Yarın kimler ayakta kalacak?

Belirli bir ölçeğe erişmiş her şirketten asgari olarak müşteri ve tedarikçileriyle ilişkilerini geliştirmesi, riskini yönetmesi, iç kontrol mekanizmasını oluşturması, yönetim kurulunun strateji belirlemesi, mevzuata uyması, etik ilkelerini oluşturması ve şeffaflık gibi önemli fonksiyonları yerine getirebiliyor olması beklenir.  Sanırım buraya kadar herkes mutabıktır. Ancak, bunlara bir de bağımsız üye ifadesini ekleseydim, eminim akıllara hemen kurumsal yönetim gelecekti ve maalesef birçokları tarafından konuya mesafeli bakılmaya başlanacaktı.

Introducing: Trading for the 21st century

platforms_screenshot

Recently, our exclusive Turkish partner İş Yatırım, launched a marketing campaign featuring its brand-new offering, TradeMasterFX Plus powered by Tradable trading technology. When watching the advertisement, you’ll notice that the key feature of the platform is unlike that of many other trading platforms − in fact, at first glance, it might not feel like an advertisement for a trading platform at all.  As the CEO & Co-founder of Tradable, I’d like to offer some insight into why we build Tradable and why we believe it brings trading into the 21st century.

Most trading platforms in the market today are still based on technology that dates back to the late 90s.  At a time when trading was reserved mainly for heavy institutions on Wall St. and select individuals that had to place phone calls to their brokerage in order to place orders.  With the uprising of the Internet, the process of getting a quote, placing a trade, and getting a confirmation, suddenly all happened on your screen, within milliseconds. This greatly democratized the access to the financial markets and brought about e-trading as we know it today.

The problem facing many traders today, however, is that trading is not just about getting a quote and placing a trade anymore. There’s much more to becoming a successful trader than that. A quick look into the various trading communities flourishing online will show you the simple truth that traders are different. There are different philosophies, trading styles and trading tools, which sets good traders apart from bad ones. A quick Google search for “financial trading tools” will list over 100,000,000 search results. And for good reason: Like a contractor, a carpenter or a software developer − it’s difficult to succeed in trading without the right tools. But how do you find the right tools in a world where you get over a hundred million search results when searching your topics? The bottom line is that while there is a great number of tools out there to help traders trade better, with today’s traditional platforms, it’s difficult to find the right tools and to make them work with your existing trading platform.

This is where Tradable comes in.

Jannick Malling HD_profile_picIn a world where there is a wealth of information available, the challenge becomes arranging it, rather than producing it. So when we started Tradable, we threw out the traditional rulebook for financial trading and fundamentally tried to re-think how you would build a trading platform for the 21st century: In an era where the world’s largest transportation company (Uber) doesn’t own any cars, where the world’s most popular media owner (Facebook) creates no content and the world’s most valuable retailer (Alibaba) has no inventory – how do you build a smarter, sustainable and more valuable trading platform?

The answer we found in combining the best of the sharing economy, cloud computing and modern user experiences.

We’ve designed Tradable from the bottom up not just to be a platform for trade execution, but to be a one-stop-shop for all your trading needs.  We do this by bringing all of your trading tools into the trading platform environment. When all your trading tools sit within one integrated platform, they can all talk with each other, which makes everything much smarter and much easier. Your risk management tool knows when your automated trading tool just sent an order to the market. If you forgot to protect it, it can automatically protect it for you. Your charting applications know what positions you have and can visualize those in real-time.  Your audio alert tool can provide you visual and audio notifications when your margin settings are about to get hit.

Moreover, as an open platform, we crowd-source these tools from some of the most experienced traders in the world and makes them available for any clients of our brokerage partners, with the click of a button. In other words, you install the platform once. And from there, you can add any trading tool integrated with your account with simply one click.

Since our launch in 2012, we quickly went on to gain recognition from our industry peers by being voted “Most Innnovative Financial Product” at the largest industry trade show. We believe the recognition comes from realizing that an open model where people can share their trading tools in a much easier way, ultimately benefits everyone; brokers, developers and traders alike. Since our inception, we have launched in markets such as the US, Japan and the UK, providing new ways of idea generation, trade entry, risk management, technical analysis and much more. And we’re excited to have finally brought this to the Turkish marketplace as well.

This paradigm shift from a world of fragmented, disconnected trading tools to having everything integrated in one, beautiful and easy to use trading experience, is what Tradable and TradeMasterFX Plus is all about. And it’s how we envision a trading platform should work in the 21st century.

Jannick Malling

Tradable
CEO & Co-founder
@malling twitter.com/malling
linkedin.com/in/jmalling

ga_coverBu yazı Mehmet Tolga Özgür tarafından dilimize çevrilerek Capital Dergisi ile ortak hazırladığımız Geniş Açı ekinde yayımlanmıştır.  

Geniş Açı’nın Temmuz ayında yayımlanan “Sermaye Piyasalarında Dijital Dönem” konulu sayısına buradan ulaşabilirsiniz.

