Hotel Ruanda…

Global piyasalarda Merkez Bankaları’nın parasal genişlemeye yönelik uyguladıkları faiz politikaları eksi mevduat oranlarının Avrupa Merkez Bankası’nın son toplantısında dile getirilmesiyle yeni bir döneme giriyor. Mario Draghi’nin açıklamalarıyla Avrupa nezdinde ülkelerin tahvil faizleri yeni dip seviyelerine ulaşırken kısa vadeli tahvillerde tekrardan eksi seviyeler ekranlarda kendilerine yer edindi.

Amerika ve Avrupa’da gösterge olarak sayılan tahvil fiyatlamalarındaki daralmalar, beş sene öncesindeki riskler nedeniyle piyasanın sırt çevirdiği ya da yüksek oran beklentileri nedeniyle borçlanmaları mümkün olmayan birçok yeni ismin birinci piyasaya çıkması açısından fırsat doğurdu. Piyasadaki seviyelere ek olarak Türkiye’nin kredi notundaki yukarı yönlü ivme, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen Türk şirket eurotahvil piyasasının da son senelerdeki canlanmadan payına düşeni almasına neden oldu. Türk bankalarının önderliğinde Arçelik, Tüpraş ve son olarak Şişecam gibi Tier-1 şirketlerinin de gerçekleştirdikleri yabancı para cinsi tahvil ihraçları yatırımcılar açısından eurotahvil piyasasını güvenilir bir yatırım alternatifi olarak öne çıkarmaya başladı.

Global piyasalardaki para fazlalığının yarattığı talebin boyutu artık birkaç sene öncesinde piyasaların riskli sayılan gelişmekte olan kredilerini aşmış ve Üçüncü Dünya ülkelerine sarkmış durumda.  Adları safari, soykırım, kıtlık gibi terimlerle bütünleşen Afrika ülkeleri de artık yabancı para cinsi borçlanmalarıyla piyasalarda boy göstermeye başladılar.  OPEC üyesi Nijerya ve Angola’nın borçlanmaları sürpriz olmamakla beraber kredi notu skalasının riskli seviyelerinde değerlendirilen Senegal, Zambiya ve son olarak Ruanda’nın isimleri de Afrika eurotahvil ligindeki yerlerini aldılar. En son Nisan ayı sonunda, daha 10 sene önce adı Afrika’daki en büyük soykırımının yaşandığı yer alan Ruanda’nın borçlanma detayları da piyasadaki likiditenin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Ruanda, 10 yıl vadeli olarak 400 milyon doları’nı Amerikan Hazine Tahvili üzerine 515 baz puan ek getiri ile piyasadan borçlanmayı başarırken, ihraca gelen talep tam tamına 3,5 milyar dolar oldu. Ruanda’nın ihracına gelen talebin boyutunu daha iyi anlayabilmek için ülkenin Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’sının yaklaşık 7 milyar dolar olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Yatırımcılar açısından eurotahvil piyasalarında artmakta olan opsiyonlar her ne kadar bir avantaj olarak gözükse de, her sepette çürük elmaların olabileceği unutulmamalı. FED’in 2013 sonunda, istihdam piyasasındaki toparlanmaya paralel olarak destek paketini geri çekmeye başlayacağının dile getirildiği bir dönemde, yatırım yapılan tahvillerde alınan vade, kredi derecesi, kupon oranı gibi faktörlerin iyice tartılması gerekmektedir.  Gösterge faizler artmaya başladığında, mevduat üzerine ek getiri için alınan eurotahvilleri, piyasa fiyatına göre oluşacak kayıpları telafi edebilmek adına vade sonuna kadar portföyünüzde taşımaya hazır mısınız kendinize bir sorun.

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Küresel büyümede yavaşlama

Geçtiğimiz haftalarda açıklanan veriler küresel büyümenin yavaşladığı görüşünü güçlendiriyor. ABD, Çin ve Avro bölgesinde açıklanan ekonomi verileri 2013 yılı gerçekleşmelerinin büyük ihtimalle IMF’nin %3,3’lük tahmininden daha kötü olacağını gösteriyor.

ABD ekonomisinde kamu desteğinin azalmasının etkileri görülmeye başlandı. Savunma sanayindeki yavaşlamanın etkisiyle İlk çeyrek GSYİH verisi %3.0 civarındaki beklentilerin gerisinde kalarak %2,5 düzeyinde gerçekleşti. Tüketici güveninin görece güçlü olmasına rağmen PMI Sanayi verileri Mart ayındaki 54.6’dan Nisan ayında 52.0’ye geriledi.

Çin ekonomisindeki yumuşak iniş devam ediyor. İlk çeyrek GSYİH verisi %8,0 civarındaki beklentilerin gerisinde kalarak %7.7 düzeyinde gerçekleşti. HSBC Sanayi PMI verisi Mart ayındaki 51,6’dan 50,5’e düştü. Çin’in yavaşlamasını dünya ekonomisi felaket habercisi olarak görmemek lazım. Hizmet sektörününün büyümesinin son üç çeyrektir hızlanmasını ve sanayinin üzerinde büyümesini Çin ekonomisindeki yeniden dengelenmenin işaretleri olarak görmek daha doğru olur.

Avro bölgesi ekonomisi kötüleşmeye devam zediyor. Mali piyasalarda yaşanan düzelmeye rağmen PMI sanayi verisi Mart ayındaki 46,8’den Nisan ayında 46,5’e, ZEW anketi 33,4’den 24,9’a geriledi. Açıklanan veriler Avrupa Merkez Bankasının Mayıs veya Haziran ayında faizleri 25bp indirmesi ihtimalini artırıyor. Faiz indiriminin Avrupa’nın sorunlarını hafifletmesini beklemek gerçekçi olmaz.

Açıklanan veriler ABD ve Çin’de büyümenin hızla yavaşladığını, Avrupa’da ise durgunluğun devam ettiğini gösteriyor. Buna rağmen piyasalar yukarı yönlü dalgalı seyrini sürdürüyor. Avro bölgesinde istikrarın sağlanması için alınan cesur kararlar ve ABD’de mali uçurum riskinin ötelenmesi küresel risk iştahını güçlü tutmaya devam ediyor.

Küresel büyümenin zayıf olmasını G4 merkez bankalarının uyguladığı genişleyici para politikalarının ve finansal baskılamanın devam etmesinin teminatı olarak gören küresel sermaye riskli varlıklara yönelmeye devam ediyor.

