Yöneticiler ve Alım Satım İşlemleri -1

alım satım

4 Mart 2014 tarihli “Yöneticiler ve Piyasa Bozucu Eylemler” başlıklı yazımdan sonra mevzuatta meydana gelen bazı değişiklikler ve sıklıkla yöneltilen sorular üzerine konuyu tekrar gündeme almakta yarar görüyorum. Ancak, bu defa kapsamı genişleterek alım satım işleminin yapılmasından, işlemin piyasa bozucu eylem sayılıp sayılmamasından ve elde edilen net kazançların ihraççıya iadesine kadar olan süreci A’dan Z’ye üç yazı dizisi halinde ve olabildiğince yalın bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Kurumsal Yönetim Tebliği Yatırımcılar İçin de Önemli -1

2012 sonunda yürürlüğe giren yeni Sermaye Piyasası Kanunu’ndan sonra özellikle payları borsada işlem gören şirketler ve yatırımcılar tarafından beklenen en önemli ikincil düzenlemelerden birisi de şüphesiz Kurumsal Yönetim Tebliği (“Tebliğ”) oldu. Tebliğin içereceği konular ya da uygulanması zorunlu ilkelerde değişiklik olup olmayacağı gibi bilinmezler bu bekleyişin nedenini oluşturan unsurlar gibi gözükürken, gerçek nedenin aslında yatırımcıların kurumsal yönetim konusunda şirketlere karşı sorgulayıcı yaklaşımları olduğu sanırım içten içe biliniyordu.  Zira özellikle yabancı kurumsal yatırımcılar tarafından şirketlerin kurumsal yönetim uygulamalarının, yatırım kararı verilmesinde oldukça önemli bir gösterge haline geldiği herkesçe malum. 

Tebliğe bakıldığı zaman ilk olarak önemli nitelikteki işlemler ve ayrılma hakkının, taslak düzenlemeden çıkartılarak ayrı bir düzenlemeye konu edildiği görülüyor. Bu değişikliği oldukça olumlu karşılıyorum.

Uygulanması zorunlu olan ilkelerin belirlenmesi ve gözetiminde payları Ulusal Pazar, İkinci Ulusal Pazar ve Kurumsal Ürünler Pazarında işlem gören şirketlerin sistemik önemlerine göre piyasa değerleri ve fiili dolaşımdaki payların piyasa değerlerine göre birinci, ikinci ve üçüncü grup olarak belirlenmesinde kullanılacak rakamsal eşiklerde, önceki düzenlemeye göre bir farklılık olmadığı görülüyor. Ortalama halka açıklık oranında önemli bir değişiklik olmadığı sürece,  söz konusu rakamsal eşiklerde değişiklik olmaması da aslında doğal. Daha önce de olduğu gibi bahse konu gruplar SPK tarafından her yıl Mart, Haziran, Eylül ve Aralık ayları itibarıyla son işlem günlerinde oluşan şirketlerin ikinci seans kapanış fiyatlarının ve fiili dolaşımdaki pay oranlarının ortalaması esas alınarak her yıl Ocak ayında kamuya açıklanmaya devam edilecek. Peki paylarının ilk defa halka arz edilmesi ve/veya borsada işlem görmesi için SPK’ya başvuran şirketler hangi grupta yer alacak? Bu şirketler liste ilan edilinceye kadar üçüncü grupta yer alan şirketlerin yükümlülüklerine tabi olacak ancak, paylarının borsada işlem görmeye başlaması sonrasında yapılacak ilk genel kurul tarihi itibarıyla gerekli uyumu sağlamak zorunda olacaklar. Özellikle halka arz sürecinde olan şirketlerin bu önemli detaya çok dikkat etmeleri gerekiyor ve zamanında gerekli tedbirleri almaları gerekiyor. Aksi halde diğer konular bir yana, özellikle birinci grupta yer alacak şirketler bağımsız üye aday gösterme sürecinde sıkıntı yaşayabilecektir.

Gruplarla ilgili bir konuya daha dikkat çekmekte yarar görüyorum. SPK tarafından bir üst gruba yükseltildiği ilan edilen şirket, hesaplamanın ait olduğu yılı izleyen yıldan itibaren ilkelere uyum konusunda yeni gruba ilişkin yükümlülüklere tabi olacak. Aksi durum ise yükümlülük konusunda herhangi bir değişiklik yaratmayacak. Buna göre şirketlerin piyasa değerinde meydana gelen düşüşler, tabi oldukları uygulanması zorunlu kurumsal yönetim ilkelerinde bir farklılık yaratmayacaktır. Bu uygulamayı da yerinde buluyorum çünkü yatırımcı açısından bakıldığında, şirkete yatırım yaparken kriter olarak gördüğü kurumsal yönetim ilkelerine uyum seviyesinin, şirketin piyasa değerinin gerilemesine bağlı olarak azalmaması, bir çeşit çıpa olarak görülür ve bu da her şekilde şirketlerin lehinedir.   

2014 yılı için birinci grup şirket sayısı 27, ikinci grup şirket sayısı ise 29 oldu. SPK’nın grup şirketlerini ilan ettiği tarih olan 14 Ocak 2014 itibariyle birinci grup şirketlerinin toplam piyasa değeri 347,3 milyar TL ile borsada işlem gören şirketlerin toplam piyasa değerinin (504,1 milyar TL) i’unu oluştururken, bu oran ikinci grup şirketler için oldu. İkinci ve üçüncü grupta bulunan şirketler bağımsız üye adaylarını genel kurul tarihinden 60 gün önce SPK’ya onaya sunma yükümlülüğünden muaf olurken, sadece üçüncü grup şirketleri için en az iki bağımsız üyenin seçilmesi yeterli olacak.

Tebliğde Yatırımcı İlişkileri Bölümü başlıklı konulara da şirketler tarafından dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bilindiği gibi yürürlükten kaldırılan Seri: IV, No:41 sayılı “Sermaye Piyasası Kanuna Tabi Ortaklıkların Uyacakları Esaslar Tebliğinde Pay Sahipleri ile İlişkiler adıyla tanımlanan birimin, dünya ve Türkiye’deki iyi uygulamalara paralel olarak Yatırımcı İlişkileri olarak adlandırılmasını memnuniyetle karşılıyorum. Şeffaflığın ve kaliteli bilgi paylaşımının fiyatlandığı günümüz sermaye piyasalarında, şirketlerin sadece ortaklarla değil, yatırımcılar, analistler, derecelendirme uzmanları ve şirket faaliyetlerinden etkilenebilecek diğer ilgili bütün taraflarla ilişkilerin yürütülmesi, bilgilendirme yapılması ve bu kesimlerle sürekli temas halinde olunması son derece önemlidir.

Diğer yandan, Yatırımcı İlişkileri görev tanımına kurumsal yönetimin de eklenmesi bana göre isabetli olmuştur.  Pek çok kimsenin düşündüğünün aksine yatırımcılar masaya oturduklarında sadece şirketin faaliyet ve finansal performansı hakkında bilgi talep etmezler, şirketin ortaklık haklarının kullanımındaki yaklaşımı ve genel olarak kurumsal yönetim uygulamaları hakkında da bilgi talep ederler. Unutmayalım ki şeffaflık hem yatırım öncesinde hem de yatırım sonrasında yatırımcı için hayati önem taşır ve şirket hakkında bilgi alabileceği en önemli muhatabın da Yatırımcı İlişkileri olduğu düşünüldüğünde,  bu düzenlemenin yerinde olduğunu düşünüyorum.  Bu yaklaşımla, Yatırımcı İlişkileri Bölüm Yöneticilerinin şirketin faaliyet ve finansal performansının yanı sıra, yatırımcıları yakından ilgilendiren sadece kurumsal yönetim değil, payların geri alımı, önemli nitelikteki işlemler, ortaklıktan çıkarma ve satma hakkı ile özel durumların kamuya açıklanmasına ilişkin düzenlemelere de hakim olmaları gerektiğini hatırlatmak isterim.

Buna ilave olarak, Yatırımcı İlişkileri yöneticisinin Kurumsal Yönetim Komitesi’ne üye olma zorunluluğunun da, Komite çalışmalarının daha fonksiyonel olmasına katkı sağlayıcı bir gelişme olduğunu düşünüyorum.

Önümüzdeki günlerde konunun devamını içeren bir yazı daha yayınlayacağım.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

İskontolu Şirket ve Pasif Yatırımcı

Şirketlerin asli ve öncelikli görevlerinin, ortaklarının mal varlıklarının değerini, yani şirketin piyasa değerini yükseltmek olduğunu biliyoruz. Bazen asli ve öncelikli görevin kar etmek olduğu gibi yanlış bir düşünceye sahip olunduğunu da görüyoruz. Aslında, kar etmek şirketin piyasa değerinin yükselmesindeki önemli unsurlardan sadece biridir.

Peki, piyasa değerinin yükselmesi ifadesinden şirket değerinin maksimum seviyeye yükselmesi mi anlaşılmalıdır? Şirket değeri konusunda önemli olan şirketin maksimum değil, gerçek değerinde olmasıdır. Zira, hisse fiyatının gerçek değerinin çok üzerinde seviyelere çıktıktan sonra çoğu zaman hızlı düştüğünü ve uzun zaman iskontolu kalabildiğini biliyoruz ve görüyoruz. Bu nedenle şirketlerin öncelikli amacı, şirketin gerçek değeri için çaba harcanması olmalıdır.

Özellikle çalkantılı dönemlerde gerçek değeri koruyabilmek ya da bu değere ulaşabilmek için;

  • Hisse fiyatında hangi yatırımcıların belirleyici rol oynadığının bilinmesi ve
  • Yatırımcı ilişkileri faaliyetlerinin etkin koordine edilmesi

üzerinde dikkatle durulması gereken konulardır.

Hisse fiyatında hangi yatırımcıların belirleyici rol oynadığını bilmek son derece önemlidir.  Yatırımcı toplantılarında istenildiği kadar şirketin başarılı faaliyet ve finansal performansını anlatılsın, hatta bu anlatılanlar temel analize dayalı ve al tavsiyesi verilen araştırma raporlarıyla desteklensin, eğer yatırımcı temel analize bakmadan doğrudan endekse yatırım yapıyorsa, hisse fiyatınızda büyük ihtimalle bir değişiklik olmayacaktır. Hatta hisse endekste işlem görmüyorsa ya da endeksteki ağırlığı düşükse, endekse göre kötü bir performans sergilemesi de mümkündür. Normal şartlarda pasif yatırımcı, analiz yapıp uzun vadeli alan ve tutan yatırımcı olarak görülürken, artık analizi geri planda bırakarak doğrudan endekse yatırım yapan olarak değerlendiriliyor.

Bu nedenle, hedef yatırımcı olarak günümüz pasif yatırımcılarıyla değil, temel analize önem veren yatırımcılarla temasa geçilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, sene içinde verimli bir şekilde gerçekleştirilecek 20 toplantı, verimsiz bir şekilde gerçekleştirilecek 200 toplantıya tercih edilmelidir. Benzer şekilde, yatırım şirketlerinin de çoğunlukla endekste ağırlığı yüksek olan şirketler hakkında rapor yayımlayıp yatırımcılara tavsiyede bulunmaları da, şirketlerin gerçek değerlerine ulaşmasında önemli bir engel teşkil etmektedir.

Yatırımcı İlişkileri faaliyetlerinin koordine edilmesinden kastım ise basit anlamda bir koordinasyon değildir. Özellikle çalkantılı dönemlerde, genelde CFO’ya bağlı olarak faaliyet gösteren Yatırımcı İlişkileri’ nin, şirketin stratejilerinin yatırımcı beklentilerine aykırı olarak belirlenmemesi çabası içerisinde, yönetim kademeleriyle ve ilgili diğer birimlerle çok etkin bir koordinasyon içinde olması gerekir. Zira stratejilerin yatırımcı beklentilerine aykırı olarak belirlenmesi, şirket değerine katkı sağlamayacaktır,  bu da şirket yönetiminin sorgulanmasına neden olacaktır. Ayrıca, Kurumsal yönetimin, şirket değerindeki payının olduğunun ileri sürüldüğü bir ortamda, şeffaflık ve bilgilendirme faaliyetlerinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya sanırım gerek yok.

Netice olarak, iskontolu işlem gören şirketler tarafından özellikle çalkantılı dönemlerde hedef yatırımcının doğru belirlenmesi ve CEO seviyesinde yatırımcı ilişkileri çalışmalarının etkinliğinin artırılması her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Aksi halde, pasif yatırımcıların çoğunlukta olduğu bir dönemde şirketlerin gerçek değerlerine ulaşmaları daha da zorlaşıyor. Bu konuyla ilgili Mark C. Scott’un “Achieving Fair Value: How Companies Can Better Manage Their Relationships with Investors” adlı kitabının okunmasını da tavsiye ederim.

Ozan Altan 

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Son Çağrı: Genel Kurul Daveti Yapmayan Kalmasın

Mali yılı 1 Ocak-31 Aralık olan şirketler, olağan genel kurullarını en geç mart ayının sonunda yapmak durumundalar. Ülkemizde hakim ortak merkezli yürütülen politikalar nedeniyle, bazı istisnalar hariç, çoğunlukla genel kurullara ilgi yüksek olmaz. Halbuki normal şartlarda 1 adet paya sahip olan ortağın dahi, şirketin faaliyet, finansal ve yönetsel performansı hakkında düşüncelerini sunabileceği en önemli zemin, genel kuruldur.

Genel kurullarda önceki döneme ilişkin finansal tabloların onaylanması, yönetim kurulu üyelerinin ayrı ayrı ibra edilmesi gibi geçmişle ilgili kararlar alındığı gibi, karın nasıl ve hangi oranda dağıtılacağı ve yeni yönetim kurulunun seçilmesi gibi geleceğe dönük kararlar da alınır. Buna göre genel kurulların yatırımcılar açısından iki yönlü sonuçları olur.

Ancak, bütün bunların gerçekleştirilebilmesi için, genel kurul davetinin doğru bir şekilde ve zamanında yapılması gerekiyor.

Davet konusunda özellikle borsa şirketlerinin dikkatle izlemesi gereken bir süreç bulunmaktadır ve Türk Ticaret Kanunu’ nun (TTK) genel hükümleri dışında 3 Ocak 2014 tarihinde yürürlüğe giren II-17. 1 sayılı Kurumsal Yönetim Tebliği de önemli yükümlülükler getirmektedir.

Borsa şirketlerinin sermaye piyasası mevzuatı kapsamında genel kurul davet sürecine, soru-cevap şeklinde açıklık getirmek daha kolay olacaktır. Aşağıda yer alacak konuların tamamının uygulanmasının zorunlu olduğuna da dikkat çekmek isterim.

Davet ne zaman yapılmalıdır?

Genel kurul daveti, ilan ve toplantı günleri hariç olmak üzere genel kurul toplantı tarihinden en az “üç hafta önce” yapılmalıdır.

Davet asgari olarak hangi platformlarda yapılmalıdır?

Genel kurul daveti, şirketin kurumsal internet sitesinde ve KAP’ ta ilan edilmelidir.

Davetle birlikte açıklanması gereken konular nelerdir?

TTK’ da belirtilenler dışında borsa şirketleri tarafından, genel kurul davet ilanıyla birlikte şirketin internet sitesinde ve KAP’ ta;

  •    Açıklamanın yapılacağı tarih itibarıyla şirketin ortaklık yapısını yansıtan toplam pay sayısı ve oy hakkı, imtiyazlı pay bulunuyorsa her bir imtiyazlı pay grubunu temsil eden pay sayısı ve oy hakkı ile imtiyazların niteliği hakkında bilgi,
  •    Şirketin ve bağlı ortaklıklarının geçmiş hesap döneminde gerçekleşen veya gelecek hesap dönemlerinde planladığı faaliyetlerini önemli ölçüde etkileyecek yönetim ve faaliyetlerindeki değişiklikler ve bu değişikliklerin gerekçeleri hakkında bilgi,
  •    Genel kurul toplantı gündeminde yönetim kurulu üyelerinin azli, değiştirilmesi veya seçimi varsa, azil ve değiştirme gerekçeleri, yönetim kurulu üyeliği adaylığı şirkete iletilen kişilerin özgeçmişleri, son on yıl içerisinde yürüttüğü görevler ve ayrılma nedenleri, şirket ve şirketin ilişkili tarafları ile ilişkisinin niteliği ve önemlilik düzeyi, bağımsızlık niteliğine sahip olup olmadığı ve bu kişilerin yönetim kurulu üyesi seçilmesi durumunda şirket faaliyetlerini etkileyebilecek benzeri hususlar hakkında bilgi,
  •    Pay sahiplerinin gündeme madde konulmasına ilişkin Yatırımcı İlişkileri Bölümü’ne yazılı olarak iletmiş oldukları talepleri, yönetim kurulunun pay sahiplerinin gündem önerilerini kabul etmediği hallerde, kabul görmeyen öneriler ile ret gerekçeleri,
  •    Gündemde esas sözleşme değişikliği olması durumunda ilgili yönetim kurulu kararı ile birlikte, esas sözleşme değişikliklerinin eski ve yeni şekilleri açıklanmalıdır.

Bu sene özellikle genel kurul davetinin yapılacağı zamanlarda, şirketlerde yönetim kurulu üyeleriyle ilgili bilgilerin açıklanması konusunun sıkıntı oluşturduğu görüldü. İdeal olan, hiç şüphesiz ilanla birlikte seçim için genel kurulun onayına sunulacak yönetim kurulu adayları hakkında bilgilendirmenin de yapılmasıdır, ki pay sahipleri genel kurul tarihine kadar konforlu bir ön değerlendirme zamanına sahip olsunlar. Ancak açık olarak görüldü ki 21 günlük süre bu konuda biraz zorlayıcı oldu. Şirketlerin bu konuda gözden kaçırmaması gereken, tebliğde bu konuyla ilgili “yönetim kurulu üyeliği adaylığı şirkete iletilen kişiler” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Bu durumda, ilanın yapıldığı tarih itibariyle şirkete henüz iletilmiş bir aday yoksa, bu bilgi olmadan ilanın yapılabileceği ve sonrasında mümkün olan en kısa zamanda üye aday bilgilerinin açıklanabileceği bilinmelidir. Bunun dışında, şayet şirketin Yatırımcı İlişkileri Bölümü’ne gündem için iletmiş oldukları yazılı bir talep bulunmuyorsa, ilanda bu durumun da belirtilmesi iyi olacaktır.

Davette birinci, ikinci ve üçüncü grup şirketlerinin yükümlülüklerinde farklılıklar var mı?

Bilindiği gibi tebliğ, borsa şirketlerini piyasa değerleri ve fiili dolaşım değerlerine göre üç gruba ayırıyor. Buna göre, birinci grupta yer alan şirketler genel kurul ilanıyla birlikte, mutlaka bağımsız üye aday listesini ve varsa SPK tarafından uygun bulunmayan bağımsız üye adaylarını KAP’ ta açıklamalıdır. Bu durum aynı zamanda bir önceki bölümde yer alan açıklamaların istisnasını oluşturuyor.

Son olarak, içinde bulunduğumuz bu tarih itibariyle özellikle ikinci ve üçüncü grupta yer alan şirketlere, genel kurula bağımsız üye adayı sunulması süreciyle ilgili Aday Gösterme Komitesi ya da bu komite oluşturulmamışsa Kurumsal Yönetim Komitesi’nin yükümlülüklerini hatırlatmak isterim. Bütün şirketlere, küçük ortaklar açısından yüksek katılımlı ve başarılı genel kurullar diliyorum.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Yöneticiler ve Piyasa Bozucu Eylemler

Önceki yazımda, idari sorumluluğu bulunan kişilerin gerçekleştirecekleri işlemlerde yeni özel durum tebliği çerçevesinde bildirim yükümlülüklerine değinmiştim. Malum yeni özel durum tebliği özellikle bu konuda önceki düzenlemeye göre önemli yenilikler içeriyor.

Yöneticilerin, sorumlu oldukları şirketlerin sermaye piyasası araçlarında gerçekleştirdikleri işlemler her zaman dikkat çekici olmuştur. Zira bu kişilerin ilgili sermaye piyasası aracının değerini etkileyebilecek nitelikteki bilgilere sürekli erişimleri vardır ve şirketin faaliyet ve finansal performansını herkesten önce öğrenirler. Bu konuyla ilgili yöneltilen en yaygın sorulardan biri de, yöneticiler gibi içsel/sürekli bilgiye erişimi olan kişilerin özel durum tebliğine göre açıklama yükümlülüklerini yerine getirmeleri durumunda, ilgili sermaye piyasası aracında diledikleri gibi işlem yapıp yapamayacaklarıdır. Önceki düzenlemeler çerçevesinde konuya baktığımızda, idari sorumluluğu bulunan kişilerin kamuya açıklama yükümlülüklerini yerine getirmeleri, içeriden öğrenenlerin ticareti fiilinden kaynaklanan sorumluluklarını ortadan kaldırmıyordu; bir başka ifadeyle, işlemlerin kamuya açıklanması, kimseyi içsel bilgiden menfaat sağlama suçundan kurtarmıyordu.

21 Ocak günü yürürlüğe giren “Piyasa Bozucu Eylemler Tebliği” artık bu konuda son derece önemli sınırlamalar getiriyor. Buna göre, ihraççılar tarafından düzenlenen finansal tablo ve raporlar ile bağımsız denetim raporlarının hazırlandığı hesap döneminin bitimini izleyen günden, söz konusu tablo ve raporların mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, içsel bilgi veya sürekli bilgilere sahip olan kişilerin, ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları, piyasa bozucu eylem olarak yani; makul bir ekonomik veya finansal gerekçeyle açıklanamayan, borsa ve teşkilatlanmış diğer piyasaların güven, açıklık ve istikrar içinde çalışmasını bozacak nitelikte olan eylem olarak değerlendiriliyor.

Benzer şekilde bu kişilerin, içsel bilgi veya sürekli bilgilerin kesinleşmesinden mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları da piyasa bozucu eylem olarak değerlendiriliyor.

Dikkat edilirse her iki durumda da işlemin kamuya açıklanıp açıklanmaması herhangi bir değişken  olarak karşımıza çıkmıyor. Basit bir örnekle konuya açıklık getirmeye çalışayım. Takvim yılına göre finansal raporlarını açıklayan bir şirket 1 Ocak-31 Aralık 2013 dönemine ait finansal raporlarını 4 Mart 2014 tarihi itibariyle henüz kamuya açıklamamışsa ve bu şirketin genel müdürü, üst düzey bir yöneticisi ya da şirketin hakim ortağı tarafından, şirketin sermaye piyasası aracında 4 Mart 2014 tarihinde işlem yapılırsa, kamuya açıklansın ya da açıklanmasın, piyasa bozucu eylem gerçekleştirilmiş olacaktır.

Bu kişiler ancak ilgili döneme ait finansal raporların ya da ilgili özel durumun kamuya açıklamasından sonra işlem yapabileceklerdir. Bu noktada dikkat edilmesi gereken konu ise,  özel durumun kamuya açıklanmasından sonra işlem yapmak isteyen yöneticinin, ilgili döneme ait finansal raporların da kamuya açıklanıp açıklanmadığını gözetmesi gerektiğidir. Çünkü ilgili döneme ait finansal raporlar henüz kamuya açıklanmamışsa, her şekilde işlem yapamayacaktır.

İçsel/sürekli bilgilere kimlerin sahip olduğuna da “Piyasa Bozucu Eylemler Düzenlemesi”nde açıklık getirilmiş durumda;

  • İhraççıların veya bunların bağlı veya hâkim ortaklıklarının yöneticileri,
  • İhraççıların veya bunların bağlı veya hâkim ortaklıklarında pay sahibi olmaları nedeniyle içsel bilgi veya sürekli bilgilere sahip olan kişiler,
  • İş, meslek ve görevlerinin icrası nedeniyle içsel bilgi veya sürekli bilgilere sahip olan kişileri,
  • İçsel bilgi veya sürekli bilgileri suç işlemek suretiyle elde eden kişiler ve
  • Sahip oldukları bilginin içsel bilgi veya sürekli bilgi niteliğinde olduğunu bilen veya ispat edilmesi hâlinde bilmesi gereken kişiler

içsel bilgi veya sürekli bilgilere sahip olan kişiler olarak tanımlanıyor.  Bu kişilerin eşleri, çocukları ya da aynı evde yaşadıkları kişilerin belirtilen dönemlerde gerçekleştirecekleri işlemlerin de piyasa bozucu eylem kapsamına gireceği bilinmelidir.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

İdari Sorumlular ve İşlem Açıklamaları

İdari sorumluluğu bulunan kişilerin işlemlerinin açıklanması,  gündem oluşturan bir konu olarak farklı zaman ve zeminlerde karşımıza çıkıyor. İdari sorumluluğu olan kişilerin kapsamı, işlem tutarları, bildirim zorunlulukları ve hatta bildirim yapılmazsa yaptırımlarının neler olduğuna kadar uzanan bir konu. Dilerseniz hiç uzatmadan 23 Ocak’ta yayımlanan ve yayımlanmasından bir ay sonra yürürlüğe girecek olan Özel Durumlar Tebliği çerçevesinde ve biraz da uygulamaya yönelik bazı örneklerle konuyu başlıklar halinde ve sondan geriye doğru anlatmaya çalışacağım.

İşlem sonrasında açıklamayı kim yapacak?

Yapılan işlemlerin sonrasında idari sorumluluğu bulunan kişiler için bildirim yükümlülüğü doğmuşsa, bildirimin çoğu zaman işlemin gerçekleştirildiği yatırım şirketi tarafından işlemi yapan namına yapılmasının talep edildiği görülüyor. Öncelikle bunun doğru bir talep olmadığının bilinmesi gerekiyor çünkü düzenleme, açık olarak bildirimin işlemi yapan tarafından, yani idari sorumluluğu bulunan kişi tarafından yapılması gerektiğini söylüyor.

Bildirim yükümlülüğü ne zaman doğar?

İdari sorumluluğu bulunan kişiler (ana ortaklık dahil) için bildirim yükümlülüğü, yapılan işlemlerin bir takvim yılı içerisinde 50.000 TL tutarına erişmesiyle başlar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, önceki düzenlemede son 12 ay şeklinde belirlenmiş olan zaman diliminin, takvim yılı olarak değişmiş olması ve tutarın da artırılıp 50.000 TL olarak belirlenmiş olmasıdır.

Sadece sermayeyi temsil eden paylarda yapılan işlemler için mi bildirim yapılır?

Bildirim yükümlülüğü için sadece sermayeyi temsil eden paylarda yapılan işlemler için değil, paylar ve varsa bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarına ilişkin olarak gerçekleştirilecek işlemlerin toplamı dikkate alınmalıdır. Buna göre, yukarıda belirttiğim 50.000 TL eşiğin hesaplamasında, paylarla birlikte bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarında gerçekleştirilen işlemler de hesaba dahil edilmelidir.

Dolayısıyla, işlem yapılan paya dayalı ayrıca bir de opsiyon işlemi gerçekleştiriliyorsa, hesaba bu opsiyonun verdiği “hak” da dahil edilmelidir.

İşlem yapılmadan önce herhangi bir duyuru yapılır mı?

İdari sorumluluğu bulunan kişiler (ana ortaklık dahil) tarafından sermayeyi temsil eden paylar ve bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarına ilişkin olarak gerçekleştirilen ve 50.000 TL’yi aşan bütün işlemler, satış sonrasında yapılacak açıklamadan ayrı olarak, her bir işlemden asgari olarak bir iş günü önce satış miktarı belirtilmeksizin kamuya açıklanmalıdır.

Bu noktada, belirtilen tutarı aştıktan sonra yapılacak satış işlemleri için bildirim yükümlülüğünün daha da artırıldığına dikkat etmek gerekiyor.

Sadece sermayeyi temsil eden paylar ve bu paylara dayalı diğer sermaye piyasası araçlarında gerçekleştirilen işlemler için mi açıklama yapılır?

Hayır. İdari sorumluluğu bulunan kişiler ve ihraççının ana ortaklığı tarafından ihraççının halka arz edilen pay dışındaki sermaye piyasası araçlarında yapılan işlemlerin toplamının bir takvim yılı içerisinde 100.000 TL tutarını aşması halinde, işlemi yapanlar tarafından gerçekleştirilen tüm işlemlerin kamuya açıklanması gerekiyor. Bu kuralın da önceki düzenlemeden farklı olarak tebliğde yer aldığını görüyoruz.

Buna göre örneğin idari sorumluluğu bulunan kişilerin, şirketin halka arz ettiği sabit getirili kıymetlerde gerçekleştirdiği işlem tutarı 100.000 TL’yi aşarsa, bu kişiler  tarafından bildirim yapılması gerekecektir.

İdari sorumluluğu bulunan kişiler kimlerdir?

Tebliğ, daha önceki düzenlemede olduğu gibi yine bu konuda geniş bir çerçeve çiziyor. İdari sorumluluğu bulunan kişileri ve bu kişilerle yakından ilişkili kişileri bir arada düşünmek gerekiyor.

 “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişiler” dediğimiz zaman;

  • İhraççının yönetim kurulu üyeleri,
  • Yönetim kurulu üyesi olmadığı halde, ihraççının içsel bilgilerine doğrudan ya da dolaylı olarak düzenli bir şekilde erişen ve ihraççının gelecekteki gelişimini ve ticari hedeflerini etkileyen idari kararları verme yetkisi olan kişiler (ana ortak gibi)

anlaşılmalıdır. Diğer yandan, “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişilerle Yakından İlişkili Kişiler” dediğimiz zaman ise;

  • İdari sorumluluğu bulunan kişinin eşini, çocuklarını ve idari sorumluluğu bulunan kişi ile söz konusu işlemin gerçekleştirildiği dönemde aynı evde ikamet eden kişileri,
  • İdari sorumluluğu bulunan kişiler veya bir üst açıklamada belirtilen kişiler tarafından idari sorumlulukları üstlenilen veya doğrudan ya da dolaylı olarak bu kişiler tarafından kontrol edilen veya bu kişiler yararına kurulmuş olan veya ekonomik çıkarları esas olarak bu kişilerin ekonomik çıkarları ile aynı olan tüzel kişi, kurum veya ortaklıklar
  •    Sermaye piyasası aracı bir borsada işlem gören ihraççının Kurul düzenlemelerine göre hazırlanmış son yıllık finansal durum tablosundaki aktif toplamının veya daha fazlasını oluşturan bağlı ortaklıklarının idari sorumluluğu bulunan kişiler ile bu kişilerle yakından ilişkili kişiler

anlaşılmalıdır.

Bu noktada, bu yazıda geçen bütün idari sorumluluğu bulunan kişiler ifadelerinin, “İdari Sorumluluğu Bulunan Kişiler ve bunlarla yakın ilişkili kişiler” şeklinde birlikte anlaşılması gereğini önemle hatırlatmak isterim. Çünkü, bahse konu işlemlere konu olan tutarların aşıp aşılmadığının hesabı yapılırken, idari sorumluluğu bulunan kişiler ve bunlarla yakından ilişkili kişilerin her biri tarafından gerçekleştirilen tüm işlemlerin toplamı dikkate alınmalıdır. Yazının başlangıcında anlam karışıklığı olmasın diye bu detaya girmedim.

İdari sorumluluğu bulunan kişilerin işlem yapmasına ilişkin sınırlama var mıdır?

Evet vardır. Bu ay yürürlüğe giren “Piyasa Bozucu Eylemler” düzenlemesine göre, ihraççılar tarafından düzenlenen finansal tablo ve raporlar ile bağımsız denetim raporlarının hazırlandığı hesap döneminin bitimini izleyen günden, söz konusu tablo ve raporların mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, idari sorumluluğu bulunan kişilerin ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları, piyasa bozucu eylem olarak değerlendiriliyor.

Benzer şekilde, içsel bilgi veya sürekli bilgilerin kesinleşmesinden mevzuata uygun şekilde kamuya duyurulmasına kadar geçen süre içerisinde, idari sorumluluğu bulunan kişilerin ilgili sermaye piyasası araçlarında işlem yapmaları da piyasa bozucu eylem olarak değerlendirecek.

Son iki paragraf dikkate alındığında, idari sorumluluğu bulunan kişilerin yaptığı alım satım işlemlerini sadece kamuya açıklamaları değil, aynı zamanda alım satım yaptıkları zamanlara bu çerçevede maksimum dikkat göstermeleri gerektiği açıktır.

Son olarak, bu bilgilendirmeyi sadece idari sorumluluğu bulunan kişilere yönelik hazırladığımın da altını çizmek isterim. Zira, yatırımcıların sermayede ya da oy hakkında değişiklik yaratan işlemleri/durumlarının ayrı bir yazıya konu edilmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Kredi Kartının Doğru Kullanımı ve Sermaye Piyasaları

Bilindiği gibi ikisat bir sosyal bilimdir, fen bilimi değildir. Bundan dolayı iktisadi gelişmelerin arkasında sadece rakamlar değil, davranış modelleri, moda ve en önemlisi fayda gibi konular da  aranır. Sermaye piyasaları ise iktisat içinde önemli bir alan kaplar ve kapladığı bu alan da kısa, orta ve uzun vadede doğrudan ya da dolaylı bir çok unsurdan etkilenir.

Bu etkiler bazen hiç aklımıza gelmeyen ya da arasında bağlantı olabileceğini düşünmediğimiz unsurlar da olabilir. Örneğin, son günlerin önemli gündem maddelerinden biri de kredi kartı kullanımıyla ilgili getirilecek yeni düzenlemeler. Bazı bankalar tarafından kredi kartı limitlerinin kullanıcının ödeme gücünün üzerinde belirlenmesi ve bazı kullanıcılar tarafından kredi kartının ödeme aracından ziyade borçlanma aracı olarak görülmesi, bahse konu düzenlemelerin temel nedenleri olarak ifade ediliyor.

Kredi kartı kullanımının sermaye piyasalarıyla ilgisi de doğrudan kurulamayabilir, o nedenle sözü fazla uzatmadan doğru kredi kartı kullanımı ile, yani kullanıcının kredi kartını mali gücü oranında bir borçlanma aracı olarak değil, ödeme aracı olarak kullanması ile sermaye piyasaları arasındaki bağı basit bir şekilde izah etmeye çalışayım.

Yapılan alışverişlerde kredi kartı kulllanımı, paranın fiilen el değiştirmemesi anlamına gelir. Paranın fiilen el değiştirmemesi ise ödeme işlemlerinin banka hesapları üzerinden gerçekleşmesi, bu da kaydi paranın, bir başka ifadeyle bankada bulunan paranın artması anlamına gelir. Kaydi paranın artması, bankaların krediye yönlendirebileceği para miktarının artmasına, bu şekilde artan para arzı da faiz oranların düşmesine neden olur. Faiz oranlarının düşmesi ise yatırım iştahı ve dolayısıyla yatırım talebini artırırken, artan yatırım talebi de istihdam ve üretim seviyesinde artış meydana getirir.

Artan üretimin karşılığı olan milli gelir artışı, Türkiye gibi tasarruf eksikliği nedeniyle önemli sıkıntılar yaşayan ülkeler için hayati önem taşır. Zira, milli gelir arttıkça tasarruf oranının da yükselmesi beklenir. Tasarrufların artması, sermayenin tabana yayılmasını sağlar ve bu da yatırım araçlarına geniş bir tabandan yatırım yapılmasına, yoğunlaşma riskinin azalmasına ve dahili/harici krizlerde piyasalardaki dalgalanmanın azalmasına sebep olur. Tabii sermayenin tabana yayılması için sadece milli gelirin ve toplam tasarrufların artması değil, artan milli gelirin de mümkün olduğunca adil dağılması  gerekir.

Sonuç olarak, kredi kartının doğru kullanımı sermayenin tabana yayılmasını sağlayarak sermaye piyasalarına bu şekilde  etki eder. Kredi kartı kullanımını sadece son günlerin gündem başlıklarından biri olduğu için konu ettim.  Sermaye piyasalarımızın gelişimi için büyük önem taşıyan tasarrufların artırmasına etki eden doğrudan ve dolaylı bir çok başka unsur olduğu dikkatlerden kaçmamalıdır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Şirket Değerinde FED Etkisi

Bugünlerde amatöründen profesyoneline neredeyse herkesin FED politikalarına odaklandığı bir ortamda, yatırımcıların da yön belirleme konusunda tereddütlü olduğuna şüphe yok. Bu karmaşık ortamda ne kadar etkili olur bilemem ama yine de piyasanın temel kurallarının halen geçerli olduğunu hatırlatmak isterim.

Öncelikle, şirketin değerini FED politikalarının değil, şirketin esas faaliyetleri, özkaynak karlılığı, temettü politikası/verimliliği ile kurumsal yönetim uygulamalarının belirleyeceği unutulmamalıdır. Zira bu unsurlar, yatırımcının yatırım kararında etkili olacak en temel unsurlardır. Peki küresel likiditeye ilişkin politikalar şirket değerinde hiç  mi etkili olmaz? Piyasalarda yarattığı şoklar nedeniyle hisse fiyatında elbette etkili olur, hatta tam da bu satırları yazarken ABD Kasım ayı tarım dışı istihdam verileri beklenenden sadece 17-18 bin daha yüksek geldiği için BIST-100, 30 saniye içinde %1’e yakın geriledi ve sonraki 30 saniye içinde ise neredeyse verdiğini geri aldı. Aslında bu canlı örnek bile bu yazının amacına hizmet eden basit ama net bir durum.

Daha önce de belirtmeye çalıştığım gibi  şirketin esas faaliyetlerinden gelir yaratabilme kabiliyeti, bunu karlılığa yansıtabilmesi, karını yatırımcılarıyla paylaşma istek ve uygulamaları ile finansal değerlemeler çerçevesinde rakiplerine göre ucuz olması, yatırımcıların yatırım kararında son derece etkili olacaktır.

Piyasaların bu kadar dalgalı olabildiği dönemlerde yatırım kararı verilirken yukarıda belirttiğim unsurlara ilave olarak, şirketin ne kadar tahmin edilebilir ve şeffaf olduğu da büyük önem taşır. Tahmin edilebilirlik  ve şeffaflık; belki de özellikle böylesine derinlik taşımayan değerlendirmelerin, bilgilerin ve yorumların olduğu bir ortamda şirketler lehine avantaj yaratacaktır.

Nasıl ki insanoğlu tarih boyunca bilmediği varlıklardan korktu ve uzak durdu, yatırımcılar da bilmediği, tahmin edemediği ve içini göremediği şirketlere karşı mesafeli durur, yatırım yapmaz. Faaliyet ve karlılık açısından başarılı olan şirketler aynı zamanda tahmin edilebilir ve şeffaf bir yapıya sahip olduğunda, sadece rakiplerine göre tercih edilmekle kalmayacak, satışa neden olan tarım dışı istihdam verisi gibi haberlere de, piyasanın geneline göre dirençli olacaktır.

Bu çerçevede faaliyet ve finansal performansları iyi olan şirketler alacakları kararlarda;

  • Başta ortakları olmak üzere bütün menfaat sahiplerinin hak ve beklentilerini gözetirse ve
  • Özellikle stratejik konularda yatırımcı taleplerini karar süreçlerine dahil ederse

tahmin edilebilir şirketler ligine yükselir ve yatırımcılarına orta-uzun vadede mutlak değer yaratırken, kısa vadeli veri/beklenti/haberlerden de az etkilenir.

Sonuç olarak, yatırım kararı alınırken günlük ve geçici unsular değil, orta ve uzun vadeli tahmin edilebilir dinamikler öncelik taşımalıdır. Yabancı yatırımcıların borsada işlem gören paylardaki payının c fakat işlem hacmindeki payının sadece olduğu bilgisi ışığında, yatırım tercih ve politikalarının  ne kadar dikkatli yapılması gerektiği açıktır.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri 

Piyasaya değil, şirkete ortak oluyorsunuz

Bazen aynı anda inşaat, korna ve diğer rahatsız edici seslerin kontrolsüz bir şekilde neden olduğu gürültüye maruz kalır, rahatsız oluruz. Bugünlerde ise, yazılı ve görsel basında liyakatından şüphe edilen bazı kişiler tarafından para ve sermaye piyasalarındaki gelişmeler hakkında paylaşılan olur olmaz görüşler, benzer şekilde yatırımcılarda gürültü etkisi yaratıyor.

Makul bir yatırımcı, normal şartlarda yatırım yapmayı planladığı ülkenin makro ekonomik göstergelerini, şirketin faaliyet gösterdiği sektörün dinamiklerini ve nihayet şirketin sektördeki payını ve projeksiyonlarını anlamaya çalışır. Ancak, dedikodu ve rastlantısal değerlendirme ile yorumların başrol aldığı ve bundan dolayı da temel analizin neredeyse oyun dışı kaldığı bugünlerde, yatırımcıların sağlıklı bir değerlendirme yapabilmeleri maalesef olanaksız hale geldi. Bu durum, özellikle sayısı son derece sınırlı olan yerli yatırımcıların sermaye piyasalarından daha da uzaklaşmalarına neden oluyor.

Bu nedenle, özellikle orta ve uzun vadeli yatırımcılar için temel analizin halen esas olduğu unutulmamalıdır. Buna göre bir şirket;

  • Farklı faaliyet alanlarından gelir elde ediyor ve sürdürülebilir karlılığa sahipse,
  • İstikrarlı temettü politikalarıyla kazancını yatırımcılarıyla sürekli paylaşıyorsa,
  • Finansal değerlemeler sonucunda yurt içi ve dışı rakiplerine göre ucuzsa ve
  • Şeffaf bir yönetime sahipse

pay piyasası yatırımcısı için önemli bir yatırım fırsatı olarak görülmelidir.

Uluslararası ekonomik ve siyasi gelişmelerin piyasalar üzerindeki baskısının en yüksek düzeyde hissedildiği böylesi dönemlerde yatırımcılar, biraz soluklanıp, gürültüye bir süre kulaklarını tıkamalı ve yukarıdaki  kriterlere uyan şirketleri araştırmalıdır.

Diğer yandan, piyasalar için çeşitli gerekçelerle “al” ya da “sat” tavsiyesi verilmesi doğaldır. Hatta sadece siyasi risk nedeniyle fiyat artış beklentilerinin aşağı çekilmesi de doğaldır. Ancak bunların uzun vadeli öneriler olmadığı, her şekilde kendi özel koşulları nedeniyle piyasadan pozitif yönde ayrışabilecek şirketlerin olabileceği ve bu şirketlere de seçici bir yaklaşımla yatırım yapılabileceği dikkate alınmalıdır.

Bu yazının kısa vadeli kazanç sağlamayı hedefleyen yatırmcılar için olmadığını belirtmem gerekiyor. Konjonktürün bu kadar dalgalı ve belirsiz olduğu zamanlarda, şirket özelinde analiz yapıp uzun vadeli yatırımlara yönelmek daha da fazla önem taşıyor. Zira, piyasaya değil şirkete ortak oluyorsunuz.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri

Özel Durum Açıklamaları Ertelenebilir mi?

Bilginin ve teknolojinin hakim olduğu çağımızda sermaye piyasalarının mümkün olduğunca tam rekabet koşulları çerçevesinde işlemesi esastır. Bu nedenle  önemli gelişmelerin bütün menfaat sahiplerine zamanında, doğru, tam, kolay anlaşılabilir ve mümkün olan en düşük maliyetle bildirilmesi  önem taşımaktadır. Zira şeffaflık, alım satım kararlarının verilebilmesinde en kuvvetli etkenlerden biridir.

Önemli gelişmelerın sermaye piyasası mevzuatına uygun bir şekilde açıklanması, özel durumların kamuya açıklanması olarak tanımlanır. Hangi gelişmenin önemli olduğu hangisinin önemli olmadığı ise çoğu zaman tartışmalara konu olur. İçsel bilgi ve sürekli bilgi olarak sınıflandırılan özel durumlar, esas olarak borsada işlem gören sermaye piyasası araçlarının değerini ve yatırımcıların yatırım kararını etkileyebilecek, ancak henüz kamuya açıklanmamış bilgilerdir.

Meydana gelen gelişmenin önemli olup olmadığının değerlendirilmesi yapılırken, söz konusu gelişmenin;

  • Somut bir olaya ilişkin,
  • Makul bir yatırımcının yatırım kararını alırken anlamlı kabul edebileceği,
  • Kamuya açıklanmamış durumlarla ilgili,
  • Sermaye piyasası araçlarının alım satımında kullanılması durumunda, kullanıcısına bu bilgiden haberi olmayan diğer yatırımcılara göre avantaj sağlayabilecek,
  • Kamuya açıklandığı takdirde söz konusu sermaye piyasası aracının değerinde veya yatırımcıların yatırım kararları üzerinde etki yaratabilecek

nitelikte  olup olmadığının sorgulanması gerekir. Bu aşamada, geçmişte yapılan benzer açıklamaların yarattığı etki de dikkate alınmalıdır. Fakat,  bu değerlendirmeler yapılırken şirketlerin faaliyet ve mali büyüklüklerinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Bu nedenle özellikle finansal konularda rakamlardan ziyade oranlar dikkate alınmalıdır.

Özel durum açıklamalarının, durumun meydana gelmesinin öğrenilmesini takiben mümkün olan en kısa zamanda kamuya açıklanması gerekir. Bu süre uygulamada “durumun meydana gelmesinin öğrenilmesini izleyen ilk borsa gününde ilk seans başlayana kadar” şeklinde algılanmaktadır; ki pratik olarak da yanlış değildir. Yatırımcıların alım satım işlemleri ve diğer iki konu için bildirim süresi farklılık gösterir ancak bu yazıda bu tür detaylara fazla girmeyeceğim.

Peki, mümkün olduğunca tam rekabet koşullarında işlemesi arzulanan sermaye piyasasında özel durum açıklamalarının ertelenmesi mümkün müdür?

Evet, mümkündür. Şirketler borsada işlem gören sermaye piyasası araçlarının değerini ve yatırımcıların yatırım kararını etkileyebilecek bilgileri, yasal hak ve menfaatlerinin zarar görmesini önlemek amacıyla erteleme yetkisine sahiptirler, ancak bu durumda sorumluluk taşıdıklarının unutulmaması gerekir.

Özel durum açıklaması için erteleme kararı alınırken;

  • Ertelemenin yatırımcıları ve diğer menfaat sahiplerini yanıltma riski oluşturmamasına ve
  • Erteleme süresince bilgilerin gizliliğinin sağlanmasına

maksimum hassasiyet gösterilmelidir.

Erteleme kararında süreç nasıl işlemelidir?

Şirketin yönetim kurulu ya da yönetim kurulunun yetkilendirdiği organ tarafından karar alınması gerekir. Kararda açıklanması ertelenen bilgi, ertelemenin şirketin yasal hak ve menfaatlerinin korunmasına etkisi, yatırımcıların yanıltılması riskini oluşturmadığı ve erteleme süresince söz konusu bilginin gizliliğinin korunması için ne gibi tedbirlerin alındığı yer almalıdır.

Erteleme süreci ne zaman sona erer?

Bilginin kamuya açıklanmasının ertelenmesinin gerekçeleri ortadan kalktığı zaman, şirket tarafından söz konusu bilgi, ertleme  kararı ve gerekçeleriyle birlikte kamuya açıklanmalıdır. Burada bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum, Sermaye Piyasası Kurulu gerekli gördüğü takdirde erteleme gerekçelerinin yerinde olup olmadığını incelemeye yetkilidir.

Şirketlerin erteleme kararı almasında;

  • Uzlaşma sağlanmasının yakın olduğu ancak sonuçların açıklanmasının yatırımcıların menfaatlerinin aleyhine olabilecek müzakereler,
    • Anlaşmaların veya şirketin yönetim organlarınca alınmış kararların uygulanmasının diğer ortaklığın gerektirdiği ve bilginin açıklanmasının sürece olumsuz etki edebileceği durumlar,

şirketlerin meşru menfaatlerine somut örneklerdir.

Uygulamada erteleme kararlarına sık rastlanmaz ve her şekilde çok dikkatle izlenmesi gereken bir süreçtir. Çünkü, gizliliğin esas olduğu bu süreçte, konu basına yansıyacak olursa, ertleme kararına devam edilmesi ya da açıklama yapılması yine şirketlerin sorumluluğunda olacaktır.

Özellikle piyasaların dalgalı olduğu dönemlerde yatırımcılarım yatırım kararlarını etkileyebilecek özel durum açıklamalarının önemi çok daha artmaktadır. Bu nedenle,  Sermaye Piyasası Kurulu’nun özel durumların kamuya açıklanması konulu tebliği ile bu tebliğin eki ve aynı zamanda Kurul kararı niteliğinde olan rehberin, oldukça bilgilendirici ve yönlendirici olduğuna dikkat çekmek isterim.

Ozan Altan

Müdür Yardımcısı | Yatırımcı İlişkileri