468x68

“Lost in Translation”

2013 yılının gündemini finans piyasaları açısından meşgul eden en önemli konuların başında gelen FED’in çıkış stratejisi hakkında yatırımcılar Aralık ayında cevap alabildiler.  FED’in tahvil alımlarında $10 milyarlık marjinal azaltma kararı ile resmen başlayan çıkış stratejisine rağmen, faiz oranlarının mevcut düşük seviyelerini koruyacağının belirtilmesiyle Amerika başta olmak üzere gelişmiş ülke hisse senedi endeksleri tarihi zirvelerinde işlem görmeye devam ediyorlar.  Faiz tarafına müdahale için FED’in dile getirdiği işsizlik tarafında %6,5 ve enflasyonda ise %2’lik bağlayıcı olmayan eşiklere odaklanmaya başlayan piyasalar açısından bu sefer micro taraftaki gelişmelerin yönü belirleyeceği bilanço sezonuna girmiş bulunmaktayız. Gözü kapalı olarak alınan hisse senedinin büyük ihtimalle kazandırdığı bir dönemde olmamız nedeniyle, bilançolar ile tetiklenebilecek olası kar realizasyonları sırasında hipnoz durumundaki yatırımcıların iyi ve kötü ayrımını yapacak durumda olmamaları nedeniyle tehlikeli bir dönemece girdiğimizi söyleyebiliriz.

Yatırımcılara bu dönemde erken uyarı mekanizması görevi yapabilecek teknik analiz yöntemlerinden biri olan Point&Figure hakkında kısaca bilgi vermek isterim. Aslen, herkesin bir dönem oynadığı “X O X” oyunundan mantık olarak farklılık göstermemektedir. Hedef, oyunda olduğu gibi aynı dizide 3 tanesini bir araya getirmektir. Tanım olarak ise Point&Figure grafikleri güniçi dalgalanmaları ve kafa karıştırabilen teknik göstergeleri göz ardı eden kullanımı basit ve trendleri kolayca çizip finansal enstrümanlar arasında kuvvetli ile zayıf ayrımını yapabileceğiniz bir teknik analiz yöntemidir.

Grafikteki X’lerin anlamı yükselen fiyatları, O’lar ise düşen fiyatları,  trend çizgilerini ise yukarı ve aşağı yönlü noktalar göstermektedir. Dikey üst çizgi sene başlarını, grafikte yer alan 1’den 9’a rakamlar ve A’dan C’ye olan harfler yıl içerisindeki ayları belirtmektedir.  Bir grafikte fiyat hareketinin O’dan X’e dönebilmesi için grafik üzerinde yukarı yönlü üç adımlık (üç kutu boyutunda) hareket yaşanması gerekmektedir. Örnek olarak yan tarafta görülen Apple (AAPL) grafiğinde, tekrardan X kolonuna geçebilmemiz için Apple’ın 544 seviyesi ya da üzerine kapanması gerekmektedir. Diğer grafiklerde teknik analizcilerin uyguladığı teknik formasyonların kullanıldığı Point&Figure grafiklerinde, hisse senetleri için dikkat edilmesi gereken önemli bir gösterge de konu olan hissenin performansının gösterge endekse olan oranının gösterildiği “RS-Relative strength (göreceli güç)” grafiğidir.  RS hesaplaması hisse fiyatının gösterge endeksine bölünmesiyle elde edilen orandır. Hisse fiyatının olduğu gibi hissenin RS oranları da Point&Figure grafiğinde takip edilebilir.  Ortalama bir senenin üzerindeki dönemlerde değişkenlik gösteren RS grafiğinde, X kolonuna sahip bir hissenin gösterge endeksine oranla daha iyi bir performans göstermesi beklenmelidir.

Point&Figure grafiğinin etkinliğini gösteren klasikleşmiş bir örnek olarak 2001 yılındaki enerji devi Enron’un iflası öne çıkmaktadır.  Grafikte Enron hisse senetleri 2001 yılının Mart ayında aşağı trende girerek satış sinyali vermiştir.  O tarihte $68 seviyesinde işlem görmekte olan Enron’da sadece finansal raporlamalarına ve piyasadaki analistlerin tavsiyelerine bakılmış olsaydı; satışları normal bir blue-chip hissesinde olan kar realizasyonlarına bağlamak ve alım için fırsat kollamak gerekirdi.  2001 yılının Ekim ayına kadar çeyrek bazda finansal raporlamalarını düzenli yaparak kağıt üzerindeki karlılığını gösteren Enron’u takip eden Amerika’nın önde gelen finans kurumlarında çalışan analistler de Ekim ayına kadar piyasalarda aşina olduğumuz “Strong Buy”, “Recommend List” ya da “Accumulate” ibareleri ile Enron hisse senetlerinin desteklemeye çalıştılar. Ancak, sonu iflasa kadar giden Enron sagasında teknik analiz bir kez daha temel analiz kadar önemli olduğunu kanıtlamış oldu.

21 yüzyılın ilk yıllarındaki internet balonunun etkisinde hangi hisse senedini alırsanız alın kazandığınız piyasaya benzeyen likidite balonunda, rüzgar tersten esmeye başladığında portföyünüzdeki çürük elmaları ayıklamanızda yardımcı olması dileğiyle.

Cüneyt Akdemir

SGMK ve FX Müdürü | Uluslararası Piyasalar

BorA� Limitine Hukuki BakA�AY

AslA�nda 2011-12 döneminde çok yoAYun tartA�AYA�lan ve AYimdi de geri dA�nüAY yapan hukuki bir konuyu A�zetlemek istiyorum.

BorA� tavanA� yükseltilmezse ne olacak? Finans piyasalarA�na yA�nelik raporlarA� okuduAYunuzda cevap basit: Teknik default sA�z konusu olabilir.

Ancak hukuk aleminde giriAYte de belirttiAYim gibi yaklaAYA�k 2 yA�ldA�r süren bir tartA�AYma var. Konu üzerine A�eAYitli kaynaklar var ancak her alternatifi deAYerlendirmesi ve sA�züm meclisten dA�AYarA� hukukA�ular arasA�ndaA�A�az rastlanan bir AYekilde, kendi gA�rüAYünü net bir AYekilde sA�ylemesi aA�A�sA�ndanA�AYunu tavsiye edebilirim.