Büyümenin zayıf, faizlerin düşük küresel risk iştahının yüksek olduğu yeni normal konjonktür Türkiye için iyi yönetilmesi gereken bir tablo çiziyor.

Kötü haber! Büyüme cephesinde aşağı yönlü riskler artıyor. Avrupanın durgunluk ile boğuştuğu, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın sert bir şekilde yavaşladığı bir global konjonktürde Türkiye’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika’ya yönelerek ihracat cephesinde yakaladığı ivmeyi sürdürmesi zor gözüküyor.

İç talepteki canlanmanın yarattığı ithalat baskısının emtia fiyatlarındaki düşüşle kısmen dengeleneceği mevcut konjonktürde dış ticaretin büyümeye olan katkısı azalacak. 2013 yılı büyümesi ekonomi yönetiminin makro ihtiyati tedbirlerle kredi büyümesini ne kadar yavaşlattığına bağlı olarak %4’lük hedefin bir miktar altında kalacak.

İyi haber! Emtia fiyatlarındaki gerileme görece güçlü büyümeye rağmen cari açıktaki artışı sınırlayacak ve son yıllarda hedeften çok uzaklaşan manşet enflasyonun kabul edilebilir seviyelerde kalmasını kolaylaştıracak.

Büyümenin finansmanında bir sorun beklenmiyor. G4 merkez bankalarının para politikasını gevşetmeye devam etmesi ve küresel risk iştahındaki artış Türkiye gibi makul hızla büyüyen ve faiz oranları görece yüksek gelişmekte olan ülkelere para akışını hızlandıracak. Gerek Türk bankaları gerekse büyük Türk şirketlerinin yurtdışından kaynak sağlamasında bir sorun gözükmüyor.

Söz konusu konjonktür Türkiye gibi ağırlıklı olarak iç talep ve dış kaynakla büyüyen ülkeler için iyi yönetilmesi gereken bir fırsat yaratıyor. Bankaların ve şirketlerin yurtdışından kolay kaynak sağladığı bu konjonktür Türkiye’nin büyümesini daha ucuz ve daha uzun vadeli kaynakla finanse etmesini sağlayacak.

Ancak bol ve ucuz yabancı kaynak ekonominin temel dengeleri açısından önemli bir risk oluşturuyor. Cari açığın finansmanının kolaylaşması, Türkiye’nin dış borcunun ve finansal kaldıracının kontrolsüz artmasına ve Türk lirasının aşırı değer kazanmasına neden olabilir.

Durumun farkında olan Merkez Bankası bir yandan sıcak para girişini yavaşlatmak için faizleri indirirken diğer yanda munzam karşılık oranları ve rezerv opsiyon mekanizması ile ve BDDK’nın desteğiyle kredi büyümesini dizginlemeye çalışacak.

Serhat Gürleyen

Direktör | Araştırma

Euro Bölgesi

23 Nisan günü Eurostat Eurobölgesi ve ülkeler bazında borç, açık,gelir ve gider rakamlarını yayınladı. Toplamda Kamu harcamaları krizden bu yana azalırken 2011-2012 öneminde hafif artmış. Gelirlerde de hafif bir artış görüyoruz. Borçun ise hem nominal hem de GDP içindeki payı artmış görünüyor. Reinhart ve Rogoff’nun 90% benchmarkında bir excel hatası olmasının etrafında patlayan tartışma sonucunda Krugman gibi paket destekcileri daha fazlasının yapılması için argümanlarını kuvvetlendirirken  çalışmadan tek bir rakamı ayırıp geri kalanı çöpe atmanın anlamsız olduğunu söyleyenlerde  çok şükür ki var.Hatırlarsanız bu çalışma borç/GDP oranı 90%yi aştığında ekonomik büyümenin durduğunu ve enflasyonun gündeme geldiğini gösteriyordu. İstatistiklere dönersek ; bütçe açıkları ise daralmış durumda.

Ülke bazında baktığımızda bazı ülkelerin (İspanya) merkez ülkelerden daha iyi borç/gdp oranına sahip olduğunu ancak bütçe dengelerinin çok bozuk olduğunu, bazılarında ise (Italya) tam aksi bir durum olduğu görülüyor. Portekiz gibi bazı ülkelerde ise her ikisi de var. Ancak bence bu istatistiklere bakıldığında yapılması gereken EA17 geneli ile ABD ve Japonya’nın muadil verilerinin karşılaştırılması. O zaman görülecektir ki EA bu iki ülkeye göre bariz geride olmadığı gibi cari denge gibi bazı dengelerde net bir şekilde daha iyi. EA’da yaşanan sorun kendi içinde dengesizlik yaşayan bir sistem olması. Bu da bizi bir kez daha Almanya’nın uygulaması gereken stratejilere getiriyor. Ancak bu konuya tekrar girmek istemiyorum, zira Finans Bakanı bu ortamda bile ECB’nin likiditeyi kısması gerektiğini söyledi. LTRO geri dönüşleri nedeni ile büyük merkez bankaları arasında bilançosunu daraltan tek merkez bankası zaten ECB. Daralma Almanların talep ettiği gibi daha hızlı bir şekilde yaşanırsa bölgenin yeniden, henüz girmedi ise, resesyona girmesi kaçınılmaz. Bu arada son PMI verilerinin ardından ECB’nin bir faiz indirimine gitmesi beklentisi kuvvetlendi. Gerçekten de son toplantısında bunun sinyalini veren ECB Alman ekonomisinde de görülen yavaşlama ile 25 baz puanlık bir indirime gidebilir. Ancak bu pek bir işe yaramayacak. Zira sorun LTRO geri dönüşlerinde de gördüğümüz üzere sorun paranın miktarı veya fiyat değil. Bankalar küçük ve ortaboy şirketlere kredi açmak istemediği gibi sağlıklı şirketlerin de önemli bir kısmı büyüme planlarını ertelediğinden kredi talep etmiyor. Bu nedenle ECB faiz indiriminin ötesinde kredilerin garanti edilmesi gibi bazı sıradışı önlemleri de gündeme getirebilir.

 

Şant Manukyan
Müdür | Uluslararası Piyasalar

Sıradaki kurban/mağdur: Slovenya

Bankacılık sektöründeki kırılganlık sebebiyle Slovenya’nın Güney Kıbrıs’tan sonra AB yardımına başvuran ülke olacağı yönündeki beklenti gün geçtikçe kuvvetleniyor. Özellikle Güney Kıbrıs’ta banka mevduatlarının vergilendirilmesi yönteminde anlaşmaya varılmasının ardından Slovenya’nın 10 yıllık USD cinsi tahvillerinin %5‘ten %6,4 seviyelerine 5 yıllık USD CDS’lerinin ise 375bps seviyesine yükseldiğini görüyoruz. Her ne kadar Hükümet ve yeni Başbakan Alena Bratusek Slovenya’nın bankacılık sektöründeki sorunların altından kendi başına kalkabileceğini sık sık dile getirse de benzer senaryoların daha önce sırasıyla İrlanda, Yunanistan, Portekiz, İspanya ve Güney Kıbrıs’ta yaşanması yatırımcıları ikna etmek için yeterli olmuyor.

Piyasa Slovenya’nın Güney Kıbrıs’ın izinden gideceğini tahmin etse de herkes makro göstergelerde Kıbrıs ve Slovenya’nın karşılaştırılmasının yersiz olduğu noktasında hemfikir. 2012 sonu itibariyle Slovenya’nın kamu borcu/GDP oranı %53 ile %80 olan AB ortalamasının epey altında. Bütçe açığı ise GDP’nin %3,8’i seviyesinde. 1990 öncesinde Yugoslavya’nın çatısı altında yer alan Slovenya komünist dönemden en az hasarla çıkan ülke.  Yaklaşık 2 milyon nüfuslu ülke 2004 yılında AB üyesi ülkeler arasında 2007’de de Euro Birliği’nde yerini aldı.  2007 yılında %7 büyüyen ülke 2009 yılında inşaat sektöründeki krizden etkilenerek resesyona girdi.

Slovenya’nın bankacılık sektöründeki sorunlarının yüksek kaldıraç ve konut kredileri bağlantılı sorunlar yaşayan İrlanda, İspanya ve Güney Kıbrıs örneklerinden oldukça farklı olduğunu görüyoruz. 2012 sonu itibariyle bankacılık sektörü varlıkları Slovenya GDP’sinin %147’sini oluşturuyor. (Avrupa ortalamasının yarısı)  AB üyeliğinden sonra borçlanma piyasalarına kolay erişimle bankalar yüksek riskler almaya başlarken kötü yönetim de bankacılık krizine katkıda bulundu. Özelleştirilmemiş bankacılık sektörü Slovenya’nın en büyük problemi olarak öne çıkıyor. Diğer Doğu Avrupa ülkeleri zaman içerisinde bankalarını özelleştirip yabancı bankalara satarak yabancı payını arttırken Slovenya’nın bu yöntemden uzak durmayı tercih etmesi bugün karşısına en büyük engel olarak çıkıyor. IMF verisine göre 4 kamu bankasının Slovenya bankacılık piyasasındaki payı  %80, bu bankalar bankacılık sektörü varlıklarının ise %72’sine sahip. Ülkenin en büyük üç bankası Novaja Ljubljanska Bank, Nova Kreditna Bank Maribor ve Abanka Vipa son üç yılda üst üste büyük zararlar açıkladı. OECD verisine göre kötü kredilerin toplamı €7 milyara ulaştı. Yine IMF verisine göre ülkenin en büyük üç bankasında 2011’de %15,6 olan sorunlu kredilerin payı 2012 yıl sonu itibariyle %20,5’e yükseldi.

Ülkenin en büyük bankası Novaja Ljubljanska Bank’ın Slovenya’daki varlıkları ülkenin bankacılık sektörü varlıklarının üçte birini, toplam GDP’nin ise %27’sine denk geliyor. Ayrıca bankanın Bosna, Kosova, Makedonya ve Karadağ’daki bankalarda da hisseleri bulunuyor. Ekonomik açıdan zayıf bölgelerdeki bu paylar bankanın toplam riskini de arttırıyor. İkinci büyük banka Nova Kreditna Bank Maribor ise AB Bankacılık Kurumu’nın geçtiğimiz Ekim’de yaptığı sermaye yeterlilik testlerinden geçemeyen dört bankadan biri. (diğer üçü Güney Kıbrıs bankaları) Bu bakanın da %79 hissesi kamuya ait.

Slovenya’nın desteğe ihtiyaç duymadan kapandan çıkabilmesi için aslında kamu payına sahip olan büyük bankalarını en kısa sürede yeniden sermayelendirilmesi, mali sıkılaştırma politikası uygulanması ve özelleştirmelere ağırlık verilmesi gibi standard  bir IMF çözümünü uygulaması yeterli olacağı görüşünde olanlar olsa da IIF (Institute for International Finance) raporunda AB Kurtarma Mekanizması ile ihtiyati bir anlaşmanın Slovenya bonolarını  ECB birincil piyasa tahvil alımlarına uygun hale getireceği için ülke açısından faydalı olacağını belirtiyor.  IMF ise Mart sonu yayınladığı raporda finansal sıkıntı, mali konsolidasyon ve zayıf kurumsal bilançolar arasındaki döngünün ekonomik durgunluğun uzamasına sebep olduğunu ve   bu döngünün kırılarak ekonomiye müdahale edilmesi gerektiğini belirtti. IMF finans piyasalarının ve kurumsal bilançoların iyileştirilmesinin önemine de dikkat çekti. OECD’nin çözüm önerileri ise daha sert. Bankaların özelleştirilmesi, problemli bankalardan kendi ayakları üzerinde durabilecek bankaların yeniden sermayelendirilmesi diğerlerinin ise tasfiye edilmesi ve yeniden yapılandırmanın kamu maliyesindeki yükünü azaltmak için de maliyetlerin subordinated tahvil sahipleri ve alt kademeli hibrid sermaye piyasası enstrümanı sahiplerine transfer edilmesi yönünde. 

Her ne kadar çözüm belli de olsa mevcut hükümetin bir ay önce yönetime geçmesi, azınlık Hükümeti olması ve radikal kararlar almaktan çekinen bir görüntü çizmesi piyasanın Slovenya’ya karşı olan güvensizliği arttırıyor. Hükümet üç büyük bankadan ikisinin yönetimini tasfiye ederek “Bank Asset Management Company” adı altında kamuya ait bir holding kurdu. Fakat yönetimi yeniden kamu denetimindeki başka bir kurma bırakmak sorunun çözümü olarak yatırımcıları ikna etmiyor.  Bu noktada insiyatifi kimin alıp müdahale edeceği sorusu öne çıkıyor. IMF’in ülke üzerinde herhangi bir gücü bulunmazken Avrupa Birliği ve ECB’nin Hükümet’i yönlendirmesi en muhtemel seçenek olarak görülüyor. Avrupa Komisyonu İspanya ile birlikte Slovenya’ya bankacılık sektörünü güçlendirecek reformları hayata geçirmesi için Mayıs ayı sonuna kadar süre verdi.

Diğer yandan Slovenya’nın bir bail-out’a gerçekten ihtiyacı olup olmadığı da başka bir tartışma konusu. Kamuya yapılacak bir yardımdan ziyade İspanya tarzı bankacılık sektörünün kurtarılması daha muhtemel görünüyor. Fakat diğer örneklerde olduğu gibi en önemli nokta “zamanlama”. Slovenya Hükümeti’nin sorunlara müdahalede geç kalması piyasadaki endişeyi arttıracağı gibi ülkenin borçlanma maliyetlerine de olumsuz yansıyarak borçlanma piyasalarına erişimini kısıtlayacaktır. Slovenya’nın 2013 yılı için yaklaşık €3 milyar borçlanma ihtiyacı, Haziran sonunda 1 milyar EUR büyüklüğünde itfası bulunuyor. 2012 sonuna ihraç ettiği €1.6 milyarlık tahville her ne kadar borçlanma ihtiyacının bir kısmını önceden karşıladıysa da yerel bankaların durumu göz önünde bulundurulduğunda Hazine’nin kalan borçlanmanın ihtiyacının büyük kısmını uluslararası piyasalardan gerçekleştirmesi gerekiyor. 9 Nisan’da gerçekleştirilen 6 ve 10 aylık bono ihalesinde €100 milyon hedeflenirken €56 milyon borçlanabilmesi gözleri yeniden Slovenya’ya çevirdi. Daha önce İrlanda Yunanistan, Portekiz örneklerinde gördüğümüz borçlanma maliyeti %7’ye ulaşan ülkelere uluslararası borçlanma kapısının kapanması ve piyasadan kısa vadeli borçlanmayla AB yardımına (ESM) mecbur kalmaları borçlanma maliyeti %6,2’ye varan Slovenya açısından tehlike çanlarının çalmaya başladığını gösteriyor. Her ne kadar rakamlar büyük olmasa da önündeki Güney Kıbrıs örneğinin yatırımcılarda yarattığı panik borçlanma noktasında da Slovenya’nın işini zorlaştırıyor. 

Bu işten kim kârlı çıkar ve yatırımcılar ne yönde pozisyon almalı sorusunun cevabı olarak da karşımıza Almanya çıkıyor. Slovenya tahvillerine gelecek satış yatırımcıları güvenli liman olan Almanya ve Fransa tahvillerine yönlendireceği için Alman tahvillerinde pozisyon almak bu süreçten en az riskle faydalanmanın yolu olarak düşünülebilir.

Alman bankalarının Slovenya pozisyonları yüksek olmasa da (€3,1 milyar) Avrupa’nın büyük ekonomilerinden Avusturya bankalarının €12,6 milyar İtalya bankalarının ise €7,6 milyar pozisyon taşımaları Güney Kıbrıs tarzı bir çözümün Slovenya’da uygulanması ihtimalini azaltıyor. Fakat hem Almanya’nın hem de Meclis’teki diğer partilerin muhalefetiyle Slovenya için önümüzdeki dönemin zorlu olacağını söylemek hata olmaz.

Pınar Özyüksel

Uzman | Uluslararası Piyasalar

Filin Kendisi; Kuyruğu, Bacağı ya da Kulağı Değil

Finans kanallarına  izleyicilerden gelen “G. Kıbrıs neden bu kadar önemli, ufak ekonomi” sorusu euro krizinin geçen bu kadar zamandan sonra hala net anlaşılmadığını gösteriyor. Hiç fil görmemiş gözü bağlı bir grubun fili kuyruğu, kulağı, dişlerine göre tanımlaması gibi bu krizi de Yunanistan, Ispanya,G.Kıbrıs özelinde tanımlamaya kalkarsak büyük bir hata yapmış oluruz. Filin kendisi kriz. Bir kaç örnekle krizin niteliği ve nedenlerini tekrar paylaşmak istiyorum.

1- 2009-2010 döneminde mail listte olanlar FDIC ve DIF (ABD tasarruf sigorta fonu) çeyrek raporlarını yakından takip ettiğimi ve paylaştığımı hatırlar. Kriz sırasında DIF’te hiç para kalmamış ve örneğin Bloombergde 23 eylül 2010 ”

FDIC Is Broke, Taxpayers at Risk, Bair Muses” tarzından haberler çıkmıştı. Panik yaşandı mı? Kimsenin parası ödenmemezlik edildi mi? Hayır. Neden ? Çünkü herkes biliyor ki bu sadece bir muhasebe kaydı ve ABD Hazinesi istediği anda FDIC’ye kredi açar. Daha yalın söylersek FED para basıp DIF’e onlar da mudilere verebilir.

Peki tasarruf sigortası olmasına rağmen G. Kıbrısta veya herhangi bir EB ülkesinde bu neden yapılamıyor? Çünkü para basacak bir MB ve ortak bir Hazine olmadığından G. Kıbrıs diğer ülkelerden fonlama bulmak zorunda  Yani ortak bir tasarruf sigorta fonu olmadığı sürece bu sorun herhangi bir EB ülkesi başkanlık sisteminde ortaya çıkabilir.NY’da batan bir banka için NY değil DIF müdahale ediyor.

2- ABD-Japonya-Ingiltere, hepsi krize girmiş, biri konut balonundan muzdarip, diğeri aşırı borçlu, diğerinin ekonomisi hızla daralıyor notu düşürülüyor. Ancak hepsinin ortak bir noktası var; kendi para birimlerinden borçlanıyorlar ve kriz/resesyon süresince devlet tahvilleri değer kazandı. Ispanya ve Italya vb de neden tam aksi oldu? Çünkü kamuyu fonlayacak bir merkez bankası yok.

3- ABD’de her eyalet denk bütçe sağlamak zorundadır. Ve başarısız olursa batar, daha önce de default ornekleri gördük. Ancak 2009’da Eyaletler bütçelerini denkleştirmek için tasarrufa giderken Federal bütçede harcama paketleri, vergi indirimleri vb stimuluslarla genel ekonomiye destek verildi. Oysa Ispanya kemer sıkma politikası uygularken “federal EB bütçesi” extra harçama yaparak destek vermiyor .(bu nedenle krizin bitmesi Almanya’nın cari ekonomik politikasını değiştirmesine bağlı, başka yolu yok)

4- 13-3 maddesi uygulandığında bile piyasa operasyonlarını California veya NY eyalet bonolarını kullanarak değil Federal bonoları alıp satarak uyguladı. Şu anda da FED rezerv yaratmak için ABD tahvili alıp satıyor. Bu uygulamanın temelini bağımsızlık savaşı sonrasında eyalet borçlarını merkezileştiren A. Hamilton    atmıştır (politik nedenleri de var, mektuplarından okuyabilirsiniz). EB’de ise ECB rezerv yaratırken Yunan tahvillerini de, Alman tahvillerini de kullanıyor. Getiriler converge ederken ABD uygulamasına geçilerek ortak bir Eurobond çıkartılmadığından bugün ECB OTM gibi cambazlıklar peşinde koşuyor.

5- Çin 2002-3’te bankacılık sistemini bir anda yeniden sermayelendirdi. EB’de ise bu doğrudan yapılamadığından dolayı dolaylı yapılması ve kimin borç hanesine yazılacağı tartışılıyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz (vergilerin kime ödendiğinden daha klasik örnekler olan işgüçü mobilitesi vsye kadar). Ancak gördüğünüz gibi sorun ülkelerde değil dizaynın kendisinde.

Şant Manukyan
Müdür | Uluslararası Piyasalar

Foreks’te bir senenin ardından…

Türkiye’de kaldıraçlı alım satım lisansına sahip yerleşik aracı kurumların 2011 yılında mevzuatta yapılan değişiklikler ardından yatırımcılarına sundukları kaldıraçlı işlemlerde bir seneyi aşmış bulunmaktayız.  2012 yıl sonu itibariyle piyasa yapıcısı lisansına sahip aracı kurum sayısı 22 ulaştı. Mart ayı sonunda açıklanması beklenen 2012 yılı hacim rakamları öncesinde, en son dokuzuncu ayda açıklanan rakamlara göre aracı kurumların işlem hacmi yaklaşık 1,7 trilyon TL’ye ulaşırken, İş Yatırım diğer piyasalarda olduğu gibi kaldıraçlı işlemler piyasasında da hacim sıralamasında ilk sırada yer aldı. (Açıklanan işlem hacmine yatırımcı işlemleri için yapılan hedge işlemlerini de kapsamaktadır) Artan lisans sahibi aracı kurum sayısına paralel olarak medyada yer alan reklamlar sayesinde, kaldıraçlı işlemlerin piyasa bilinilirliği artarken Takasbank’taki hesap sayısının da yıl boyunca arttığı gözlemlendi. Regülasyon öncesi kaldıraçlı işlemlerde tecrübesi olan yatırımcılar en iyi alım/satım spreadini, servis kalitesi ve güvenilirlikle birlikte sunan aracı kurumları değerlendirme fırsatı buldular.

Peki yurtdışı piyasalarda, herhangi bir regülasyona bağlı olmayan kurumlarda kaldıraç oranları 1:500’e ulaşırken, kaldıraç oranı yurtiçi kurumların sınırlandığı 1:100 ile kalmalı mıdır ya da FX piyasasının regüle edildiği Amerika ve Japonya gibi ülkelerde olduğu gibi daha düşük seviyelere mi çekilmelidir? Türkiye’de yatırımcının kendi seçimine bağlı olarak maksimumda kullanabildiği 1:100 kaldıraç oranı, Amerika’da majör paritelerde 1:50 (diğer paritelerde 1:20), Japonya’da ise 1:25 ile sınırlıdır.  Yurtiçi aracı kurumlarda yatırımcılar kaldıraç oranını belirlemekte serbest olmakla beraber, çoğunlukla tercih edilen kaldıraç oranı 1:100’dür.

Yurtdışı organize piyasalara Türkiye’deki aracı kurumlar vasıtasıyla ulaşıp işlem yapabilen yatırımcılar, kaldıraçlı işlem platformları olmadığı takdirde hangi yatırım araçlarını kullanabilirler? Örneğin, organize bir borsa olan CME’de işlem gören Foreks’e dayalı vadeli kontratlardan EUR/USD’da yatırımcı $2.475 teminat ile $162.462’lık pozisyon büyüklüğünde, ya da başka bir deyişle EUR/USD’da yaklaşık 1:67 kaldıraçla işlem yapabilmektedir. Benzer şekilde yine CME’de işlem gören İngiliz Sterlini’nde 1:70, Japon Yeni’nde ise 1:46 kaldıraç ile işlem yapılabilme olanağı bulunmaktadır. Yukardaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların kaldıraca olan erişimi organize piyasalar yoluyla da mümkündür.  Bu nedenle 1:100 kaldıracı, yatırımcının seçtiği organize olmayan bir piyasada işlem yapabilmenin risk-primi olarak kabul etmek gerekecektir.

Organize piyasa ile kaldıraçlı işlem piyasası arasındaki öne çıkan farklardan birisi, yukarıdaki örneklerden görülebileceği gibi yatırımcıların işlem yapabilmesi için gereken teminat tutarıdır.  Vadeli kontratlardaki başlangıç teminatı tutarı, kaldıraçlı işlem yapan aracı kurumlarda hesap açılması için gerekli minimum bakiyelerin kat kat üzerindedir. Bu nedenle, henüz regülasyon açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde alınması gereken önlemlerden biri olarak piyasadaki ‘minimum hesap açılış limitlerinin’ yukarıya çekilmesi öne çıkmaktadır. Bu şekilde en azından kaldıraç’ın cazibesinde kaldıraçlı işlemlerin kumar olarak görülmesinin önüne geçilebilir, gün içi hareketlerde anaparasını kaybedenlerin etkisinde yeni gelişen bu piyasanın kötü bir nam salması engellenebilir.

Yatırımcı nezdinde alınacak önlemlere ek olarak, aracı kurumların da sermaye yapıları dikkatle incelenmeli, aracı kurumların Takasbank yükümlülüklerini tamamlayıp tamamlamadıkları yakından takip edilmelidir. Buna ek olarak önceki blog yazımda belirttiğim gibi, aracı kurumların yatırımcı işlemleri için arka planda seçtikleri hedge yöntemleri doğrultusunda aldıkları piyasa riski sermayelerinin kat kat üzerine çıkabileceğinden risk kriterleri yakından takip edilmelidir.  Kurumların sermaye yapılarına oranla yatırımcıya karşı alabilecekleri risklere karşı sınırlamalar getirmek, piyasanın sağlıklı bir şekilde çalışması ve yatırımcıların muhtemel kayıplardan korunması açısından önem taşımaktadır.

Türkiye açısından yeni bir piyasa olan kaldıraçlı işlemlerde, kaldıraç oranını aşağı çekerek Japonya örneğinde olduğu gibi işlem hacimlerini dolayısıyla yatırımcı ilgisini azaltmak yerine, yukarıda kısaca değindiğim hesap açılış seviyeleri, kurumlar bazında açık pozisyon limitleri gibi hızlıca uygulanıp piyasaya olan güveni tazeleyebilecek önlemler ilk etapta daha etkili olacaktır.  Bu şekilde bölgesel finans merkezi hedefimiz doğrultusunda, hem yatırımcılar hem de aracı kurumlar açısından kaldıraçlı işlemlerin cazibesinin ve güvenilirliğinin korunmasıyla piyasanın temelleri sağlamlaştırılmış olacaktır. 

Cüneyt Akdemir

Müdür Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar

A’dan B’ye Foreks’te Hedge Yöntemleri

Piyasada sayıları her geçen gün artmakta olan kaldıraçlı alım/satım lisansına sahip aracı kurumların hepsinde, yatırımcı olarak EUR/USD paritesinde işlem yapabilme imkanınız bulunmaktadır.  Peki, kurumların yatırımcılarına sundukları spreadlerdeki farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Ya da işlem yaptığınız aracı kurumlar arka planda yatırımcı işlemlerinden doğan risklerini ne şekilde hedge etmektedirler?Hiç merak ettiniz mi?

FX piyasalarında hedge metodları olarak A ya da B-book denilen yöntemler uygulanmaktadır.   A-book modeli aracı kurumun tamamıyla acentelik yaparak, yatırımcıların işlemlerinin aracı kurumun likidite almakta olduğu kurumlar ile birebir hedge etmesidir. Bu modelde aracı kurum üzerinde pozisyon taşımadığı için piyasada doğabilecek fiyat hareketlerinden etkilenmediği gibi aracı kurumun üzerindeki risk minimize edilmektedir.  Yurt dışı foreks piyasalarında işlem yapan birçok aracı kurumun son zamanlarda yöneldiği metod budur.

B-book modelinde ise, yatırımcı işlemleri karşılığında aracı kurumun yatırımcıya karşı pozisyon almasıdır.  Örnek olması açısından, yatırımcının 1 lot uzun pozisyon açtığı EUR/USD’a karşılık aracı kurumun 1 lot kısa EUR/USD’da pozisyon almasıdır.  Yani, yatırımcının işlem karı aracı kurumun işlemdeki zararına; yatırımcının işlemden elde edeceği zarar aracı kurumun işlemdeki karına eşit olacaktır.  Yatırımcıya karşı pozisyon alan kurumların yatırımcı işlemlerini hedge etmemesinden dolayı işlem maliyeti sıfır olacağı için sabit spread ya da dar spread teklifleri olacaktır.  Ayrıca, Spot EUR/USD paritesi Dünya’da herhangi bir borsada işlem görmediği için, her aracı kurumdaki fiyatlar farklılık gösterebilecektir. Yukarıda B-Book yapan aracı kurumlardaki kısaca açıkladığım kar/zarar ilişkisini hatırlayarak yatırımcıya karşı pozisyon alan aracı kurumdaki fiyatların yatırımcıların stop seviyelerine ulaşma olasılığının tahminini sizlere bırakıyorum.

Diğer yandan her A-book modeli uygulayan aracı kurum aynı mıdır sorusunun cevabı da hayır olacaktır. Bu sorunun cevabında öne çıkacak olan, aracı kurumun sermaye yapısı ve likidite sağlamakta olan kurumlar ile arasında olan işlem limitleridir.  Çünkü, bildiğiniz gibi Türkiye’de yatırımcı teminatları Takasbank’ta saklandığı için, aracı kurum hedge işlemleri için doğabilecek teminat yükümlülüklerini kendi kaynaklarından fonlamak zorundadır.  Geçtiğimiz senelerde piyasalarda yaşanan likidite krizi nedeniyle kurumların işlem limiti almaları eskisi kadar kolay olmadığından, bazı aracı kurumlar yatırımcı işlemlerini birebir olarak hedge etmek için tek bir yurt dışı foreks brokerının likiditesinin kullanmaktadır. Likidite alınan foreks broker şirketinin içyapısındaki A ya da B-book yapısı net olmadığı için, aracı kurum dolaylı olarak B-book likiditesi kullanmaktadır. Ancak, yurtdışı piyasalarda foreks dışında diğer yatırım araçlarında işlem geçmişi olup, bankalar ile işlem limitleri bulunan aracı kurumların sunduğu acentelik modeli tamamıyla temiz A-book yapısıdır.

Türkiye’deki lisanslı aracı kurumlar arasında, kimin hangi yolu seçtiği açıkça belirtilmemektedir. Ancak, ilgilenen yatırımcılar her üç ayda bir Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği’ne rapor edilen ve TSPAKB’in internet sitesinde yayınlanan Kaldıraçlı Alım-Satım İşlem Hacimlerini ve Kaldıraçlı İşlemler Aracılık Komisyon rakamlarını karşılaştırılarak aracı kurumların hedge yöntemleri konusunda tahminde bulunabilirler.

Cüneyt Akdemir

Müdür Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar      

Sensiz olmaz…

Geçtiğimiz hafta gerek dünya borsalarında, gerekse İMKB’de sert satışlar görüldü. Açıklanan verilerde satışı gerektirecek özel bir kötüleşme yok. Piyasalardaki satış dalgası temel dengelerdeki bozulmadan çok merkez bankalarının genişleyici para politikasını sürdüremeyeceği korkusundan kaynaklandı.

Ekonomi cephesinde kayda değer bir gelişme yok. Avrupa’da durgunluk öngörülere uygun bir şekilde devam ediyor. Amerikan ekonomisinde yavaş ama istikrarlı bir iyileşme var. Çin’de sert iniş tehlikesi büyük ölçüde ortadan kalktı. Türkiye dünya ekonomisindeki yavaşlamaya rağmen makul bir hızla büyümeyi sürdürüyor.

Geçen haftanın kötü sürprizi ABD Merkez Bankası’ndan geldi. Çarşamba günü yayınlanan FED tutanakları, bazı üyelerin ayda 85 milyar dolara ulaşan varlık alımlarının faydası konusunda şüpheli olduklarını ve FED’in açık uçlu bilanço genişlemesinin tahmin edildiğinden daha çabuk sona erebileceğini gösterdi.

2012’nin eylül ayında başlayan QE3 programında FED yetkilileri, ilave parasal genişlemeyi istihdam piyasasındaki kalıcı iyileşmeye bağlamıştı. Geçen hafta yayınlanan toplantı tutanaklarında, FED yetkililerinin yapılan risk fayda analizi sonunda emek piyasasında tam bir toparlanma sağlanmadan QE3 programına son verilebileceğini tartıştıkları görüldü.

FED toplantı tutanakları piyasalarda parça etkili bomba etkisi yaptı. ABD doları değer kazanırken Wall Street’den Avrupa ve Asya borsalarına yayılan genel bir satış dalgası görüldü. Avrupa PMI verilerinin beklenenden biraz  daha kötü gelmesi piyasalardaki satış dalgasının daha da sertleşmesine neden oldu.

Küresel risk iştahına duyarlı olan Türkiye piyasalarındaki satış dalgası gelişmekte olan ülkeler geneline göre daha sert oldu. FED’in parasal genişlemeyi sona erdirebileceği endişesiyle, MSCI Türkiye endeksi sene başından beri getirisinin tamamını geri vererek eksiye geçti.

Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında, Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri indirmeye devam ederken, TL ve yabancı para yükümlülükler üzerindeki zorunlu karşılıkları artırması, Türkiye piyasalarındaki satışların daha sert olmasına neden olan bir diğer nedendi.

Küresel risk iştahının bozulmaya başladığı bir ortamda Türkiye’de faizlerin düşürülmeye devam edilmesi, Türk lirasının dolar avro sepetine karşı yeniden 2,08 seviyesini test etmesine ve İMKB’nin sene başından beri gördüğü en düşük seviyelere gerilemesine neden oldu.

Piyasalardaki satış dalgası olası bir depremin öncesindeki erken uyarı mı, yoksa geçici bir şok mu? Bu sorunun cevabı FED’in önümüzdeki aylarda yapacağı açıklamalarla belirlenecek. Merkez bankalarının bağımsızlığına inanan piyasa oyuncuları FED’in para politikasını beklenenden erken sıkılaştırabileceği endişesiyle satışlarını sürdürebilir.

Bizim tahminimiz gelişmiş ülke merkez bankalarının geri dönüşü çok zor bir yola girdikleri yönünde. Yüksek borç ve zayıf istihdam kısa ve orta vadede para politikasında bir sıkılaşmaya gidilmesini imkansız kılıyor. Kamu borçlarının sürdürülebilirliğinin sorgulandığı bir ortamda merkez bankalarının parasal genişlemeyi kısa vadede sona erdirme riskinin olduğuna inanmıyoruz.

Türkiye cephesinde ise Merkez Bankası’nın biraz bekleyerek attığı adımların sonucunu görmesinin daha doğru olacağına inanıyoruz. Küresel risk iştahının çok da sağlam olmadığı mevcut konjonktürde, faiz oranlarının daha fazla indirilmesi Türk lirasındaki kayıpların artmasına ve enflasyonun hedeflenen %5 seviyesinin çok üzerine %7 civarına çıkmasına neden olabilir. Ekonomideki dışsal dengelemenin başarılı bir şekilde sürdüğü mevcut konjonktürde aceleci adımlar atmanın faydasına inanmıyoruz.

Piyasalarda ilgili görüşlerimizde bir değişiklik yok. Türk lirasının 2013 yılında Merkez Bankası’nın politikalarına rağmen değer kazanacağına inanıyoruz. Sabit faizli tahvillerden uzak durulması görüşümüzü tekrarlıyoruz. Dalga boyunun artmasına rağmen İMKB’nin ve özel sektör tahvillerinin  cazip fırsatlar sunmaya devam ettiğine inanıyoruz.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

Piyasalara yeni yıl hediyesi

Küresel piyasalar ABD’de mali uçurum riskinin ötelenmesi, beklentilerden iyi gelen Çin PMI verileri ve Euro Bölgesi’nde ekonomik aktivitedeki daralmanın sonuna yaklaşıldığına işaret eden göstergelerin desteğiyle 2013 yılına yükselerek başladı.

Cumhuriyetçiler ve Demokratlar yeni yılın ilk saatlerinde yapılan bir oylama ile ABD’nin mali uçuruma düşmesini engelleyen tasarıyı onayladı. Başkan Obama tarafından imzalandıktan sonra yürürlüğe girecek tasarı sayesinde harcamalarda yapılacak kesintilerin devreye girmesi iki ay ertelenirken yıllık geliri 400,000 doların altında olan bireylerde vergi indirimlerine devam edilmesine karar verildi.

Son dakikada varılan anlaşma, şubat ortasında karşımıza çıkacak borçlanma limiti ve mart başında devreye girecek harcama kesintileri öncesinde müzakere yapmak için taraflara zaman kazandırdı. Ancak daha önemlisi Cumhuriyetçiler ve Demokratların olası bir felaket senaryosunu engellemek için anlaşabildiklerini gördük.

Avrupa ve Orta Doğu’dan gelen şoklara ve ABD’de mali uçurum endişelerine rağmen küresel büyümenin devam etmesi piyasaların yeni yıla yüksek moralle başlamasını sağlayan diğer bir gelişmeydi.

Aralık ayı verileri (ISM sanayi 50.7, tarım dışı istihdam artışı 155,000) mali uçurum endişeleriyle yavaşlamasına rağmen ABD ekonomisinin düşük hızla büyümeye devam ettiğini gösterdi. Gelişmiş ekonomiler arasında en kötü performans gösteren ülke olan Japonya’da (PMI sanayi 45,0) bile geleceğe yönelik beklentilerde bir iyileşme görülüyor.

Beklentilerin altında gelen PMI sanayi verileri (46.1) Avrupa’nın yüksek borç, rekor işsizlik ve durgunluk sarmalından çıkmasının uzun süreceğini gösteriyor. Ancak Merkez Bankası’nın yaptığı atak sonrasında Avro bölgesinde durgunluğu derinleştirecek yeni bir kriz çıkma ihtimali oldukça azaldı.

Avrupa borç krizi konusunda risk algısı iyileşmeye devam ediyor. Bütçe açığı hedeflerin üzerinde gelen Yunanistan için ek destek sağlanması, vadelerin uzatılması ve borç faizlerinde indirime gidilmesi risk algısını iyileştirerek İtalya ve İspanya’nın borçlanma maliyetlerinin Aralık 2010 sonrasında gördüğü en düşük seviye olan %4-%5 bandına gerilemesini sağladı.

ABD ve Avrupa ekonomilerindeki yavaşlamaya rağmen gelişmekte olan ülkeler görece güçlü seyrini sürdürüyor. Ancak gelişmekte olan ülkeler arasındaki ayrışmanın belirginleştiği görülüyor. Aralık ayı PMI rakamları Çin, Hindistan, Kore ve Türkiye’de büyümenin hızlanmaya başladığını, Rusya, Macaristan, Çekoslovakya ve Brezilya’da ise büyümenin hız kestiğini gösteriyor.

Söz konusu gelişmeler küresel büyümenin güçlü olduğu eski güzel günlere geri döneceğimiz anlamına gelmiyor. Ancak 2013 yılında büyümenin dünyada ve Türkiye’de 2012 yılına göre daha iyi olacağına inanmanız için yeterli gerekçemiz var.

Serhat Gürleyen, CFA

Araştırma Direktörü

Sürdürülebilir İlişkinin Formülü

 

Sermaye piyasalarımızın bugün geldiği noktada yatırımcı ilişkileri ya da kurumsal yönetimin tanımını yapmak, piyasa profesyonelleri açısından malumun ilamından öte olmayacaktır. Ancak, kurumsal yönetim ile kurumsal yönetimin temsilcisi konumunda olan yatırımcı ilişkileri arasındaki bağın doğru anlaşılması, şirketler ve yatırımcılar için katma değer yaratılabilmesi açısından önemlidir.

Uluslararası sermayeden daha fazla fon sağlayarak faaliyetlerini genişletmek amacıyla kurumsal yönetim uygulamalarını doğru uygulayan şirketler, yatırımcılar tarafından düşük riskli olarak algılanmakta ve bunun da şirketlerin piyasa değerine olumlu yansıdığı görülmektedir. Bu tür etkin kurumsal yönetim uygulamaları olan şirketlerde Yatırımcı İlişkileri  tarafından şirketin faaliyet ve finansal performansı aktarılırken, sadece oranlar ya da rakamlarla sınıırlı kalınması, şirkete olan ilginin de sınırlı kalmasına neden olmaktadır. Söz konusu oran ve rakamların nasıl meydana geldiği, karar süreçleri, geleceğe dönük stratejiler, kurumsal politikalar, iç kontrol sistemi ve riskin nasıl yönetildiği gibi konularda da ikna edici bilgilendirmeler yapılması, geleceğin fiyatlandığı bir yatırım ortamında şirkete olan ilgiyi orta ve uzun vadeye çevirmektedir. Şirketin faaliyet ve finansal performansındaki başarısının sürdürülebilir kılınması konusunda, yatırımcılar tarafından bir çeşit teminat olarak değerlendirilen kurumsal yönetim uygulamaları hakkında yatırımcılara bilgilendirme yapılması, yatırım kararlarının uzun vadeli tercihlere ve dolayısıyla şirketin piyasa değerine katkı açısından önemlidir.

 Peki bu ilişki tek yönlü mü?

Denklemin karşı tarafına bakıldığında ise, kurumsal yönetim konusunda yatırımcı beklentilerini tespit etmek ve çözüm bulunması konusunda arayışlar içerisinde olmak, yine Yatırımcı İlişkileri tarafından üstlenilmesi gereken önemli bir sorumluluktur. Zira, ortaklık haklarının kullanımı ve genel olarak bu hakların iyileştirilmesiyle ilgili konulara duyarsız kalan şirketler, potansiyel yatırımcılarla arasına mesafe koyduğu gibi, mevcut yatırımcılarını da kaybedebilmektedir. 1990’lı yıllarda ABD’de görülen ve “yatırımcı hareketi (shareholders’activism)” olarak adlandırılan süreç, yatırımcıların şirketlerde kurumsal yönetim anlayışının benimsenmesi ve uygulanması konusunda etkili olduklarına dair önemli bir örnektir. Bu nedenle, yatırımcı beklenti ve taleplerinin dikkate alınması ve başta pay sahipleri olmak üzere, ilgili bütün taraflarla olan ilişkilerin sürekli gözden geçirilmesi bir kurum kültürü haline gelmelidir.

 Yatırımcı İlişkileri ve kurumsal yönetim arasındaki bu iki yönlü ilişkinin doğru yönetilmesi, yatırımcılarda menfaatlerinin bir çeşit teminat altına alındığı algısını oluşturacak ve hisse fiyatının yükselmesinde önemli rol oynayacaktır.

 İş Yatırım, bu karşılıklı değer yaratma sürecinde pay ve menfaat sahipleriyle olan ilişkilerini şeffaf, hesap verebilir ve adil bir şekilde yönettiğini, Kasm 2011’de henüz SPK Kurumsal Yönetim İlkeleri’nin önemli unsurları zorunlu hale getirilmeden kurumsal yönetim derecesini 10 üzerinden 8,63 alarak kamuoyuna duyurdu ve Eylül 2012’de ise söz konusu derecesini 8,87’ye yükselterek kurumsal yönetim uygulamalarını daha da iyileştirme konusundaki  kararlılığını gösterdi.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri