Ekonomi ne zaman normalleşecek?

Türkiye korona salgınına karşı başarılı bir mücadele veriyor. Bilim Kurulu’nca tavsiye edilen sosyal mesafeyi ve izolasyonu artıran önlemlerin Ankara tarafından tam olarak uygulanmasının sonuçlarını almaya başladık. Sağlık personelimizin özverili çalışması ve son yıllarda yoğun bakım yataklarına yapılan yatırımların da yardımıyla başarılı sonuçlar alıyoruz.

Son açıklanan veriler yeni vaka ve can kaybının gerilemeye başladığını ve iyileşenlerin hızla arttığını gösteriyor. Açıklanan rakamlar ana değişkenlerini daha önce paylaştığım matematiksel modelin tahminlerinden daha iyi gidiyor. Can kaybı modelin tahmin ettiğinden 10 gün önce ve daha düşük seviyelerde tepe yaptı. İyileşen sayısı öngördüğümüzden daha iyi gidiyor.

Bu başarılı performans doğal olarak ekonomi ne zaman açılacak sorusunu akla getiriyor? Bu sorunun cevabı hiç kuşkusuz sadece Türkiye’ye bağlı değil. Ekonomik olarak güçlü bağlarımız olan Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Rusya’da salgının seyri de büyük önem taşıyor. Küresel bir salgına karşı ulusal başarı ekonominin normale dönmesi için maalesef yeterli değil.

Sevindirici olan; Avrupa’nın çoğu ülkesinde vaka sayısı ve can kaybının tepe yapıp gerilemeye başladığını görüyoruz. Bu ülkelerin çoğu maalesef Türkiye’ye göre çok daha ağır bedeller ödedi. Can kaybı daha fazla oldu. Sağlık sistemleri kilitlendi. Ama en kötü geride kaldı. Çoğu Avrupa ülkesinde mayıs ortalarından itibaren kademeli bir açılma öngörüyoruz.

Türkiye’de ekonomi ne zaman normalleşmeye başlayacak sorusunun cevabı Bilim Kurulu’nun vereceği tavsiye kararı ile şekillenecek. Açıklanan veriler salgının mayıs başından itibaren hızla kontrol altına alınacağına ve haziranın ilk haftasından itibaren (ilk tahminimizden bir hafta önce) ekonominin kademeli olarak açılabileceğine işaret ediyor.

Ekonominin açılma süreci hiç şüphesiz vaka sayılarının dikkatle izlendiği deneme yanılmayla ilerleyen bir algoritmaya bağlı olacak. Vaka sayısının artmaya başlaması durumunda bölgesel kapatma ve karantina örnekleri görebileceğiz.

Her şey yolunda giderse, hastalık sonrası normalleşme sürecinin eski normalden çok farklı bir yeni normale evrildiğini göreceğiz. Fabrikalarda üretim sürecinin yeniden şekillendiği, alışveriş merkezlerinde restoranlarda sosyal mesafenin korunduğu, online alışverişin cirolardaki payının arttığı, seyahatlerin kısıtlandığı, dijital ziyaretin normal ziyaretin yerini aldığı yeni bir normale alışacağız.

Ekonomide normalleşme işaretlerinin görülmeye başlaması maalesef piyasalarda oynaklığını azalacağı anlamına gelmiyor. 2008 kriz seviyesinin altına inen PMI rakamları geçici de olsa dünya ekonomisinde çok sert bir daralmaya işaret ediyor.

Doların küresel olarak yükseldiği ve gelişmekte olan ülkelere para girişinin azaldığı talihsiz bir konjonktüre denk gelen korona şokunun temel dengeleri zayıf gelişmekte olan ülke ekonomilerinde ani duruşa yol açma ihtimali halen devam ediyor.

Türkiye’nin temel dengeleri bizce halen güçlü. Dışsal şoklara karşı dayanıklılığımızı defalarca ispat ettik. Ancak kredi notumuz düşük. Avrupa ekonomisinde öngörülenden uzun bir durgunluk veya gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik-politik şoklar Türkiye piyasalarında oynaklığın yeniden artmasına neden olabilir.

 

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Hasar kontrol…

 

Türkiye, küresel salgın ile 2018 döviz şokunun açtığı yaraların yeni yeni iyileştiği ve ekonominin yeniden büyüme patikasına girdiği hassas bir dönemde karşılaştı. Sosyal mesafenin artırılması, seyahatin engellenmesi ve izolasyon önlemleri hizmet sektöründe ve özellikle turizm alanında sert bir daralmayı tetikledi. İç, dış turizm ve dolaylı etkiler birlikte alındığında bu sektörün Türkiye ekonomisine katkısı %10’u, istihdama katkısı %7’yi geçiyor.

Ekonominin hassas dengeleri nedeniyle Türkiye salgına karşı ekonomiyi tam olarak kapatma yoluna gitmedi. Gıda, sağlık, lojistik, perakende gibi zorunlu alanların yanı sıra ihracata yönelik çalışan çoğu şirket üretimini düşük kapasite ile de olsa sürdürmeye devam ediyor.

Ancak en büyük iki ihracat ortağımız Avrupa (%49) ve Orta Doğu’nun (%19) derin bir durgunluk içinde olması Türkiye’nin iç talepteki kaybını ihracat ile dengelemesi şansını ortadan kaldırıyor. Türkiye’nin 2020 yılında salgın olmadan %3-3,5 civarında büyümesini bekliyorduk. Pandemi nedeniyle ekonominin üç ay kısmi kapalı olacağı varsayımıyla 2020 milli gelir büyüme tahminimizi 6 puana yakın düşürerek %2,5 daralma olarak güncelliyoruz. Son yirmi yılda bir dolu şokla karşılaşan Türkiye bu çaplı bir durgunluk ile başa çıkabilir.

Ancak salgının kontrol altına alınmasının gecikebileceği ve dolayısıyla sosyal mesafe ve izolasyon tedbirlerinin yol açacağı iktisadi kaybın artacağı bir senaryoya karşı hazırlıklı olmak ve B planını oluşturmak gerekiyor.

Ekonomi yönetimi salgının ekonomi üzerindeki etkilerini hafifletmek sosyal mesafeden etkilenen şirketlere vergi indirimleri sunan 100 milyar liralık Ekonomik İstikrar Kalkanı paketini açıkladı. Milli gelirin %2,3’ü düzeyindeki paket önden yüklemeli nakit teşviklerden çok vergi muafiyeti ve/veya ötelemesinden oluşuyor.

Paket havacılık başta olmak üzere, otelcilik, alışveriş merkezleri, otomotiv, lojistik, perakende gibi sektörlere vergi indirimi sağlanıyor. İşçi çıkarmak yerine zorunlu izin kullanımını devreye sokarken çalışanların yetersiz de olsa bir gelir elde etmesini sağlıyor.

Açıklanan paketi yeterli olmayan ama doğru yönde atılmış zorunlu bir adım olarak görüyoruz. Ekonomide durgunluğun boyutunun artması durumunda Ankara nakit harcama kısmı daha yüksek olan ilave paketler açıklayabilir.

Türkiye’nin milli gelirin %34’ü civarındaki kamu borcu ekonomik durgunlukla savaşmak için maliye politikasının gevşemesine izin veriyor. Ancak içinde bulunduğumuz zorlu konjonktür bu sürecin çok dikkatli bir şekilde yürütülmesini gerektiriyor. Bu süreçte istihdam kaybının sınırlanması, iflas mekanizmasının çalıştırılmaması ve karşılıklı yükümlülüklerin yerine getirilmesi için kamu kaynaklarının kullanılması gerekiyor.

Özel sektörün açık pozisyonunun yüksekliği Türkiye ekonomisinin Türk Lirası’nın değer kaybetmesine karşı hassasiyetini artırıyor. Türk Lirası’nın gelişmekte olan piyasalarda en düşük reel faiz veren para birimi olması sermaye çıkışını ve döviz ikamesini artırarak kırılganlığımızı artırıyor.

Küresel risk iştahının bozulduğu ve salgınla mücadelenin ekonomik maliyetinin arttığı bir ortamda finansal istikrarın korunması için Türkiye’nin bir B planına ihtiyacı var. Ankara kulislerinde bunun için iki senaryo konuşuluyor: (i) Fed ile Türkiye Merkez Bankası arasında swap anlaşması yapılması; (ii) IMF’nin açacağı likidite penceresinden Türkiye’nin yararlanması.

Bu senaryolar gerçekçi mi? Risk iştahının bozulduğu bir ortamda işe yarar mı? İlk senaryonun olma ihtimali bizce çok düşük. Olursa güzel bir sürpriz olur, seviniriz. Ama yatırım kararını bu ihtimale dayandıramayız.

İkinci senaryo Türkiye isterse daha gerçekçi gözüküyor. Ancak işe yaraması için düzgün ve inandırıcı bir programla birlikte harmanlaması gerekiyor. Bu sayede küresel yatırımcıları ikna edebilirsek küresel durgunluğun ve pandeminin ekonomimizde yol açacağı hasar daha sınırlı olacaktır.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Dünyayı durduran salgın…

Dünya bir asır önce karşılaştığı İspanyol Gribine benzer bir pandemi ile savaşıyor. Covid-19 üç ay içinde tüm dünyaya yayılacak kadar bulaşıcı ve özellikle 65 yaşının üzerindeki insanlar için öldürücü bir virüs.

Kısa vadede aşısı veya ilacı bulunma ihtimali düşük olan bu salgına karşı “sosyal mesafenin artırılması, izolasyon ve kısmi olarak ekonominin kapatılması yolu” ile mücadele etmek zorundayız.

İyi haber! Alınan önlemler sonuç veriyor…

İyi haber! Alınan önlemler sonuç vermeye başladı. Salgına karşı radikal önlemler alan Çin, Güney Kore ve Tayvan hastalığın yayılma hızını sınırlı can kaybıyla sağlık sistemlerini tehdit etmeyecek bir düzeye düşürdü.

Önlem almakta geciken ABD ve Avrupa ülkelerinde vaka sayısı artmaya devam ediyor. 65 yaş üstü nüfusun fazlalığı (ABD yüzde17, Avrupa yüzde 20) ve boş yoğun bakım yatak kapasitesinin sınırlı oluşu can kaybını artırıyor. Ölü sayısı, ölüm oranı ve Asya deneyimini kullanan matematiksel modelimiz Avrupa ve ABD’de hastalığın mayıs ayında kontrol altına alınacağını ve haziran başından itibaren hayatın normalleşeceğini söylüyor.

Kötü haber! Dünya ekonomisi durgunluğa giriyor

Kötü haber, salgına karşı alınan önlemlerin dünya ekonomisini durgunluğa sokması bekleniyor. Durgunluğun şiddeti ve süresi salgınla mücadelede sağlanacak başarıya ve ülkelerin durgunluğa karşı ne derece radikal programlar uygulayacağına bağlı olarak belirlenecek. OECD tahminine göre önlemlerin sıkı bir şekilde uygulandığı her ay büyüme 1,5 – 2 puan geriliyor. Salgının yayılmasını kontrol altına almak için üç ay boyunca ekonomilerin kısmi olarak kapatıldığı baz senaryoda küresel büyüme 4-6 puan geriliyor. Bu hesaba göre, sene başında yüzde 3 büyüyeceği öngörülen dünya ekonomisi 2020 yılında yüzde 2-3 daralıyor. Hastalığın kontrol altına alındığı ve hayatın normale döndüğü baz senaryoda 2021 yılında küresel ekonomide V şeklinde (yüzde 3- 3,5) bir canlanma görülüyor.

Salgının üç ayda kontrol altına alınamadığı ve/veya sonbaharda geri geldiği kötümser senaryoda dünya ekonomisi yüzde 4-5 geriliyor. İflasların ve işsizliğin arttığı, öngörülebilirliğin azaldığı bu senaryoda 2021 yılında ekonomide U şeklinde (yüzde 1- 2) sınırlı bir toparlanma görülüyor.

Mevcut piyasa değerlemeleri küresel büyümenin 2021 yılında U şeklinde hatta L şeklinde seyrettiği kötümser bir senaryoyu fiyatlıyor. Dibi gördüğümüz konusunda halen emin değiliz. Ancak, mali gücü yeterli ve kalbi piyasalardaki oynaklığa dayanıklı yatırımcılar bu seviyelerden deneme atışı yapabilir.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Sıfır Faiz Politikası ve Elbisenin Rengi: Mavi mi Sarı mı?

Ekran Resmi 2015-03-01 17.14.53

Son 2 günde bildiğiniz gibi “elbise mavi mi sarı mı” tartışması sürüyor. Vox’un bu yazısında da gördüğünüz üzere aslında renk ışık ve çevrenin etkisi ile oluşan veya algılanan bir durum. Yani gözünüzün ışıkla olan ilişkisine bağlı olarak gördüğünüz renk farklı olabilir.  Benzer bir illüzyonu  Ames Odaları olarak tabir edilen yapı ile de sağlayabilirsiniz.

Bu konunun finansal piyasalardaki paraleli ise fiyatlardır. Örneğin siz enflasyon farkları, sermaye akımları vs’yi çok yakından takip ediyor olabilirsiniz ancak SNB parite 1.20’dir dediğinde durum değişir. Bir süre sonra buna inanırsınız. Ama gerçekte en önemli etken belki de faizlerdir. Kıyafet örneğinde olduğu gibi faizin olması gerekenden daha yüksek/düşük olması durumunda “göz-ışık-beyin” ilişkisi çarpılabilir. Bunun en yakın örneğiniz 2004-2007 ABD’de gördük. Çin de görmeye devam ediyoruz. Yine ABD ve Avrupa’da da yaşıyor olmamız mümkün. Faiz dış müdahale ile aşırı düşük (yüksek) olduğundan hangi kredi geri dönmeyecek, hangi ülkenin default etmesi gerek anlamak zorlaşır. Düşük kalacağına dair MB garantisi olduğundan değerlemeler anlamsız hale gelir ve ucuz/pahalı, riskli/risksiz ilişkisi flulaşır. S&P’ye tarihi metriklerle bakmak para kazandırmaz aksine kaybettirebilir. Elindeki rezerve negatif faiz ödemek istemeyen bir banka (bankacılık sistemi değil) kredi vermemesi gereken bir şirkete/projeye veya tüketiciye kredi vermeyi tercih eder hale gelebilir. Bir nevi Minsky döngüsü.

Konut balonunda olduğu gibi tüketiciler de gerilerinin faiz ödemelerini karışlamaya yeteceğine inandığında olması gerekenden daha büyük kredilerin altına girebilir. Veya Çin’deki bir demir cevheri üreticisi karsız operasyonunu krediye erişimi sürdüğü için sürdürmekte ısrar edebilir. Bir banka geri dönmeyecek krediyi bilançosunda tutarak sermaye rasyoları nedeni ile yeni kredileri kaçırabilir. Şirket değerlemeleri tarihi ortalamaların çok üzerine çıkabilir. Bir Avrupa tahvil getirisi ABD Tahvilinden daha düşük seviyelerde uzun süre kalabilir. Ancak bu ışığın (MB’lerin belirlediği faiz) bir oyunudur. Ta ki…

FED elbette bu durumun farkında ancak gerçeği hemen söylerse 1994 yaşanabilir. Yavaş yavaş söylemeye çalışıyor, piyasa ise sadece tek renk olduğundan o kadar emin ki…

Şant Manukyan
Müdür | Uluslararası Piyasalar Hisse Senetleri ve Türev

mail rapor altA� TEFAS

Ayın karanlık yüzü…

dark side of the moon

Küresel piyasalar petrol fiyatlarında devam eden gerileme ve Avrupa Merkez Bankası’nın yılın ilk çeyreğinde FED benzeri bir varlık alımına başlayacağı beklentisi ile 2014 yılını bahar havasında bitirdi. Ancak yeni yıla bahar havasından çok kara kış koşullarında başlandı.

Piyasalardaki iyimserlik düşen petrol fiyatlarının büyüme beklentisini yukarı çekerken enflasyon tehdidini azaltacağı ve parasal genişlemenin devam edeceği varsayımına dayanıyordu. Ocak ayında açıklanan veriler büyüme cephesinde sınırlı bilgi veriyor.

Ancak enflasyon cephesindeki gerilemenin piyasaların istediğinden daha sert olacağı anlaşılıyor. Aralık ayında avro bölgesi tüketici fiyatları senelik olarak %0,2 gerileyerek deflasyon işareti veriyor. Tek bir gözlemden çıkarak deflasyona girildiğini söylemek doğru olmaz. Ancak avronun değer kaybettiği ve ekonominin durgunluğa girmediği bir konjonktürde fiyatların gerilemesi hayra alamet değil.

Avrupa’nın Japonya benzeri bir deflasyon döngüsüne girmesi harcamaların ertelenerek ekonominin uzun süreli bir durgunluğa girmesine ve borç sarmalının içinden çıkılamaz bir hale gelmesine neden olabilir. Küresel büyümenin (ABD hariç) yavaşlama sinyalleri verdiği bir ortamda avro bölgesinin borç-deflasyon- durgunluk döngüsüne girmesi önemli bir risk.

Avrupa Merkez Bankası FED benzeri bir varlık alımıyla durgunluk ve deflasyon riski ile savaşacağını vurgulayarak deflasyon verisine rağmen piyasalardaki satışların sertleşmesini şimdilik engelledi. Ancak gerek Almanya cephesinden gelen muhalefet gerekse Yunanistan seçim anketlerinde önde olan Syriza’nın borçları yeniden yapılandırmak istemesi durumun kırılganlığını artırdı ve Avrupa borsalarında sert bir satış dalgası başlattı.

Türkiye mevcut küresel konjonktürden olumlu etkilenen az sayıda gelişmekte olan ülkeden biri olmaya devam ediyor. Petrol fiyatlarındaki gerileme ve düşük faiz oranları cari dengenin finansmanına yönelik endişeleri azaltarak ve enflasyon görünümünün düzelmesi faiz indirim beklentisini artırarak Türkiye piyasalarındaki yükselişi destekledi.

Ancak düşük faizler ve pozitif petrol şokunun yarattığı olumlu havanın uzun soluklu olmasını beklemiyoruz. Piyasalar petrol fiyatlarındaki gerileme nedeniyle Rusya ve Ortadoğu ekonomilerindeki yavaşlamanın Türkiye ekonomisine olumsuz etkilerini göz ardı ediyor.

Petrol fiyatlarının mevcut seviyelerinde kalması durumunda 2015 yılında enerji faturamızda yaklaşık 20 milyar dolarlık bir gerileme olacağını tahmin ediyoruz. Ancak ayın bir de karanlık yüzü var. Rusya ve Ortadoğu ekonomilerindeki yavaşlamanın dış ticaret ve turizm kanalından Türkiye ekonomisine maliyetini 11 milyar dolar civarında hesaplıyoruz.

Dolayısıyla kısa vadede Avrupa Merkez Bankası’nın QE açıklaması ve Türkiye Merkez Bankası’nın faiz indirimi beklentisiyle piyasalar yükselse de orta vadede gerek büyümenin yavaşlaması gerekse FED cephesinde piyasaların önündeki risklerin devam ettiğine inanıyoruz. 

Bu nedenle olumlu görüşümüzü henüz korumakla beraber Borsa İstanbul’un 90.000 seviyesini aşması durumunda kademeli olarak satış yapılabileceğine inanıyoruz.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

Rus Ruleti

rus ruleti

ABD ile Rusya arasında tırmanan gerginlik dünya ekonomisini soğuk savaş sonrasında görülen en ciddi jeopolitik risklerden biriyle karşı karşıya bırakıyor. Ukrayna ile Avrupa Birliği arasındaki serbest ticaret görüşmelerinden rahatsız olan Rusya’nın ülkede iç savaş kışkırtmasıyla başlayan gerginlik Rusya ve batı ülkeleri arasında bir Rus ruletine dönüştü.

Avrupada Seçim

Avrupa’nın pek çok bölgesinde (Yunanistan, İskoçya, İngiltere) yerel seçimler olmasına rağmen aynı zamanda 22 Mayısta başlayan ve pazar günü sona erecek olan  Avrupa Parlamentosu seçimleri de gerçekleştirilecek (751 koltuk için). Avrupa Parlamentosu AB’nin seçimle iş başına gelen tek organı. Birliğin büyük ülkeleri, Almanya, İngiltere ve Fransa’da, kapalı liste adı verilen bir sistem üzerinden seçim gerçekleşecek. Seçmen isimlere değil partilere oy verecek ve partiler kişileri belirleyecek.

İlginç bir şekilde bu kez Avrupa Parlamentosunda AB’ye şüpheci yaklaşan partilerin net bir rakama ulaşmaları ve Parlamentoda çok daha gür bir sese kavuşmaları mümkün görünüyor.

Parlamentonun Avrupa komisyonunu atama, uluslararası anlaşmaların imzalanmasını engelleme ve hatta bütçeyi bile bloke etme yetkisi olması nedeni ile “Euroscepticler” yani birliğe şüphe ile yaklaşanların ne ölçüde zafer kazanacağı kritik. 2007’de yani kriz öncesinde bile üye yurttaşlar arasında pozitif imajı sadece yüzde 52 olan AB’ye destek şu anda yüzde 31 seviyesinde. Negatif ise yüzde 15’ten yüzde 28’e yükselmiş.

Aslında Euro şüphecileri grubu 4’e ayrılıyor. 

  1. Grup aşırı sağcı olarak tanımlanabilecek göçmen karşıtı ve demokrasinin kendisini de sorgulayan partiler. 
  2. Grup demokrasi ile sorunu olmayan ancak ulusal yetkilerin devinden yana olmayan ve sınırların geri gelmesini savunanlar. 
  3. Grup muhafazakarlar ki euro ve sınırlar üzerine farklı görüşleri var. 
  4. Grup sol şüpheciler. Ağırlıklı olarak birliğin şu haline karşı çıkıyorlar. Bu dörtlü secim sonucunda 200-220 civarı koltuk kazanabilir. Bunun 123 adedi sağ ağırlıklı 55 adedi sol ağırlıklı 20+ civarı da İtalyan 5 Yıldız hareketine ait olması bekleniyor.

Bu rakam GeertWilders ve Le Pen’in hedeflediği “kendini imha eden parlamento” yaratılmasına izin vermez. Ancak merkez sağ ve sol beraber hareket etmediği sürece hiç bir adım atılamamasına neden olabilir. Aynı durum AB şüphecileri için de geçerli. Pek çok partiden oluşmuş bir bloktan bahsettiğimiz için bir arada hareket etmeleri oldukça zor görünüyor.

Bu merkez partiler için bir avantaja dönüşebilir. Ancak parlamento en verimli çalışması gereken zamanda en verimsiz performansını gösterebilir. Öte yandan tek korku AB parlamentosunun yapısı değil. Söz konusu Euro şüpheci partiler dört ülkede en büyük parti konumunda. Bu  dört ülke Yunanistan (Syriza belediye seçimlerini önde götürüyor) Polonya,Hollanda ve Çek. İngiltere (N. Farage’ın ekonomi ile ilgili bazı görüşlerini isabetli buluyorum), Danimarka, İtalya, Avusturya, Fransa, Finlandiya ve Macaristan’da da ciddi oy potansiyeline sahipler.  Bu durum yerel politikaları da baskı altında tutarak hükümetlerin daha “az birlik sever” hareket etmesine neden olabilir.

Şüphecilerin mevzi kazanması kısa vadede sert bir şekilde fiyatlanacak bir gelişme değil. Belirttiğim gibi “şüpheci” başlığının altına AB’nin devam etmesini savunanlar olduğu gibi dağılması gerektiğini de savunanlar var. Bu nedenle kimse panik olmayacaktır. Ancak zaten işleyişi benzerlerine oranla (ABD, Avustralya vs) çok daha etkisiz ve sorunlu olan Avrupa Birliği biraz daha zor bir şekilde ortak karar alacaktır. Reformların hala tam gerçekleşmediği, ECB’nin bile karar almakta zorlandığı/geciktiği bir ortamda Parlamentonun daha da uzlaşılmaz bir hal alması tabuta çakılacak son çivi olmasa da çivilerden birisi olarak kayda geçecektir. Yerim kalmadığı için Ukrayna Başkanlık seçimlerine değinmiyorum. Bu kısa vadeli fiyatlamaları daha sert etkileyebilecek bir gelişme olacaktır.

Konu özetle budur, realize olacak gibi olduğundan detaylandırmak üzere…

Şant Manukyan

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Hotel Ruanda…

Global piyasalarda Merkez Bankaları’nın parasal genişlemeye yönelik uyguladıkları faiz politikaları eksi mevduat oranlarının Avrupa Merkez Bankası’nın son toplantısında dile getirilmesiyle yeni bir döneme giriyor. Mario Draghi’nin açıklamalarıyla Avrupa nezdinde ülkelerin tahvil faizleri yeni dip seviyelerine ulaşırken kısa vadeli tahvillerde tekrardan eksi seviyeler ekranlarda kendilerine yer edindi.

Amerika ve Avrupa’da gösterge olarak sayılan tahvil fiyatlamalarındaki daralmalar, beş sene öncesindeki riskler nedeniyle piyasanın sırt çevirdiği ya da yüksek oran beklentileri nedeniyle borçlanmaları mümkün olmayan birçok yeni ismin birinci piyasaya çıkması açısından fırsat doğurdu. Piyasadaki seviyelere ek olarak Türkiye’nin kredi notundaki yukarı yönlü ivme, sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen Türk şirket eurotahvil piyasasının da son senelerdeki canlanmadan payına düşeni almasına neden oldu. Türk bankalarının önderliğinde Arçelik, Tüpraş ve son olarak Şişecam gibi Tier-1 şirketlerinin de gerçekleştirdikleri yabancı para cinsi tahvil ihraçları yatırımcılar açısından eurotahvil piyasasını güvenilir bir yatırım alternatifi olarak öne çıkarmaya başladı.

Global piyasalardaki para fazlalığının yarattığı talebin boyutu artık birkaç sene öncesinde piyasaların riskli sayılan gelişmekte olan kredilerini aşmış ve Üçüncü Dünya ülkelerine sarkmış durumda.  Adları safari, soykırım, kıtlık gibi terimlerle bütünleşen Afrika ülkeleri de artık yabancı para cinsi borçlanmalarıyla piyasalarda boy göstermeye başladılar.  OPEC üyesi Nijerya ve Angola’nın borçlanmaları sürpriz olmamakla beraber kredi notu skalasının riskli seviyelerinde değerlendirilen Senegal, Zambiya ve son olarak Ruanda’nın isimleri de Afrika eurotahvil ligindeki yerlerini aldılar. En son Nisan ayı sonunda, daha 10 sene önce adı Afrika’daki en büyük soykırımının yaşandığı yer alan Ruanda’nın borçlanma detayları da piyasadaki likiditenin boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Ruanda, 10 yıl vadeli olarak 400 milyon doları’nı Amerikan Hazine Tahvili üzerine 515 baz puan ek getiri ile piyasadan borçlanmayı başarırken, ihraca gelen talep tam tamına 3,5 milyar dolar oldu. Ruanda’nın ihracına gelen talebin boyutunu daha iyi anlayabilmek için ülkenin Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’sının yaklaşık 7 milyar dolar olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir.

Yatırımcılar açısından eurotahvil piyasalarında artmakta olan opsiyonlar her ne kadar bir avantaj olarak gözükse de, her sepette çürük elmaların olabileceği unutulmamalı. FED’in 2013 sonunda, istihdam piyasasındaki toparlanmaya paralel olarak destek paketini geri çekmeye başlayacağının dile getirildiği bir dönemde, yatırım yapılan tahvillerde alınan vade, kredi derecesi, kupon oranı gibi faktörlerin iyice tartılması gerekmektedir.  Gösterge faizler artmaya başladığında, mevduat üzerine ek getiri için alınan eurotahvilleri, piyasa fiyatına göre oluşacak kayıpları telafi edebilmek adına vade sonuna kadar portföyünüzde taşımaya hazır mısınız kendinize bir sorun.

Cüneyt Akdemir

Müdür | Uluslararası Piyasalar

Filin Kendisi; Kuyruğu, Bacağı ya da Kulağı Değil

Finans kanallarına  izleyicilerden gelen “G. Kıbrıs neden bu kadar önemli, ufak ekonomi” sorusu euro krizinin geçen bu kadar zamandan sonra hala net anlaşılmadığını gösteriyor. Hiç fil görmemiş gözü bağlı bir grubun fili kuyruğu, kulağı, dişlerine göre tanımlaması gibi bu krizi de Yunanistan, Ispanya,G.Kıbrıs özelinde tanımlamaya kalkarsak büyük bir hata yapmış oluruz. Filin kendisi kriz. Bir kaç örnekle krizin niteliği ve nedenlerini tekrar paylaşmak istiyorum.

1- 2009-2010 döneminde mail listte olanlar FDIC ve DIF (ABD tasarruf sigorta fonu) çeyrek raporlarını yakından takip ettiğimi ve paylaştığımı hatırlar. Kriz sırasında DIF’te hiç para kalmamış ve örneğin Bloombergde 23 eylül 2010 ”

FDIC Is Broke, Taxpayers at Risk, Bair Muses” tarzından haberler çıkmıştı. Panik yaşandı mı? Kimsenin parası ödenmemezlik edildi mi? Hayır. Neden ? Çünkü herkes biliyor ki bu sadece bir muhasebe kaydı ve ABD Hazinesi istediği anda FDIC’ye kredi açar. Daha yalın söylersek FED para basıp DIF’e onlar da mudilere verebilir.

Peki tasarruf sigortası olmasına rağmen G. Kıbrısta veya herhangi bir EB ülkesinde bu neden yapılamıyor? Çünkü para basacak bir MB ve ortak bir Hazine olmadığından G. Kıbrıs diğer ülkelerden fonlama bulmak zorunda  Yani ortak bir tasarruf sigorta fonu olmadığı sürece bu sorun herhangi bir EB ülkesi başkanlık sisteminde ortaya çıkabilir.NY’da batan bir banka için NY değil DIF müdahale ediyor.

2- ABD-Japonya-Ingiltere, hepsi krize girmiş, biri konut balonundan muzdarip, diğeri aşırı borçlu, diğerinin ekonomisi hızla daralıyor notu düşürülüyor. Ancak hepsinin ortak bir noktası var; kendi para birimlerinden borçlanıyorlar ve kriz/resesyon süresince devlet tahvilleri değer kazandı. Ispanya ve Italya vb de neden tam aksi oldu? Çünkü kamuyu fonlayacak bir merkez bankası yok.

3- ABD’de her eyalet denk bütçe sağlamak zorundadır. Ve başarısız olursa batar, daha önce de default ornekleri gördük. Ancak 2009’da Eyaletler bütçelerini denkleştirmek için tasarrufa giderken Federal bütçede harcama paketleri, vergi indirimleri vb stimuluslarla genel ekonomiye destek verildi. Oysa Ispanya kemer sıkma politikası uygularken “federal EB bütçesi” extra harçama yaparak destek vermiyor .(bu nedenle krizin bitmesi Almanya’nın cari ekonomik politikasını değiştirmesine bağlı, başka yolu yok)

4- 13-3 maddesi uygulandığında bile piyasa operasyonlarını California veya NY eyalet bonolarını kullanarak değil Federal bonoları alıp satarak uyguladı. Şu anda da FED rezerv yaratmak için ABD tahvili alıp satıyor. Bu uygulamanın temelini bağımsızlık savaşı sonrasında eyalet borçlarını merkezileştiren A. Hamilton    atmıştır (politik nedenleri de var, mektuplarından okuyabilirsiniz). EB’de ise ECB rezerv yaratırken Yunan tahvillerini de, Alman tahvillerini de kullanıyor. Getiriler converge ederken ABD uygulamasına geçilerek ortak bir Eurobond çıkartılmadığından bugün ECB OTM gibi cambazlıklar peşinde koşuyor.

5- Çin 2002-3’te bankacılık sistemini bir anda yeniden sermayelendirdi. EB’de ise bu doğrudan yapılamadığından dolayı dolaylı yapılması ve kimin borç hanesine yazılacağı tartışılıyor.

Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz (vergilerin kime ödendiğinden daha klasik örnekler olan işgüçü mobilitesi vsye kadar). Ancak gördüğünüz gibi sorun ülkelerde değil dizaynın kendisinde.

Şant Manukyan
Müdür | Uluslararası Piyasalar

Küresel portföy tercihlerindeki değişim…

Küresel yatırımcıların portföy tercihlerinde 2013 yılı başından bu yana gelişmiş ülke tahvillerinden  özel sektör tahvillerine ve hisse senetlerine bir geçiş görülüyor.  Başta ABD, Almanya ve İngiltere olmak üzere çoğu G7 ülkesinin uzun vadeli borçlanma maliyetleri ve hisse senedi piyasaları eş anlı olarak yükseliyor.

Alınan  önlemlere paralel ekonominin canlanacağı beklentisinin satın alındığını ve risk iştahının arttığını gösteren bu eğilim yılın ilk üç ayında gelişmekte olan ülke borsalarının gelişmiş piyasaların gerisinde kalmasına neden oldu.

Mart ortası itibariyle sene başından beri getirilere bakıldığında Japonya (+%11,5), ABD (+%9,5) ve Avrupa (+%5,1)  performanslarıyla göz doldururken, Çin (-%3,7), Kore (-%5,0), Malezya (-%4,7), Polonya (-%5,1), Güney Afrika Cumhuriyeti (-%8,6)  gibi gelişmekte olan piyasalarda önemli boyutta kayıplar görülüyor.

Ekonomik verilere baktığımızda küresel portföylerde gelişmekte olan piyasalar aleyhine yaşanan değişimi doğrulayacak temel bir gerekçe yok. Büyüme verilerinde gelişmekte olan ülkeler aleyhine bir bozulma söz konusu değil. ABD dışındaki gelişmiş ekonomilerde büyümede sürpriz bir canlanma bulunmuyor.

Değerleme cephesinde de tablo çok farklı değil. Gelişmekte olan piyasalarda fiyat kazanç oranları  ortalama 11x civarında.  Meksika 16x ve Rusya 6x ile iki ucu oluşturuyor. Gelişmiş ekonomilerin borsalarında  fiyat kazanç oranları 12x civarında.  Sene başından beri en çok kazandıran Wall Street (13x) ve Japonya (24x) daha yüksek fiyat kazanç oranlarına sahipler.

Türkiye gelişmekte olan piyasalardaki satış dalgasından henüz etkilenmedi. MSCI Türkiye sene başından bugüne %4,8 getirisi ile gelişmekte olan piyasalardaki en iyi performans gösteren piyasalardan birisi oldu.  2013 yılında büyümenin artmasına rağmen enflasyon ve cari denge tarafında ilerleme sağlanacağı beklentisi Türkiye’nin ayrışmasını sağlıyor.

Geçmişi bırakalım geleceğe bakalım. Verim eğrilerindeki dikleşme sürer mi? Uzun dönemli faiz oranlarının yükseldiği bir ortamda  gelişmiş ülke borsaları yükselmeye devam eder mi? Küresel faizlerin yükseldiği bir ortamda gelişmekte  olan borsaların tepkisi ne olur?  İMKB dünyadan ayrışmaya devam eder mi?

Bu soruların cevabını vermek kolay değil. Hata payı kaçınılmaz olarak yüksek olacak. Bizim tahminimiz gelişmiş ekonomilerde büyüme normalleştikçe faiz oranlarının da normal seviyelere yükseleceği yönünde.

Bu bağlamda ABD örneğinde 2014-2015 döneminde büyümenin %2’den %3 civarına yükselmesini uzun vadeli faiz faiz oranlarının da %2’den %3-4 civarına yükselmesini bekliyoruz.  Avrupa ve Japonya’da bu süreç çok daha uzun – 2017-2018 yıllarına kadar- sürebilir.

Bu süreçte faiz oranlarından çok küresel büyümeye duyarlı olan Asya, Afrika  ve Güney Amerika’daki  gelişmekte olan piyasaların  iyi performans göstereceğine inanıyoruz.

Türkiye gibi küresel büyümeden çok küresel risk iştahına ve borçlanma maliyetine daha duyarlı olan ülkelerin işi ise kolay olmayacak.  Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki bir kaç yılı iyi değerlendirip yapısal reformlarını hızlandırması gerekiyor.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma