede temkinli iyimser görüşümüzü koruyoruz. Ocak ayı verileri  ABD, Avrupa ve Çin’de beklentilerin çok üzerinde gelerek küresel büyümenin yeniden hızlanmaya başladığını gösterdi ve dünya borsalarındaki yükselişi destekledi.   Ancak Avrupa ve Japonya yüksek borcu ve yapısal sorunları yüzünden küresel büyümeyi aşağı çekmeye devam ediyor.

Dolayısıyla küresel büyümenin yavaş seyretmesine rağmen sistemik risklerin azaldığı, faiz oranlarının düşük kalacağı, risk iştahının görece yüksek seyredeceği  uzun yıllar sürecek yeni normal bir konjonktürle karşı karşıyayız.  

Türkiye ile devam edelim. Küresel büyümeden çok risk iştahına duyarlı olan Türkiye ekonomisinin genel görünümünde 2013 yılında bir bozulma öngörmüyoruz.

Büyüme hızının düşük faiz ortamının desteğiyle %3’den %4’e ‘artmasını bekliyoruz. Cari açık ve enflasyon büyümenin canlanmasına paralel sırasıyla %7 ve %7.5’e yükselecek. Ancak bunu genel görünümü bozan bir gelişme  olarak görmüyoruz. Ocak sonunda yaptığı tele-konferansda verdiği ihtiyatlı mesajlara rağmen Moody’s’in 2013 yılı içinde Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir ülke seviyesine çıkarmasını bekliyoruz.

Toparlayacak olursak, Ocak ayının son haftasında yabancı yatırmcılardan gelen  satışı trend değişikliğinden ziyade geçici bir dalga olarak görüyor ve  piyasalar ile ilgili görüşlerimizde bir değişikliğe gitmiyoruz.Türk lirası ile ilgili uzun dönemli yapısal olumlu görüşümüzü koruyoruz. Orta ve uzun vadeli sabit faizli devlet tahvillerinde alım önermiyoruz.

Borsa için 55,000 seviyesınde verdiğimiz olumlu görüşümüzü koruyoruz.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

FX Piyasalarında Global Trendler

FX piyasalarında işlem yapmakta olan yatırımcılar global ekonomik büyüme beklentilerine göre farklı para birimlerinde farklı yönlerde pozisyonlar alırlar. Global ekonomiye yönelik risklerin düşük olduğu zamanlarda yatırımcılar tercihlerini riski daha yüksek olarak nitelendirilen para birimlerinden yana kullanırlar. Örneğin global piyasalarda krizin yaşandığı 2008 senesi yatırımcıların riskli yatırım araçlarından uzak durdukları bir yıl olurken toparlanmanın yaşandığı 2009 yılı ise yatırımcıların riskli para birimlerinde pozisyon almayı tercih ettikleri bir yıl olmuştur. Burda bahsedilen riskten kasıt gelişmekte olan para birimlerinden ziyade ‘risk on’ para birimleri olarak nitelendirilen global ekonomik büyümeye duyarlılığı yüksek para birimleri. Yatırımcılar tarafından uzun yıllar boyunca risk iştahının yüksek olduğu dönemlerde tercih edilen Avustralya Doları’nın yerini değişen dinamiklerle birlikte yavaş yavaş Kanada Doları, Yeni Zelanda Doları, İsveç Kronu ve Meksika Peso’suna bıraktığını görüyoruz.

Avustralya Doları, krizin finans piyasalarını vurduğu 2008 üç aydan kısa sürede %37 değer kaybedip piyasanın toparlanma sürecine girdiği 2009 yılında bu kayıplarının tamamını geri kazanarak yatırımcıların riskli para birimleri sıralamasında üst sıralara yerleşmişti.  Uzun süre Çin’in büyük altyapı projelerine dayalı bir büyüme yolu tercih etmesi ve Avustralya’nın endüstriyel metallerin üretimindeki avantajlı pozisyonu Çin’in ekonomik büyümesi ile Avustralya Doları arasında yüksek korelasyon yarattı. Çin’in ekonomik büyümesine yönelik pozisyon almak isteyen yatırımcılar, Çin’in hala şeffaf olmayan ve dışa kapalı sayılabilecek finans piyasalarına yatırım yapmak yerine Avustralya Doları’nı tercih ediyorlardı. Fakat son dönemlerde Çin Hükümeti’nin ekonomik büyüme modelini “yatırım ve tüketim” arasında daha dengeli bir noktaya taşıma yönündeki isteği ve bu yöndeki girişimleri Çin’in endüstriyel emtialarda talebini azaltacağı ve Avustralya Doları ile olan korelasyonunu da azaltacağı yönünde yorumlanmaya başlandı.

Institutional Investor dergisinde yakın zamanda çıkan bir yazıda ekonomik büyümeye yönelik pozisyon alan yatırımcıların tercihlerini Avustralya Doları yerine Yeni Zelanda Doları’ndan yana kullanmaya başladığına dikkat çekildi. Dünyanın en serbest ekonomilerinden biri olarak nitelendirilen Yeni Zelanda’nın ekonomisi büyük oranda tarıma bağımlı durumda. Tarım GDP’nin yaklaşık % 9’unu oluşturmasına rağmen ihracat gelirlerinin yaklaşık dörtte üçünü oluşturuyor. Bu sebeple Asya bölgesindeki ekonomik büyüme ve Çin’in üretimden tüketime kayacak yeni büyüme modelinin Yeni Zelanda Doları’na pozitif yansıması ve korelasyonun artması bekleniyor. Diğer yandan artması beklenen korelasyonun önüne çıkan engel ise Yeni Zelanda’nın en büyük ticaret partneri olan komşusu Avustralya.  Zelanda’nın ihracatının dörtte birinin Avustralya ile olması sebebiyle AUD ve NZD arasında yüksek bir korelasyon bulunuyor.

Yeni Zelanda Doları gibi global ekonomik büyümeye yönelik pozisyon almak isteyen yatırımcıların diğer gözde para birimlerinden biri ise İsveç Kronu. İsveç Borsası’ndaki çok uluslu ve gelirlerinin çoğunluğunu uluslararası hizmet ve üretimden yaratan şirket sayısının fazlalığı (Ericsonn, Volvo, Astra Zeneca, Pfizer, Nokia gibi) İsveç Kronu’nu global ekonomik büyümeye karşı duyarlı hale getiren etkenlerden biri olarak öne çıkıyor. Diğer yandan İsveç’in 2013 yılında ekonomisi daralması beklenen komşusu Avrupa Birliği bir engel olarak çıkıyor.

Kanada’nın ihracatının dörtte üçünü gerçekleştirdiği ABD ekonomisiyle olan güçlü bağları ve petrol ihracatçısı statüsü Kanada Doları’nı hem ABD’nin ekonomik büyümesine hem de global ekonomik büyümeye yönelik pozisyon almak isteyen yatırımcılar için cazip hale getiriyor. Kanada Doları HSBC’nin Risk on/Risk off endeksine göre de ekonomik büyümeye yönelik pozisyon almak isteyen yatırımcılar için Avustralya ve Yeni Zelanda Doları’ndan daha yüksek korelasyona sahip.

Meksika Peso’su,  Meksika’nın büyük miktarda petrol ihracatçısı olduğu göz önünde bulundurulduğunda global ekonomik büyümeyle artacak petrol ihtiyacından pozitif etkilenecek para birimlerinden biri olarak öne çıkıyor. Diğer yandan son yıllarda mali, iş gücü ve enerji reformlarının etkisinde Meksika Peso’sunun olası global bir yavaşlamadan daha önceki krizlere oranla çok daha kuvvetli çıkması bekleniyor. Reformların yanı sıra ülkenin üretim sektöründe artan rekabet gücü ve Meksika’nın Kanada gibi Amerika ile olan yüksek ihracat hacmi, ABD ekonomik büyümesine yönelik pozisyon almak isteyen yatırımcılar için Meksika Peso’sunu öne çıkarıyor.

Pınar Özyüksel

Uzman | Uluslararası Piyasalar