A�alA�AYmanA�n 22. sayfasA�nda (fotokopi olarak 1196) limitin artmamasA� durumunda baAYkanA�n gA�revi aA�A�sA�ndanA� bir trlimma ile karAYA� karAYA�ya kalacaAYA� belirtiliyor. Nedir bu? BaAYkanA� baAYlayan 3 yasa var; harcama yasasA�, vergilendirme yasasA� ve borA� tavanA� yasasA�. Yani yasa Obama’yA� kongreden aldA�AYA� yetkiye uygun harcama yapmasA�nA�, kongreden aldA�AYA� yetki ile vergiA�toplamasA�nA� ve kongrenin uygun gA�rdüAYü miktarda borA�lanmasA�nA� A�n görüyor. Bu durumda (A�alA�AYmadaki A�rneAYi kullanA�yorum ama AYu anda yaAYanan bu) kongre baAYkana vergi gelirlerinden 1 trilyon dolar daha fazla harcama yapmasA� yetkisi verdiAYinde ve borA�lanma tavanA�na sadece 500 bin dolar varsa, BaAYkan bu 3 yasadan birine aykA�rA� hareket etmek durumunda kalacak. 14-4 maddesini kullanarak limiti doAYrudanA�by-pass edebileceAYini düAYünenler de var ancak anladA�AYA�m kadarA� ile bu yaygA�n bir gA�rüAY olmadA�AYA�ndan paylaAYmA�yorum. Ancak bu madde aAYaAYA�da yaptA�AYA�m sA�ralamanA�n dayandA�rA�ldA�AYA� madde olmasA� aA�A�sA�ndan A�nem taAYA�yor.A�Cornell University Law School / Legal Information Institute /U.S Constitution / 14th Amendment

Bu durumda Obama ilk maddeyi yerine getirmezse cari durumda yaklaAYA�k 600 bn dolar daha az harcama yapmasA� gerekecek. HarcamalarA� Kongreye sormadan azaltmasA� zaten kanunsuz. BA�yle bir kA�sA�ntA� ABD ve dünya ekonomisini doAYrudan resesyona sokacaAYA� gerA�eAYini bir kenara bA�rakA�rsak asA�l soru hangi kalemler kA�sA�lacak? Hangisi kA�sA�lA�rsa kA�sA�lsA�n bir anda davalarA�n yaAYacaAYA�ndan hiA� AYüphe yok. GA�revden alA�nmasA� bile sA�z konusu olabilir.

HarcamalarA� ve yükümlülükleri yerine getirmek iA�in kendi kararA� ile vergileri arttA�rmasA� kimse tarafA�ndan mümkün gA�rünmüyor. Zira bu ABD baAYA�msA�zlA�k savaAYA�nA�n A�A�kA�AY nedeni ve kongrenin 1 numaralA� yetkisi.

A�Bu durumda hukukA�ulara gA�re A�iAYnenmesi en makul yasa borA� limiti olmak durumunda. YasadA�AYA� bir hareket olduAYundan BaAYkan yine sorun yaAYayacak ve hatta TM tarafA�ndan gA�revden alA�nmak istenebilir. Yazarlar iAYlerin çok kA�tüye gitmesi ve piyasalarA�n bu duruma aAYA�rA� tepki vermesi durumunda ise diAYer iki alternatif arasA�nda bir seA�im yapmA�AY.Ve vergi artA�AYA�nA�n daha az tehlikeli olduAYu gA�rüAYüne varmA�AYlar. Zira bu madde de 14-4’e aykA�rA� düAYmüyor daha doAYrusu 14-4’ün uygulanmasA�na olanak saAYladA�AYA�ndan 2. makul alternatif.

Elbette mantA�k son anda tavanA�n yeniden yükseltileceAYini A�n görüyor. Ancak yükseltilmezse bile genel gA�rüAY olan ABD’nin default edeceAYi gA�rüAYünun gA�rüAYlerden sadece birisi olduAYunu ve baAYka bir dünyada çok farklA� bir tartA�AYmanA�n yapA�ldA�AYA�nA� da paylaAYmak istedim. Bu dünyada default en düAYük ihtimalli senaryo olarak gA�rülüyor aslA�nda.

Azant Manukyan

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Olimpiyat Ateşi

Aslında herşey ne kadar da iyi başlamıştı Latin Amerika’nın yükselen yıldızı Brezilya açısından. IMF’e olan ülke borcunun 2006 yılının Ocak ayında tamamen ödenmesini takiben derecelendirme kurumları da birbirleriyle kredi notu arttırımı yarışına girdiler. Kredi notları tarafında eli sıkı olarak bilinen Standard&Poors’un 2008 yılının Nisan ayındaki not arttırımını diğer ana derecelendirme kurumlarının kısa sürede takip etmesiyle Brezilya statü atlayıp kendisine yatırım yapılabilir ülkeler liginde yer edinmeyi başardı.

Brezilya’nın 2000’li yılların başlarında Lula da Silva önderliğinde Dünya ekonomisinde Latin Amerika’nın en fazla söz sahibi olan ülkesi olmayı başarmasının ödülü sadece not arttırımlarıyla sınırlı kalmadı.  2007 yılının son aylarında seçildiği 2014 Dünya Kupası ev sahipliği ardından, politik ve ekonomik istikrara paralel olarak Global arenada artan imajı ile Brezilya 2009 yılının Ekim ayında ise Şikago, Tokyo ve Madrid arasından sıyrılarak ilk defa bir Latin Amerika ülkesi olarak 2016 Yaz Olimpiyatı’nın ev sahibi olmayı başardı.

$14,5 milyarlık yatırım taahhütü ile Amerika dahil birçok ülkenin projeler için yarışa girdiği Brezilya’da, Rio Olimpiyatı’na 3 sene kala, reel ekonomi tarafında yaşanan heyecan para piyasalarında aynı derecede somutlaşmadı. Lehman’ın çöküşü sonrası Merkez Bankaları’nın piyasaya pompaladıkları likiditenin ilk etaptaki adreslerinden birisi olmuştu Brezilya para piyasaları.  Ancak, iç tarafta politik arenada Dilma Rousseff’in Lula döneminin gölgesinde kalması, sıcak paraya yönelik alınan korumacı önlemler, ve reel ekonomi tarafında ise özellikle inşaat dışı sektörlere yönelik yatırımcıların sınırlı kalması rüzgarı tersine çevirdi. Dış piyasalarda ise, bir zamanların gözde bloğu BRIC ülkelerindeki hızlı büyüme oranlarının gerçekçi seviyelere çekilmesi ve özellikle son dönemde gelişmiş ülkelerdeki toparlanma sinyallerine paralel olarak örnek olarak FED’in Eylül ayında tahvil alım miktarını düşürme beklentilerinin 2013’ün ilk yarısında artması, Brezilya para piyasalarındaki baskıyı arttırdı.

Olimpiyat ev sahipliğinin açıklanması ardından geçen sürede Brezilya Real’i Amerikan Doları’na karşı %30 devalüe olurken Bovespa endeksi de yaklaşık %17 değer kaybetti. Aynı dönemde S&P 500 endeksi %40 ve MSCI ACWI (Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke endekslerini içeren endeks) ise yaklaşık %35 değer kazandı.

Olimpiyat ateşinden beklentiler dahilinde olumlu etkilenen sektörlerde var. Artan altyapı harcamaları ve şehirlerin yükselen marka değerleri, yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi emlak fiyatlarını olumlu etkilemeye devam etmektedir. Ancak, Nisan ayında Brezilya Merkez Bankası’nın gelişmiş ve gelişmekte olan ülke piyasalarındaki ayrışmanın baskısını azaltmak adına önlem olarak faiz silahına başvurması ve SELIC gösterge faiz oranını %1,25 arttırıp %8,5 seviyesine yükseltmesiyle başlayan yeni dönem para politikasının emlak fiyatlarındaki trendi sekteye uğratabilir.

Brezilya piyasalarının verdiği tepkinin bir benzeri aslında, bir diğer BRIC ülkesi Çin’in Pekin şehrine 2008 olimpiyatlarının 2001 yılının Temmuz ayında verilmesi ardından geçen dört senelik dönemde de gerçekleşti. Aynı dönemde Şangay endeksi %48 gerilerken gelişmiş ülke piyasalarından örnek olarak S&P 500 endeksinin yatay bir performans göstermesi tesadüf mü yoksa Olimpiyata soyunan gelişmekte olan ülke piyasaları için bir erken uyarı niteliğinde mi şeklinde bir ikilem oluşturmakta. Unutmamak gerekir ki 2020 Olimpiyatları için karar tarihi 7 Eylül 2013 ve aday şehirler İstanbul’umuz, Tokyo ve Madrid…    

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Foreks’te bir senenin ardından…

Türkiye’de kaldıraçlı alım satım lisansına sahip yerleşik aracı kurumların 2011 yılında mevzuatta yapılan değişiklikler ardından yatırımcılarına sundukları kaldıraçlı işlemlerde bir seneyi aşmış bulunmaktayız.  2012 yıl sonu itibariyle piyasa yapıcısı lisansına sahip aracı kurum sayısı 22 ulaştı. Mart ayı sonunda açıklanması beklenen 2012 yılı hacim rakamları öncesinde, en son dokuzuncu ayda açıklanan rakamlara göre aracı kurumların işlem hacmi yaklaşık 1,7 trilyon TL’ye ulaşırken, İş Yatırım diğer piyasalarda olduğu gibi kaldıraçlı işlemler piyasasında da hacim sıralamasında ilk sırada yer aldı. (Açıklanan işlem hacmine yatırımcı işlemleri için yapılan hedge işlemlerini de kapsamaktadır) Artan lisans sahibi aracı kurum sayısına paralel olarak medyada yer alan reklamlar sayesinde, kaldıraçlı işlemlerin piyasa bilinilirliği artarken Takasbank’taki hesap sayısının da yıl boyunca arttığı gözlemlendi. Regülasyon öncesi kaldıraçlı işlemlerde tecrübesi olan yatırımcılar en iyi alım/satım spreadini, servis kalitesi ve güvenilirlikle birlikte sunan aracı kurumları değerlendirme fırsatı buldular.

Peki yurtdışı piyasalarda, herhangi bir regülasyona bağlı olmayan kurumlarda kaldıraç oranları 1:500’e ulaşırken, kaldıraç oranı yurtiçi kurumların sınırlandığı 1:100 ile kalmalı mıdır ya da FX piyasasının regüle edildiği Amerika ve Japonya gibi ülkelerde olduğu gibi daha düşük seviyelere mi çekilmelidir? Türkiye’de yatırımcının kendi seçimine bağlı olarak maksimumda kullanabildiği 1:100 kaldıraç oranı, Amerika’da majör paritelerde 1:50 (diğer paritelerde 1:20), Japonya’da ise 1:25 ile sınırlıdır.  Yurtiçi aracı kurumlarda yatırımcılar kaldıraç oranını belirlemekte serbest olmakla beraber, çoğunlukla tercih edilen kaldıraç oranı 1:100’dür.

Yurtdışı organize piyasalara Türkiye’deki aracı kurumlar vasıtasıyla ulaşıp işlem yapabilen yatırımcılar, kaldıraçlı işlem platformları olmadığı takdirde hangi yatırım araçlarını kullanabilirler? Örneğin, organize bir borsa olan CME’de işlem gören Foreks’e dayalı vadeli kontratlardan EUR/USD’da yatırımcı $2.475 teminat ile $162.462’lık pozisyon büyüklüğünde, ya da başka bir deyişle EUR/USD’da yaklaşık 1:67 kaldıraçla işlem yapabilmektedir. Benzer şekilde yine CME’de işlem gören İngiliz Sterlini’nde 1:70, Japon Yeni’nde ise 1:46 kaldıraç ile işlem yapılabilme olanağı bulunmaktadır. Yukardaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların kaldıraca olan erişimi organize piyasalar yoluyla da mümkündür.  Bu nedenle 1:100 kaldıracı, yatırımcının seçtiği organize olmayan bir piyasada işlem yapabilmenin risk-primi olarak kabul etmek gerekecektir.

Organize piyasa ile kaldıraçlı işlem piyasası arasındaki öne çıkan farklardan birisi, yukarıdaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların işlem yapabilmesi için gereken teminat tutarıdır.  Vadeli kontratlardaki başlangıç teminatı tutarı, kaldıraçlı işlem yapan aracı kurumlarda hesap açılması için gerekli minimum bakiyelerin kat kat üzerindedir. Bu nedenle, henüz regülasyon açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde alınması gereken önlemlerden biri olarak piyasadaki ‘minimum hesap açılış limitlerinin’ yukarıya çekilmesi öne çıkmaktadır. Bu şekilde en azından kaldıraç’ın cazibesinde kaldıraçlı işlemlerin kumar olarak görülmesinin önüne geçilebilir, gün içi hareketlerde anaparasını kaybedenlerin etkisinde yeni gelişen bu piyasanın kötü bir nam salması engellenebilir.

Yatırımcı nezdinde alınacak önlemlere ek olarak, aracı kurumların da sermaye yapıları dikkatle incelenmeli, aracı kurumların Takasbank yükümlülüklerini tamamlayıp tamamlamadıkları yakından takip edilmelidir. Buna ek olarak önceki blog yazımda belirttiğim gibi, aracı kurumların yatırımcı işlemleri için arka planda seçtikleri hedge yöntemleri doğrultusunda aldıkları piyasa riski sermayelerinin kat kat üzerine çıkabileceğinden risk kriterleri yakından takip edilmelidir.  Kurumların sermaye yapılarına oranla yatırımcıya karşı alabilecekleri risklere karşı sınırlamalar getirmek, piyasanın sağlıklı bir şekilde çalışması ve yatırımcıların muhtemel kayıplardan korunması açısından önem taşımaktadır.

Türkiye açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde, kaldıraç oranını aşağı çekerek Japonya örneğinde olduğu gibi işlem hacimlerini dolayısıyla yatırımcı ilgisini azaltmak yerine, yukarıda kısaca değindiğim hesap açılış seviyeleri, kurumlar bazında açık pozisyon limitleri gibi hızlıca uygulanıp piyasaya olan güveni tazeleyebilecek önlemler ilk etapta daha etkili olacaktır.  Bu şekilde bölgesel finans merkezi hedefimiz doğrultusunda, hem yatırımcılar hem de aracı kurumlar açısından kaldıraçlı işlemlerin cazibesinin ve güvenilirliğinin korunmasıyla piyasanın temelleri sağlamlaştırılmış olacaktır. 

Cüneyt Akdemir

Müdür Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar

Sukuk: İslami Finans Ürününden, Uluslararası Sermaye Piyasası Ürününe…

Sukuk, ülkemizdeki deyişiyle ‘kira sertifikası’, diğer bir deyişle ‘islami bono’ özellikle 2012 yılında yatırımcıların gözünde önceki yıllara göre farklılaşarak, islami fonlar ve yatırımcılar için oluşturulmuş, islami ülkelerde işlem gören islami bir enstrüman imajını değiştirerek uluslararası kabul görmüş bir enstrümana dönüştü. Bu dönüşüme en büyük katkı konvansiyonel yatırımcılar ve genelde konvansiyonel ihraç yapan ihraççıların (ülkeler ve şirketler) ürüne sadece islami ürün bakış açısıyla yaklaşmadan sermaye piyasası aracı olarak kabullenmesiyle sağlandı. Bu bakış açısının farklılaşmasının sebebi bana kalırsa önceki yazımda da değindiğim likiditenin yönünün ve hedef yatırımcı kitlesinin son yıllarda değişiyor olması. Bu nedenle önümüzdeki dönemde daha sık karşılaşacağımız bir ürün olan ‘sukuk’ u daha yakından tanımak faydalı olabilir.

İslami finansal varlıkların hacmi 2012 yılında yaklaşık 1.3 trilyon USD’ye ulaştı ve buna karşılık potansiyelinin ise 4.4 trilyon USD olduğu tahmin ediliyor. Sadece Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülke fonlarının şu anda büyüklüğü 2 trilyon USD civarında ve önümüzdeki birkaç yıl içinde petrol fiyatlarında çok ciddi bir geri geliş yaşanmadığı sürece bu fonların toplam büyüklüklerinin 4 trilyon USD’ye ulaşması bekleniyor. Bu tahminle birlikte Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki islami likiditenin boyutunu ve potansiyelini tahmin edebiliriz.  İslami likiditeye oranla islami ürünlerin kısıtlı olması, sukuk ihraçlarının talebinin konvansiyonel ihraçlara oranla genelde daha yüksek olmasını açıklıyor.

Sukuk, ülkemizde ve global piyasalarda en çok ‘kira sertifikaları’ şeklinde karşımıza çıkıyor. Basit olarak ihraççıya ait bir gayrimenkulün ihracı gerçekleştirmek için kurulmuş bir ‘Varlık Kiralama Şirketi’ ne geri alınmak üzere belli bir süre satılması, VKŞ’nin bu gayrimenkulü kiralaması ve bu kira gelirlerine karşı kira sertifikası ihraç ederek kira gelirlerini sertifika sahiplerine kar payı olarak ödemesidir. Sukuk’un da kar payları belirli dönemlerde, USD cinsi ihraçlarda genelde 6 ayda bir ödemeli olur ve genelde sabit bir oranda dağıtılır. Vade sonunda da anapara ödemesi yapılır. Yatırımcılar kira gelirlerine ortak oldukları için islami kurallara uygun kabul edilir. Yatırımcı kitlesi genelde kısa vadeli alım-satım değil taşımak için alım yaptığı için kıymetlerin volatilitesi geleneksel eurotahvillere göre daha düşüktür. 2012 yılına kadar 10 yılın üzerinde sukuk ihracına rastlamak çok mümkün değildi. Genelde vadeler ortalama 5 yıl civarındaydı. 2012 yılında, sukuka olan talebin ve risk algısının artması sonucu perpetual (2049 vade), Tier1 sukuk borçlanmasını da gördük.

Vadelerin uzamasının yanı sıra katılımcılar bu ürünleri yıllardır alıp, satan ve ihraç eden katılımcıların ötesine geçti. Türkiye Hazinesi ilk USD ve TL cinsi sukuk ihracını gerçekleştirdi. Bu sene Güney Afrika hazinesi ilk kez bir sukuk ihraç etmeyi planlıyor. Aynı şekilde Mısır, Tunus ve Umman’da sukuk ihraçlarını yaygınlaştırmak için kanuni düzenlemeler yapılıyor. Hong Kong, ülkede daha fazla sukuk ihracının yapılabilmesi için vergisel düzenlemelerini değiştiriyor.  Bu sene yapılacağı bildirilen ülke sukuk ihraçlarının %97’sini bu piyasaya ilk kez giren ülkeler oluşturuyor. Farklı ülkelerden katılımcıların sektöre girmesiyle farklı para birimleri cinsi sukuk ihraçları ileride daha da artacaktır. Çin Yuan’ının da yaygın kullanılmaya başlayacağını ve Asya ve Orta Doğu yatırımcılarının sermaye piyasalarındaki paylarının artacağını düşünürsek Çin Yuanı cinsi sukuk ihraçlarıyla daha sık karşılaşmak çok şaşırtıcı olmaz.

İhraççıların yanı sıra sukuk ihraçlarına katılan konvansiyonel katılımcıların payı da artıyor. Türkiye Hazinesi’nin USD cinsi sukuk ihracına gelen talebin yaklaşık %60’ı Orta Doğu’dan olsa da %21’i Avrupa ve ABD’den geldi. Bu pay sukuk piyasası regülasyonlarının daha standardize hale gelmesi ve likiditesinin artmasıyla daha çok yükselebilir. Dubai Finansal Piyasası sukuk satın alma ve trade yapılması konusunda kendi standartlarını oluşturmaya çalışıyor.

Her ne kadar konvansiyonel ürünlere oranla sukuk regülasyonları açısından ortak standartların olmaması sukuk piyasasının önündeki engellerden bir tanesi olsa da islami finansman ürünlerinin çeşitliliği biraz da çok kesin çerçevelerin olmamasından kaynaklanıyor. Yine de standardizasyon konusunda çalışmalar devam ediyor. Katılımcıların günden güne artması önümüzdeki dönemlerde gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlayacaktır.

Ebru Serteser

Bölüm Yönetmeni | Uluslararası Piyasalar

Halikarnas Balıkçısı: “İnsan bir şeyin değerini ondan yoksun kalınca anlıyor…”

Cevat Şakir Kabaağaçlı’ nın bu meşhur sözü, sadece geçmiş için değil gelecek için de düşündürücüdür. Ancak konumuz geleceğe değer biçilen borsa olduğuna göre değerden yoksun kalmak bir yana dursun, önce değerin nasıl belirlendiğinin anlaşılması gerekir. 

Borsanın değeri bahse konu olduğunda, çoğu zaman payları borsada işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri, yani şirketlerin ödenmiş/çıkarılmış sermayeleri ile hisse fiyatlarının çarpımı sonucu ortaya çıkan değerlerinin toplamı dikkate alınır. Bazıları tarafından bu değer, önemli bir gösterge olarak kabul edilir ve başka borsalarla yapılan karşılaştırmalarda ya da borsa değeri/milli gelir rakamlarına göre ülkelerin sermaye piyasalarının gelişmişlik düzeyleri üzerine yapılan analizlerde kullanılır. Ne var ki, bu yazıyı kaleme almamın gerekçesini de bu yaygın kabul görmüş fakat bana göre tam doğru olmayan bu değerlendirme oluşturuyor. Çok basit olarak ifade etmek gerekirse, şirketler çeşitli amaçlarla ihtiyaç duyduğu fonu elde etmek ve daha kurumsal bir yapıya kavuşmak amacıyla sermayelerinin belirli bir oranını halka arz eder ve halka arz edilen paylar da borsada işlem görmeye başlar. Şirket sermayesinin sadece belirli bir oranının borsada işlem görmeye başlaması, aslında şirket sermayesinin çoğunluğunun borsada işlem görmediği anlamına gelir. Bu durumda, özellikle ortalama halka açıklık oranının düşük olduğu borsalarda, borsa değerinin işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri üzerinden ifade edilmesi yanıltıcı olur.

İşlem gören şirket sayısındaki artış borsanın değerini yükseltir mi?

Borsanın değerini yükseltmenin en kolay yolunun borsada işlem gören şirket sayısının arttırılması olduğunu düşünenler, borsa değerini çoğu zaman toplam değer üzerinden görenlerdir. İşlem gören şirket sayısında meydana gelecek artış sermaye piyasalarının gelişimi ve özellikle toplam değer anlamında borsanın değerinin artması açısından elbette etkilidir; ancak, borsanın gerçek değerini şirketlerin halka açık kısımlarının oluşturması, esas olanın işlem gören şirket sayısındaki artışın değil, halka arz oranlarının yükselmesi olduğu gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.

İMKB’ de durum nasıl?

İMKB’ de durumun nasıl olduğuna baktığımızda, borsa değeri olarak çoğu zaman işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerleri üzerinden analizler yapıldığını görüyoruz ki bu da, aslında İMKB’nin ortalama halka açıklık oranının düşük bir seviyede olmasından kaynaklanıyor.

Aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi 2009 yılında 3 olan İMKB’nin ortalama halka açıklık oranı, 2010 ve 2011 yıllarında 48 yeni şirketin daha borsada işlem görmeye başlamasına rağmen, 2011 sonunda %’e geriliyor.

Buna göre borsada işlem gören şirketlerin sayısında meydana gelen artış, genel olarak önemli olmakla birlikte, halka arz oranları düşük kaldığı sürece borsaların gerçek değerinin artması bir yana, toplam değer kadar artmayacağı ve hatta fiyatların sabit kalacağı varsayımıyla azalması kaçınılmaz olacaktır.

Son olarak, sermaye piyasalarının işleyişi , faaliyet gösterilen sektöre ve şirketin sektördeki konumuna ilişkin doğru, güvenilir ve etkin bilgilendirme neticesinde yatırımcıların borsaya olan ilgisinin arttırılması, halka arz oranlarının yükselmesi ve dolayısıyla borsanın değer kazanması konusunda şüphesiz etkilidir. Bu gayret, Mart 2012’ de başlatılan yatırımcı seferberliği projesine de katkı sağlamak açısından önemlidir.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Şoför edebiyatı…

Türkiye ekonomisi dışsal ve içsel zorluklarla karşılaştığı uzun ince bir yolda ilerliyor.  Bir yanda Avro bölgesindeki uzun süreli durgunluk, Orta Doğu’da Suriye ve İran’da devam eden gerginlik,  diğer yanda ülkemiz için büyük önem taşıyan belediye, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin önümüzdeki  üç yılda yapılacak  olması hükümetin ve ekonomi yönetiminin işini zorlaştırıyor.

Avrupa’daki durgunluk ve Orta Doğu’da yaşanan sıcak ve soğuk savaşlar Türkiye ekonomisi üzerinde etkili olmaya başladı. 2011 yılında %8’in üzerinde bir hızla büyüyen Türkiye 2012 yılında sert bir şekilde yavaşladı. Hükümet kanadından yapılan açıklamalar %4’lük büyüme hedefinin tutturulmasının  mümkün olmadığını gösteriyor. 2012 büyümesinin Ankara ve piyasa geneline göre çok daha muhafazakar olan %3’lük tahminimizin altında kalması ihtimali artmaya başladı.
Avrupa’daki küçülme öngördüğümüz gibi üzün dönemli bir durgunluğun başlangıcıysa Türkiye’nin orta  dönemli  büyüme dinamikleri zorlanabilir. 2009 krizinin ekonomimiz üzerindeki yıkıcı etkilerini  ihracatımız içinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın payını 10 puandan fazla artırarak hafifletmeyi başardık. Ancak Arap baharı ile başlayan Suriye’de sıcak savaş, İran’da soğuk savaş ile tırmanan jeopolitik riskler bu başarı tablosunun sürdürülmesini zorlaştırıyor.

Geçtiğimiz on yılda izlenen ekonomi politikaların genel olarak doğru olması  içinde bulunduğumuz durumun yarattığı belirsizliklere rağmen piyasaların temkinli bir iyimserlik içinde olmasını sağlıyor. Ak Parti yönetimi geçtiğimiz on yılda iktisadi anlamda başarılı bir karneye sahip. Özel sektörü ekonominin motoru olarak konumlandıran, mali disiplin ve fiyat istikrarını ekonominin güvencesi olarak tanımlayan politikalar piyasalara güven veriyor.

Ancak  son dönemde temel ekonomik ve siyasi konularda hükümet kanadından gelen çelişkili sinyaller kafaları karıştırmaya başladı. “Büyümede gaza basmalı mı yoksa ihtiyatlı kullanmaya devam mı edilmeli” konusunda hükümet kanadından  birbiriyle çelişen görüşler geliyor.
Merkez Bankası’nın Kasım 2010’da başlattığı ve Başbakan Yardımcısı Babacan’ın desteklediği görüş “dünya piyasalarında riskler devam ediyor şoför temkinli olmalı”  derken sanayicilerden gelen şikayetleri veri olarak alan Bakan Çağlayan “sürekli fren yapmaktan balataları yakacağız” diye “uygulanan politikaları” eleştiriyor.
Bizim kafamızda bir karışıklık yok. Ak Parti hükümeti seçmenin büyüme ve istihdam konusundaki hassasiyetini iyi biliyor. Ancak kamu harcamalarının hesapsızca artırılması ve bütçe açığının artırılması durumunda piyasaların risk primini ve faiz oranlarını  artıracağının da farkında. Risk priminin ve faiz oranlarının arttığı bir ortamda büyümenin itici gücü olan özel sektörün yatırımlarını erteleyeceğinin ve hane halkının konut ve araba gibi vadeli olarak satın alacağı mal talebini öteleyeceğinin bilincinde.

Hükümetin izleyeceği stratejinin ne olacağını anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Geçtiğimiz on yılda işe yarayan “benim en iyi dostum içkim, sigaram, arabam” politikasına devam edilirken, vergi affı, 2B yasası, özelleştirme gibi yöntemlerle bütçe desteklenecek.
Bu arada enflasyon arzu edildiği kadar düşmeyecekmiş. Olacak o kadar! Türkiye seçim yoluna girmek üzeredir. Seçim arabasının şoförü olan politikacılar seçmenin tercihinin düşük enflasyondan yana değil yüksek büyümeden yana olduğunu iyi bilmektedir.

Serhat Gürleyen, CFA

Araştırma Direktörü

Sürdürülebilir İlişkinin Formülü

 

Sermaye piyasalarımızın bugün geldiği noktada yatırımcı ilişkileri ya da kurumsal yönetimin tanımını yapmak, piyasa profesyonelleri açısından malumun ilamından öte olmayacaktır. Ancak, kurumsal yönetim ile kurumsal yönetimin temsilcisi konumunda olan yatırımcı ilişkileri arasındaki bağın doğru anlaşılması, şirketler ve yatırımcılar için katma değer yaratılabilmesi açısından önemlidir.

Uluslararası sermayeden daha fazla fon sağlayarak faaliyetlerini genişletmek amacıyla kurumsal yönetim uygulamalarını doğru uygulayan şirketler, yatırımcılar tarafından düşük riskli olarak algılanmakta ve bunun da şirketlerin piyasa değerine olumlu yansıdığı görülmektedir. Bu tür etkin kurumsal yönetim uygulamaları olan şirketlerde Yatırımcı İlişkileri  tarafından şirketin faaliyet ve finansal performansı aktarılırken, sadece oranlar ya da rakamlarla sınıırlı kalınması, şirkete olan ilginin de sınırlı kalmasına neden olmaktadır. Söz konusu oran ve rakamların nasıl meydana geldiği, karar süreçleri, geleceğe dönük stratejiler, kurumsal politikalar, iç kontrol sistemi ve riskin nasıl yönetildiği gibi konularda da ikna edici bilgilendirmeler yapılması, geleceğin fiyatlandığı bir yatırım ortamında şirkete olan ilgiyi orta ve uzun vadeye çevirmektedir. Şirketin faaliyet ve finansal performansındaki başarısının sürdürülebilir kılınması konusunda, yatırımcılar tarafından bir çeşit teminat olarak değerlendirilen kurumsal yönetim uygulamaları hakkında yatırımcılara bilgilendirme yapılması, yatırım kararlarının uzun vadeli tercihlere ve dolayısıyla şirketin piyasa değerine katkı açısından önemlidir.

 Peki bu ilişki tek yönlü mü?

Denklemin karşı tarafına bakıldığında ise, kurumsal yönetim konusunda yatırımcı beklentilerini tespit etmek ve çözüm bulunması konusunda arayışlar içerisinde olmak, yine Yatırımcı İlişkileri tarafından üstlenilmesi gereken önemli bir sorumluluktur. Zira, ortaklık haklarının kullanımı ve genel olarak bu hakların iyileştirilmesiyle ilgili konulara duyarsız kalan şirketler, potansiyel yatırımcılarla arasına mesafe koyduğu gibi, mevcut yatırımcılarını da kaybedebilmektedir. 1990’lı yıllarda ABD’de görülen ve “yatırımcı hareketi (shareholders’activism)” olarak adlandırılan süreç, yatırımcıların şirketlerde kurumsal yönetim anlayışının benimsenmesi ve uygulanması konusunda etkili olduklarına dair önemli bir örnektir. Bu nedenle, yatırımcı beklenti ve taleplerinin dikkate alınması ve başta pay sahipleri olmak üzere, ilgili bütün taraflarla olan ilişkilerin sürekli gözden geçirilmesi bir kurum kültürü haline gelmelidir.

 Yatırımcı İlişkileri ve kurumsal yönetim arasındaki bu iki yönlü ilişkinin doğru yönetilmesi, yatırımcılarda menfaatlerinin bir çeşit teminat altına alındığı algısını oluşturacak ve hisse fiyatının yükselmesinde önemli rol oynayacaktır.

 İş Yatırım, bu karşılıklı değer yaratma sürecinde pay ve menfaat sahipleriyle olan ilişkilerini şeffaf, hesap verebilir ve adil bir şekilde yönettiğini, Kasm 2011’de henüz SPK Kurumsal Yönetim İlkeleri’nin önemli unsurları zorunlu hale getirilmeden kurumsal yönetim derecesini 10 üzerinden 8,63 alarak kamuoyuna duyurdu ve Eylül 2012’de ise söz konusu derecesini 8,87’ye yükselterek kurumsal yönetim uygulamalarını daha da iyileştirme konusundaki  kararlılığını gösterdi.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri