Dünyada Dört Tip Ülke Vardır

Dünyada 4 tip ülke vardır, gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, Japonya ve Arjantin

Simon Kuznets’in bu sözü bugün Çin’in de eklenmesi durumunda halen geçerlidir. Ama bugün konumuz Arjantin. 20YY başında dünyada Arjantin’den daha zengin sadece 7 ülke vardı. İngiltere, Belçika, İsviçre , ABD bunların 4. O tarihlerde kişi başında gelir İtalya’nın 50%  fazlası komşusu Brezilya’nın 5 katı, Japonya’nın da 1.8 katıydı. Neden oldu nasıl bu hale geldi belki başka bir yazı konusu.

Şimdi önceki haftalarda işlediğim default konusuna geri dönmek istiyorum. Son günlerde biraz daha popülerlik kazandı bu konu ancak çok eksik olarak tartışılıyor. Konu Arjantinden çok daha büyük.

Default konusunda öncelikle şunu belirtmek gerek. Arjantin en rahat olduğu dönemde bile ABD tahvillerine oranla 300 baz puan daha yüksek seviyeden borçlanıyordu. Yani piyasa olası bir Default riskinden haberdardı ve bu risk için fazladan faiz almak yolu ile riski taşımayı kabul etmişti.Dolayısı ile Arjantin bono taşıyanlara karşı default sonrası aşırı sempati duymamızı gerektirecek bir durum yok.

Gelelim konunun özüne. “PARI PASSU“. Kriz tamamen bu iki kelimenin nasıl yorumlandığı ve sonuçları üzerinde gelişiyor. Devam etmeden ABD’nin rolünü hemen açıklamak istiyorum. Nasıl ki Yunanistan default edince Yunan kanunlarına göre ihrac edilmiş bono sahipleri Londra ve Isviçre’de ihrac edilenlere oranla daha zayıf konumda kaldılar Arjantin de uzun süre kendi kanunları ile bono ihrac etti, ancak bir süre sonra defaultlar neticesinde yeniden borçlanmak için NY mahkemelerini olası sorunlarda sorumlu kabul etmek durumunda kaldı.

Pari passu aslında standart bir uygulama (boilerplate, bu kelimeye aşağıda tekrar döneceğim). Buna göre bir default durumunda herkes eşittir ve hak sırasına göre ödeme yapılır, kimseye öncelik tanınamaz. Bu deyimin hukuki olarak 2 yorumu var , dar ve geniş kapsamlı. Dar kapsama göre pari passu ancak ihraccı yasal veya zorunlu bir durum yaratarak bono sahibini diğer borçların gerisine düşürürse bozulmuş olur. Geniş yoruma göre ise default durumunda olan bir ülke pari passu kapsamı içinde olmadığı taktirde diğer borçlarını da ödeyemez.

Standart anlaşmalar her zaman dar kapsam düşünülerek yapılır. Zira çok az ülke dereyi geçerken at değiştirir. “Geniş” kapsam “standart”  yorum olduğu taktirde ise piyasaların işleyişi bozulabilir korkusu vardır. Örneğin hatırlarsanız ECB ne olursa oldun bizim elimizdeki Yunan tahvilleri restructure edilmeyecek demişti. Edilmesi edilmemesinin yaratacağı eşitsizlikten daha büyük sorun yaratabilirdi. ABD mahkemesinin verdiği karar geniş çapta bir EM krizine falan neden olmayacak ama bono piyasalarında default sonrası gelişmeleri kökten değiştirme potansiyeli var. Asıl tartışılması gereken bu.

Şu anda “eski bono” olarak adlandırılan 1994 tarihli (Fiscal Agency Agreement uyarınca çıkan) bonoları Arjantin 2005 ve 2010 yıllarında swaplayarak (eskinin 25%-29%u) ödemeyi kabul etmiş durumda. Yatırımcıların yaklaşık 91%si bunu kabul ederken bir kaç hedge fon kabul etmedi. 2005 yılında tüm yatırımcıları swapı kabule zorlamak için  Arjantin Lock kanunu olarak bilinen bir yasa geçirerek eski bonolara ödeme yapılmasını engelledi.Şayet bu eski bonolara ödeme yapılsa yem yeni swapların önünde olmaları hem de çok ucuza almalarında rağmen 100%den ödenmeleri söz konusu olacaktı.

ABD mahkemeleri Lock kanununun Pari Passu maddesine aykırı olduğuna hükmetti. “[t]he Securities will constitute … direct, unconditional, unsecured and unsubordinated obligations of the Republic and shall at all time rank pari passu without any preference among themselves. The payment obligations of the Republic under the Securities shall at all times rank at least equally with all its other present and future unsecured and unsubordinated

External Indebtedness(yabancı para cinsinden bono) ” Yani bir bono ihracında tüm bonolar eşittir ve söz konusu bu bonolar yabacı para cinsinden ihraçlarla da eşittir. Mahkeme bu maddeyi Arjantin eski bonoları tam olarak ödemeden yeni bonoları ödeyemez olarak değerlendirdi (bu iki cümle aynı değildir aynı olsa gereksiz yere 2 kez yazılmış olurdu dikkatli okursanız bizim dediğimiz gibidir dedi) . Arjantin ise tüm bono sahipleri değil sadece her ihraç içinde bulunan sınıflar kendi içlerinde eşittir olarak yorumluyor Pari Passu maddesini. Hukukcular 2 konuyu tartışıyor:

1-Arjantin pari passuyu ihlal etti mi?

2-Etti ise bunun cezası tam ödeme midir?  Lock kanunu nedeni ile Pari Passu’nun ihlal edildiğinde herkes hem fikir gibi. Ama bunun karşılığı full ödeme midir? Asıl tartışma bu.

Şayet ratable payment ve pari passu maddeleri NY mahkemesi tarafından yorumlandığı gibi yorumlanacaksa bildiğimiz anlamda yeniden yapılandırmanın sonuna gelmiş olabiliriz. Zira bu yorum uygulanacaksa hiç bir yatırımcı yeniden yapılandırmaya girmek veya hair cut kabul etmek istemeyecektir.Şayet Pari Passu standart (boilerplate) bir uygulama ise bu sermaye piyasalarının sorunsuz çalışması için koyulmuş demektir. Yani çeşitli yorumlara açık değildir. ABD Mahkemesinin kararı bu açıdan da eleştiriliyor. Paranın tahsil edilmesi için ABD ne kadar ileri gidebilir. Örneğin Arjantin’in FX rezervleri ile borçları hukuken tamamen ayrı konseptler ama bu da değişebilecek mi?

Sonuç olarak:

Arjantin 1-borçu öder 2-fonlarla anlaşmaya gider 3- default eder (çünkü mahkeme orneğin BNY’ye diğer bono sahiplerine itfa gelse bile ödeme yapılmamasını emretti) . Son opsyon seçilirse ülke uzun süre yeniden piyasaların dışına itilir, kurlar zıplar, büyüme durur ve sosyal düzen bozulur. Bu gelişmeler geniş çaplı bir gelişmekte olan ülkeler krizi yaratmaz ancak biriken sorunlara büyükçe bir damla daha eklenmiş olur. Hukuken ise devletler  yeni sulara açılmış durumda. ABD’nin Foreign Sovereign Immunities Act yasasından tutun da standart Pari Passu uygulamalarına kadar her şey değişiyor.

 

Şant Manukyan
Müdür | Uluslararası Piyasalar Hisse Senetleri ve Türev

Son Perde…

2006 yılının Şubat ayında başlayan serüven önümüzdeki senenin Ocak ayında sona erecek.  Halefi olduğu Alan Greenspan’in döneminde patlayan internet balonuna karşı uygulanan mali politikanın ve finans kurumlarındaki çalışanların açgözlülüğü sonucunda konut finansmanı üzerine türeyen finansal enstrümanların arasında zor bir dönemin başkanıydı Ben Shalom Bernanke. Soğukkanlılığı, FED’in manevra alanını yaratıcı hamlelerle genişletip Global likidite krizinin Amerikan ekonomisi üzerindeki baskısını başarılı bir şekilde ortadan kaldırarak %3’e yaklaşan büyüme oranlarını konuşmamıza olanak sağladı.

8 senelik döneminde Başkan olduğu FED’in bilançosunun büyüklüğünü yaklaşık %400 arttırıp konut finansmanına konu olan yapılandırılmış tahvillerin Lehman Brothers gibi bir kurumun sonunu getirmesiyle Global piyasaları kasıp kavuran likidite krizinden diğer gelişmiş ülkelere oranla daha hızlı çıkmayı başardı.  Ve artık FED Başkanı olarak son aylarını geçirdiği bu dönemde çıkış takvimini masaya koymasıyla Global piyasalar açısından son perde açılmaya başladı.

Geçtiğimiz senelerde Merkez Bankaları’nın pompaladıkları likiditenin şımartıp risk algısının neredeyse yok olduğu finansal piyasalar, FED’in Eylül ayında tahvil alım programının miktarını düşürmesi ve 2014’ün ortalarında tamamen sonlandırması ihtimalinin geçtiğimiz Mayıs ayında iyiden iyiye kendisine yer edinmesiyle realite ile karşı karşıya kaldılar. Mayıs ayında yayınladığım blog yazımda konu aldığım Ruanda’nın, senelik yüzde 6,825 getiri ile ihraç ettiği eurotahvilin piyasa fiyatına oranla güncel zararı %11’in üzerine çıkmış durumda. Bu uç bir örnek olsa da para bolluğunun adresi olan gelişmekte olan ülke ekonomilerinde Amerikan Hazine tahvillerindeki harekete paralel olarak ciddi bir çalkantı yaşanmaktadır.

Sene başından bu yana fon hareketleri incelendiğinde, kriz zamanı gelişmiş ülkelerden çıkan yatırımların adresi olan EMEA (-%7,3) ve Latin Amerika (-%9,1) hisse senedi fonlarındaki çıkış öne çıkarken, tekrardan gelişmiş ülke piyasalarının özellikle Japonya ve Pasifik bölgesi fonlarının yatırımları çektiği öne çıkmakta. 

Ayrıca, bir zamanların gözde bloğu BRIC ve diğer gelişmekte olan ülkelerindeki hızlı büyüme oranlarının da gerçekçi seviyelere çekilmesinin FED’in ateşini körüklemesi nedeniyle, sene başından bu yana bakıldığında en fazla değer kaybeden para birimleri sıralaması sürpriz niteliğinde olmamalı. Örnek olarak sıcak paranın önemli adreslerinden birisi olan Brezilya, gelişmiş ülkelere yönelen sermayenin ekonomisi üzerindeki etkisini hafifletebilmek adına hızlı bir şekilde faiz arttırım politikasına başlamış, ancak buna rağmen 5 yıllık Amerikan Doları CDS’lerinin 220 baz puan seviyesine yükselmesine ve Brezilya Reali’nin Amerikan Doları’na karşı %20 devalüe olmasına engel olamamıştır.

Brezilya Merkez Bankası son olarakta 400 milyar doların üzerindeki rezervinin verdiği kuvvetle sene sonuna kadar Real’i koruma adına tam tamına $60 milyar düzeyine kadar kura müdahale yapabileceğini açıkladı. Brezilya gibi dış borçlanmaya ve enerji için dış piyasalar bağımlılığı olmayan ekonomilerin para birimlerinin FED kasırgasına dirençli olması beklenirken, diğerleri için alarm çanları artıyor.

Güvenli liman olarak kabul edilen Altın’da ise orta vadeli görünümde cazibesini yitirmeye başlayacak adayların başında geliyor.  Gelişmiş ekonomilerdeki ekonomik toparlanma, enflasyonun halen Merkez Bankalarının hedeflerinin altında seyretmesi ve tahvil faizlerindeki yükseliş, kriz zamanı likiditenin önemli adreslerinden olan sarı metali baskı altına alacak.  Son dönemde Altın Borsa Yatırım Fonu GLD’deki çıkışlarda bunun bir göstergesi olmalı. Orta vadeli karamsar görünüme rağmen, kısa vadeli olarak bakıldığında FED beklentileriyle 1200’ın altına gerileyen Altın’da 200 günlük seviyeye kadar tepki hareketi 1300 seviyeleri kırılmadığı sürece beklenebilir.

Uzun vade cazibesini koruyan Altın güvenli liman olarak yatırımcıların önemli tercihlerinden biri olmaya devam edecek ancak teknik seviyeleri yakından takip edip uzun vadeli bakıldığında içinde bulunduğumuz seviyelerden daha iyi yatırım fırsatları önümüzdeki dönemde olacaktır.  

Son yıllarda likidite bolluğuna alışan Global piyasalar açısından çok ilginç olacak yeni bir döneme girmekteyiz. Son yıllardaki rahatlık yerini piyasalar ve finansal enstrümanlar arası seçiciliğe bırakırken yatırım dünyasında başarılı olmak için unutulmaması gereken “Patience is a virtue”…

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Kahraman Merkez küresel dalgaya karşı…

Geçtiğimiz haftaya  gelişmekte olan ülke piyasalarındaki sert satış dalgasına rağmen Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’nın para politikasında ilave sıkılaşmaya gitmeyecekleri ve Başkan Obama’nın kimyasal silah kullanan Esat hükümetine askeri müdahale yapacakları açıklamaları damgasını vurdu.

Küresel risklerin artması nedeniyle gelişmekte olan ülkelerdeki yatırımlarından daha yüksek getiri talep eden yatırımcılar Başkan Başçı’nın para politikasında ilave sıkılaşmaya gitmeyecekleri ve mevcut faiz seviyesinin Türk lirasının dolara karşı sene sonunda 1,92 seviyesine yükselmesi için yeterli olduğu açıklamasına sert bir satış dalgası ile cevap verdi.

Başkan Obama’nın kimyasal silah kullandığı gerekçesiyle Suriye’ye askeri müdahale yapacakları açıklaması piyasalardaki tedirginliğin daha da artmasına neden oldu. Petrol fiyatları (Brent) 115 doları geçerken Brezilya, Endonesya, Güney Afrika, Hindistan ve Türkiye gibi dış kaynak ihtiyacı yüksek ülkelerde 2011 sonbaharındaki Avro borç krizinden bugüne görülen en sert satış dalgası yaşandı.

Türk lirası dolara karşı 2.0’daki desteğini kırarak tarihi olarak gördüğü en düşük seviye olan 2,06 civarında dengelenirken, 10 yıllık tahviller 10,7 seviyesine kadar yükseldi, Borsa İstanbul 2012 yılındaki kazancının büyük kısmını vererek 65,000 seviyesinin altına geriledi.

Merkez Bankası’nın giderek sertleşen küresel dalgaya rağmen faiz oranlarında şok bir artışa gitmemesinin nedenini anlayabiliyoruz. Ekonomik büyümede sert bir inişin banka bilançolarında ve toplumsal dinamiklerde yapacağı tahribatı gören Merkez Bankası şok faiz artışıyla ekonomiyi vurmaktan kaçınıyor. Para politikası bize göre çok daha sıkı olan Brezilya, Hindistan ve Endonezya piyasalarındaki kayıpların bizden pek farklı olmaması Merkez Bankası’nın uyguladığı politikayı  destekliyor.

Peki tamam anladık… Bundan sonra ne olacak? Bir yanda FED dalgası diğer cephede Suriye şoku ile boğuşan piyasalarda gözler bu hafta Merkez Bankası’na kilitlenmiş durumda. Fonlama faizlerinin normal günlerde %6.75 ek sıkılastırma günlerinde ise %7.75 de kalacagını belirten ve şok faiz silahını masadan kaldıran Başçı’nın Türk lirasındaki değer kaybını kontrol altına almak için ne yapacağı merak ediliyor.

23 Ağustos itibariyle Merkez Bankası’nın döviz rezervleri 129 milyar dolar, altın hariç brüt rezerv büyüklüğü 109 milyar dolar, kullanabilir net rezerv büyüklüğü 40 milyar dolar düzeyinde. Mevcut rezerv büyüklüğü Merkez Bankası’nın agresif dolar satarak piyasalara müdahale etme gücünü sınırlıyor.

Son bir ay boyunca gerek Türkiye’de gerekse Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde merkez bankaları’nın müdahalelerine rağmen yaşanan kayıplar döviz satışının pek işe yaramadığını gösteriyor. Küresel yatırımcı küçük havuzdaki büyük balık gibi ne çıkabiliyor ne de rahat duruyor.

Merkez Bankası’nın Mayıs ortasından bugüne kadar 8 milyar dolarlık döviz satmasına rağmen Türk lirası dolara karşı 2,05 seviyesine zayıfladı. 2011 yılından bugüne Türk lirası devlet tahvili piyasasına 40 milyar dolara yakın para girmesi döviz satışıyla piyasaların rahatlamasının mümkün olmadığını gösteriyor.

Bizim beklentimiz Merkez Bankası’nın döviz satarak rezervlerini ve kredibilitesini tüketmek yerine Brezilya Merkez Bankası gibi swap ve repo yoluyla  veya daha önce kullandığı döviz depolar yoluyla  piyasaların döviz talebini karşılayacağı yönünde. Bu sayede piyasalar ellerindeki devlet tahvillerini kullanarak döviz  temin ederken Merkez Bankası’nın döviz  rezervleri değişmeyecek.

Alınacak önlemler ne derece işe yarayacak? Türkiye’deki pozisyonunu her ne pahasına olursa olsun azaltmak isteyen isteyen küresel yatırımcıların derdine Merkez Bankası’nın ilacı deva olmayacak. Ama yüksek döviz borcu nedeniyle korkulu rüya gören Türk şirketleri bu sayede kısa vadeli borçlarını öteleyebilmek için zaman  kazanacak.

Merkez Bankası’nın ilacı derman olacak mı? Bu sorunun cevabı küresel şokun şiddetine ve süresine bağlı olarak belirlenecek. Küresel dalgaların zaman içinde sakinleştiği bir senaryoda Merkez Bankası’nı faizleri artırmadığı için alkışlayacağız. Küresel dalgaların tsunamiye döndüğü bir senaryoda ise faiz artıran ülkelerin durumunun  çok da farklı olmadığını göreceğiz.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

Olimpiyat Ateşi

Aslında herşey ne kadar da iyi başlamıştı Latin Amerika’nın yükselen yıldızı Brezilya açısından. IMF’e olan ülke borcunun 2006 yılının Ocak ayında tamamen ödenmesini takiben derecelendirme kurumları da birbirleriyle kredi notu arttırımı yarışına girdiler. Kredi notları tarafında eli sıkı olarak bilinen Standard&Poors’un 2008 yılının Nisan ayındaki not arttırımını diğer ana derecelendirme kurumlarının kısa sürede takip etmesiyle Brezilya statü atlayıp kendisine yatırım yapılabilir ülkeler liginde yer edinmeyi başardı.

Brezilya’nın 2000’li yılların başlarında Lula da Silva önderliğinde Dünya ekonomisinde Latin Amerika’nın en fazla söz sahibi olan ülkesi olmayı başarmasının ödülü sadece not arttırımlarıyla sınırlı kalmadı.  2007 yılının son aylarında seçildiği 2014 Dünya Kupası ev sahipliği ardından, politik ve ekonomik istikrara paralel olarak Global arenada artan imajı ile Brezilya 2009 yılının Ekim ayında ise Şikago, Tokyo ve Madrid arasından sıyrılarak ilk defa bir Latin Amerika ülkesi olarak 2016 Yaz Olimpiyatı’nın ev sahibi olmayı başardı.

$14,5 milyarlık yatırım taahhütü ile Amerika dahil birçok ülkenin projeler için yarışa girdiği Brezilya’da, Rio Olimpiyatı’na 3 sene kala, reel ekonomi tarafında yaşanan heyecan para piyasalarında aynı derecede somutlaşmadı. Lehman’ın çöküşü sonrası Merkez Bankaları’nın piyasaya pompaladıkları likiditenin ilk etaptaki adreslerinden birisi olmuştu Brezilya para piyasaları.  Ancak, iç tarafta politik arenada Dilma Rousseff’in Lula döneminin gölgesinde kalması, sıcak paraya yönelik alınan korumacı önlemler, ve reel ekonomi tarafında ise özellikle inşaat dışı sektörlere yönelik yatırımcıların sınırlı kalması rüzgarı tersine çevirdi. Dış piyasalarda ise, bir zamanların gözde bloğu BRIC ülkelerindeki hızlı büyüme oranlarının gerçekçi seviyelere çekilmesi ve özellikle son dönemde gelişmiş ülkelerdeki toparlanma sinyallerine paralel olarak örnek olarak FED’in Eylül ayında tahvil alım miktarını düşürme beklentilerinin 2013’ün ilk yarısında artması, Brezilya para piyasalarındaki baskıyı arttırdı.

Olimpiyat ev sahipliğinin açıklanması ardından geçen sürede Brezilya Real’i Amerikan Doları’na karşı %30 devalüe olurken Bovespa endeksi de yaklaşık %17 değer kaybetti. Aynı dönemde S&P 500 endeksi %40 ve MSCI ACWI (Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke endekslerini içeren endeks) ise yaklaşık %35 değer kazandı.

Olimpiyat ateşinden beklentiler dahilinde olumlu etkilenen sektörlerde var. Artan altyapı harcamaları ve şehirlerin yükselen marka değerleri, yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi emlak fiyatlarını olumlu etkilemeye devam etmektedir. Ancak, Nisan ayında Brezilya Merkez Bankası’nın gelişmiş ve gelişmekte olan ülke piyasalarındaki ayrışmanın baskısını azaltmak adına önlem olarak faiz silahına başvurması ve SELIC gösterge faiz oranını %1,25 arttırıp %8,5 seviyesine yükseltmesiyle başlayan yeni dönem para politikasının emlak fiyatlarındaki trendi sekteye uğratabilir.

Brezilya piyasalarının verdiği tepkinin bir benzeri aslında, bir diğer BRIC ülkesi Çin’in Pekin şehrine 2008 olimpiyatlarının 2001 yılının Temmuz ayında verilmesi ardından geçen dört senelik dönemde de gerçekleşti. Aynı dönemde Şangay endeksi %48 gerilerken gelişmiş ülke piyasalarından örnek olarak S&P 500 endeksinin yatay bir performans göstermesi tesadüf mü yoksa Olimpiyata soyunan gelişmekte olan ülke piyasaları için bir erken uyarı niteliğinde mi şeklinde bir ikilem oluşturmakta. Unutmamak gerekir ki 2020 Olimpiyatları için karar tarihi 7 Eylül 2013 ve aday şehirler İstanbul’umuz, Tokyo ve Madrid…    

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Tarımsal emtialar için heyecanlı günler bizi bekliyor

2012 yılı ABD’de son 50 yılın en şiddetli kuraklığının yaşanmasıyla gözlerin tahıl fiyatlarına çevrildiği bir yıl oldu. ABD, mısır ve soyada dünyanın en büyük üreticisi konumunda bulunuyor (soya için bu durum geçtiğimiz Cuma günü biraz değişti). Aynı zamanda tüm tahıl grubu için büyük ihracatçıların da başında geliyor. Dolayısıyla geçtiğimiz yaz yaşanan kuraklık tahıl fiyatları üzerinde oldukça etkili oldu. Mısır ve soya fiyatlarında tarihi rekor seviyeler görüldü.

Yılın son aylarında hem talep hem de kuraklık paniğinin azalması ile tahıl fiyatlarında gerilemeler yaşandı. Ancak yılın ilk ayları tekrar heyecanın arttığı aylar olacaktır. Bunun ilk örneğini Cuma günü açıklanan ABD Tarım Bakanlığı’nın (USDA) aylık arz-talep raporunda (WASDE) gördük. Ocak ayında açıklanan WASDE raporu, yılın son rakamları olduğu için ve önceki yıllarda Ocak ayı raporları sonrası taban ya da tavan fiyat görülmesi oranının yüksek olması nedeniyle de önem taşıyor.

Cuma günü yayınlanan WASDE raporunda dikkat çeken noktalar ise şu şekilde:

  • Mısırda ABD stok tahmini artması beklenirken 602 milyon kileye çekildi. Bu seviye, 1996’dan bu yana en düşük seviye olması açısından önemli. ABD üretim tahmini 10,725 milyar kileden 10,78 milyar kileye çekilse de bu seviye kurumun ekim zamanı yaptığı 14,8 milyar kile seviyesinin çok altında olmasıyla mısır fiyatları için destek oluşturmaya devam ediyor. Mısırda çeyrek dönem mısır stokları 8,2 milyar kile beklentisinden daha aşağı, 8,03 seviyesine çekilirken bu seviye yılın aynı dönemi için 2003 yılından bu yana en düşük seviye. ABD’de mısır ekim alanı 97,2 milyon akre seviyesine yükseltilirken bu seviyenin 1937’den bu yana en yüksek seviye olması dikkat çekici.
  • Buğdayda global ve ABD stok tahmini aşağı çekildi. Global stok tahmini geçen seneki seviyenin yaklaşık %10 altında. ABD dışında Rusya da bu seneki olumsuz hava koşulları nedeniyle üretim ve stok seviyesi aşağı çekilen önemli üreticiler arasında bulunuyor. Ancak buğdayda stok seviyesinin mısır kadar kritik seviyelerde düşük olduğunu söyleyemeyiz.
  • Soyada çeyrek dönem stok seviyesi 1,966 milyar kile seviyesine gerilerken bu seviye yılın aynı dönemi için 2003 yılından beri en düşük seviye. Soyada ABD üretim ve stok tahminleri yukarı çekilse de fiyatları etkileyen en önemli faktör Güney Amerika için açıklanan seviyeler oldu. En önemli gelişme Brezilya üretim tahmininin 81’den 82,5 milyon metrik tona yükseltilerek yeni bir rekor seviyeye çekilmesi oldu. Aynı zamanda en büyük soya üreticisi konumunu da ilk kez ABD’nin elinden alması bekleniyor. Bu gelişmeler önümüzdeki sezon için Güney Amerika soya üretiminin mevcut koşullar göz önüne alındığında oldukça yüksek bir seviyede gerçekleşeceğini ve dolayısıyla ABD ihracat talebini düşüreceğini bekleyebiliriz.
  • Pamukta hala rekor seviyelerde bulunan stok seviyesi fiyatlar için baskılayıcı unsur olmaya devam ediyor. Son WASDE raporunda da global stok tahmininin yukarı çekildiğini gördük. Ancak pamuk için de fiyatları belirleyici en önemli gelişme Mart ayından itibaren başlayacak olan ekim döneminde belirlenecek olan ekim alanı miktarı olacak. Düşük fiyatlar nedeniyle üreticilerin pamuk ekim alanlarını düşürüp daha yüksek fiyatlı ürünleri tercih etmelerini beklemek çok yanlış olmaz. 

ABD’de hala kuraklığın etkileri devam ediyor. Geçen seneki oldukça düşük hasat sonrası artık önemli olan ilkbahardaki ekim sürecine kadar yeterli yağışlarla toprağın uygun seviyeye gelip gelmemesi olacak. Yetersiz nem durumunda önümüzdeki yaz hasat dönemi yine yükselen tahıl fiyatlarına şahit olabiliriz.

Takip edilmesi gereken ve önümüzdeki günlerde tahıl fiyatlarında, özellikle soyada, heyecan yaratacak bir diğer etken ise Güney Amerika üretim durumu olacak. Brezilya’da kısa süreli bir kuraklık ve Arjantin’de aşırı yağışlar nedeniyle soya ekimi gecikse de şu an hava koşullarının olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Beklenildiği gibi Brezilya’da rekor seviye üretim olması soya fiyatlarını baskılayacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki birkaç ay bunun belli olacağı ve fiyatların volatil olacağı bir dönem olacak.

Son olarak konuyla ilgili dikkat çekmek istediğim tahıl fiyatlarının dolaylı etkilerinin olduğu birkaç nokta. Gıda üretimi dışında hayvan yemi olarak da geniş kullanım alanı olan tahılların yüksek seviyelerde fiyatlanmasının devamı gıda fiyatlarını da yukarı taşıyacaktır. Bunun da ülke ekonomileri üzerindeki etkileri önem taşıyor. Tarım sektörü ile ilgili şirketlere de bu dönemde dikkat etmekte fayda var. Özellikle gübre ve tarım kimyasalları üreten şirketlerin ilkbahar dönemindeki ticaret potansiyeli şirket hisseleri için olumlu olabilir. Özellikle yüksek fiyatlar nedeniyle üreticilerin daha fazla ekim yapacağı varsayımı göz önüne alınırsa bu tip şirketleri izlemeye almakta fayda olabilir. Bunun için daha detaylı bir analiz yakın zamanda ilginize sunacağım. Şimdilik Güney Amerika hava durumunu ve tahıl fiyatlarını izlemeye devam ediyorum.

Ayşegül Kabakçı

Uzman Yardımcısı | Uluslararası Piyasalar

“Bu Dünyada Para Büyük İhtiyaç!”

Ben bu satırları yazarken Wesley Sneijder’in Galatasaray’a gelip gelmeyeceği halen belli değil. Gün içi kesinleşmesini bekleyenler olduğu gibi, asla gelmeyeceğini iddia edenler de var. “Zenginin malı züğürdün çenesini yorar” misali transferin maliyeti de çokça tartışılıyor. Oyuncunun ve menajerinin alacağı ücretlerle 3 yıllık maliyetin 30-35 milyon Euro’yu bulacağı iddia ediliyor. Geçtiğimiz haftalarda Fenerbahçeli oyuncu Meireles’in ağır bir ceza alması sözkonusu olduğunda Fenerbahçeli yöneticiler de bu oyuncunun yüksek ücretine dikkat çekerek ülkenin dövizi boşa gidecek demişlerdi. Konuyu bağlayacağım yer; astronomik transferlerle beraber gündeme gelen cari açık; gerçi Sneijder Hollandalı, menajeri Danimarkalı,İtalyan kulübünde oynuyor. Meireles Portekizli, İngiltere’den geldi. Dolayısıyla bu astronomik rakamların tek bir ülkeye gitmesi sözkonusu değil, ama tek bir ülkeden çıkıyor: Türkiye

Türkiye, futbolcu transferine en çok para harcayan ülkeler arasında ön sırada değil, ama her yıl payını hatrı sayılır miktarda arttırıyor.

Örneklerimizde futbolcuların kaynağı Avrupa ülkeleri olsa da, futbolcu ihracatı deyince akla gelen ilk ülke Brezilya. www.transfermarkt.de sitesine göre yurtdışında 1,132 futbolcusu var. Bu analizlere girmeden önce Brezilya’nın ekonomisine büyüklük olarak bir göz atmakta fayda var. Brezilya’da GSMH büyüklüğü yaklaşık 2.5 trilyon dolar, kişi başına milli gelir 12,340 dolar civarında bulunuyor. Ülkemizle kıyasladığımızda büyüklük olarak kabaca 3 katı büyüklükte bir ekonomiden söz ediyoruz. Türkiye’nin tahmini GSMH’si 783 milyar dolar, kişi başına milli gelir ise 10,456 dolar düzeyinde bulunuyor. Demografik olarak benzerlikler gösteren iki ülke arasındaki önemli fark, Brezilya’nın doğal kaynakları cari kalemlerde önemli pozitif etki yaparken, Türkiye’nin bu konuda dışa bağımlılığı cari kalemlerdeki en büyük negatif etkiyi yaratması. Cari dengeye baktığımız zaman Brezilya’nın 2012’de tahminen 62 milyar dolar açık vermesi bekleniyor(bu 52 milyar dolar beklenti ile Türkiye’ye çok yakın), ancak cari açığın GSMH’ye oranı olarak baktığımızda Brezilya’da bu oran %2,5 düzeylerindeyken ülkemizde muhtemelen %6,7 seviyesinde gerçeklecek.

Futbola dönersek; Brezilya’nın yurtdışındaki 1132 futbolcusuna karşılık Türkiye’nin 628 oyuncusu var. Ancak bu 628 oyuncunun 514’ü Almanya’daki üst ve alt liglerde oynuyor. Kalanların da büyük kısmı diğer Avrupa ülkelerindeki gurbetçiler. Avrupa’ya futbolcu ithalatımız İspanya’daki Emre Belözoğlu ve Arda Turan”la,  Rusya’daki Gökdeniz Karandeniz’den ibaret. Dolayısıyla aslında ülkenin böyle bir ihracat kalemi yok. Tabi kıyas yaptığımız Brezilya’nın da 199 oyuncusunun Portekiz’de oynadığını belirtmek gerek. Ancak bu ülkeye döviz girişine engel bir durum değil.

İstatistiklere bir de oynayan yabancı oyuncular açısından bakarsak; ülkemizde 234 yabancı oyuncuya karşılık Brezilya’da 39 yabancı oyuncu var. Cari açığı GSMH’ye oranladığımız gibi futbolcu istatistiğini de benzer şekilde oranlarsak, Brezilya’da yabancı oyuncuların tüm oyunculara oranı %3,3; Türkiye’de ise . Asıl maliyetin oluştuğu en yüksek ligde ise ülkemizde oyuncuların 5’i yabancıyken Brezilya’da bu oran %4,6.

Bu oyuncuların ne kadar gelir transferine neden oldukları ile ilgili sağlıklı istatistik bulunmuyor. 3.ülkelerden diğerlerine transfer oluyor olması bu hesabı daha da zorlaştırıyor. Ayrıca üst düzey para kazanan birçok oyuncu servetlerini vergi kendi ülkeleri yerine vergi avantajı olan ülkelerde tutuyor. Yine de bu oyuncuların piyasa değerleri üzerinden bir oranlama yaparsak; Brezilyalı oyuncular toplamda 2,1 milyar dolarlık bir değer oluştururken ülkemiz için bu rakam sadece 45 milyon dolar. Buna karşın Brezilya’da oynayan yabancılar 40 milyon dolarlık bir büyüklüğe karşın ülkemizde bu rakam 457 milyon doları buluyor. Ancak bu rakamların gelir transferi olarak düşündüğümüzde üst sınırları oluşturacağını hesaba katmak gerekir, muhtemel gerçekleşmeler bunların altında olacaktır.

Cari açığa geri dönersek; 52 milyar dolarlık cari açık faturasında 400 milyon dolar %0,8’lik bir orana denk geliyor. GSMH’ye oranlarsak bu oran artık % lik kesirlerle ifade edilebilecek büyüklüğü terkediyor. Brezilya için açığın yaklaşık %3’ü kadar bir girdi sözkonusu. Bu GSMH’nin binde 1’ine yaklaşıyor.

Bu analizin daha anlamlı olması için sporun toplam ekonomi içindeki büyüklüğüne bakmak lazım. Çünkü spor ekonomisi sadece oyuncuları değil, teknik adamları, yayın haklarını, reklam gelirlerini de ihraç ya da ithal ediyor.

Kaynaklar: İş Yatırım Araştırma, IMF, www.transfermarkt.de, www.tff.org

Yasin Demir

Müdür | Yurtiçi Piyasalar