Ağustos fırtınası

Ağustos ayı Akdeniz coğrafyasında fırtınalarıyla meşhurdur. Genelde uzun sürmeyen ama yıkıcı etkisi olan fırtınalar görülür. Küresel piyasalarda son dönemde yaşanan oynaklık ağustos ayında benzer bir fırtınanın görülebileceğine işaret ediyor.

Dünya piyasalarındaki iyimser hava bozmaya başladı. ABD ve Avrupa borsaları temmuz ayındaki kazançlarının önemli bir kısmını ayın son haftasında geri verdi. Küresel sermaye ABD tahvilleri ve altın gibi emin liman olarak gördükleri yatırım araçlarına yöneliyor.

Risk iştahını baskılayan temel gelişme salgının kontrol altına alınamaması. ABD, Hindistan, Brezilya gibi yüksek nüfuslu ülkelerde vaka sayısının artmaya devam etmesi V şeklinde toparlanma senaryosunu zora sokuyor. Avrupa, Japonya, Çin’de ikinci dalga işaretinin görülmesi risk iştahını bozan bir diğer neden.

İkinci dalga konusundaki görüşümüzü biliyorsunuz. Ekonomilerin açılmasına paralel salgının yeniden hızlanmasını kaçınılmaz görüyoruz. Aşı geliştirilmeden ve/ veya çok etkili bir ilaç tedavisi bulunmadan salgını tam olarak kontrol altına almak mümkün değil.

Temmuz ayından itibaren ABD ekonomisinde görülen yavaşlama işaretleri U şeklinde toparlanma senaryosuna dönülme ihtimalinin arttığını gösteriyor. Salgını kontrol altına aldığına inandığımız Avrupa ekonomilerinde bile vaka sayısının yeniden artmaya başlaması önümüzde inişli çıkışlı bir yol olduğunu gösteriyor.

Risk iştahının bozulmaya başlaması Türkiye gibi kırılgan piyasalar için iyi haber değil. Küresel risk iştahı güçlüyken piyasalardaki yükselişe katılamayan Türkiye varlıklarının risk iştahı bozulduğunda en çok değer kaybedenler arasında yer alması hiç de hayra alamet değil.

MSCI Türkiye temmuz ayında yüzde 8 kaybettirerek gelişmekte olan piyasaların yüzde 16 gerisinde kaldı. Banka hisselerindeki yabancı satışı ve kredi işlem yapan yerleşik yatırımcıların pozisyon azaltması Borsa İstanbul’daki satışların sertleşmesinde etkili oldu.

Küresel dalgayla benzer durumdaki gelişmekte olan ülkelere göre 200 baz puan kadar düşük reel faiz verdiği bir konjonktürde karşılaşan Türk Lirası en çok değer kaybeden gelişmekte olan ülke paraları arasında yer alıyor. Ülke risk primini ölçen CDS cephesinde de benzer bir tablo görülüyor.

Salgına karşı göreceli başarılı mücadeleye ve ekonomideki V şeklinde toparlanmaya rağmen Türkiye varlıkları dünyaya göre neden daha çok kaybettiriyor. Bu sorunun cevabı salgın sonrası uygulanan genişleyici politikalarda kantarın topuzunun kaçırılmasında yatıyor.

Eşanlı olarak uygulanan genişleyici maliye ve para politikaları ve banka bilançolarını ekonomi politika aracı haline getiren aktif oranı Türkiye ekonomisinde arzu edilenden daha hızlı bir canlanmaya neden oldu.

Bölge ülkelere göre daha güçlü toparlanma nedeniyle bozulan cari denge ve finansal baskılamanın tetiklediği portföy hareketleri rezerv kaybını hızlandırarak Türkiye’ye yönelik risk iştahının bozulmasına neden oldu.

Durumun ciddiyetinin farkında olan Ankara, haziran ayında faiz indirim döngüsünü sonlandırdı. Kamu bankaları kredi faiz oranlarını hafif yukarı çekti. 2020-2021 enflasyon tahminlerini yukarı çeken Merkez Bankası bundan sonraki adımın faiz artışı olabileceği sinyalini verdi. Açık piyasa işlemlerinin daraltılması ve aktif oranının parametrelerindeki değişikliklerle sürecin destekleneceğine inanıyoruz.

Gerek salgına karşı başarılı politikasıyla gerekse ekonomideki dinamik toparlanmasıyla Türkiye varlıkları bu seviyeleri hak etmiyor. Dip seviyeye gerileyen MSCI Türkiye / MSCI GOÜ, XBANK / XUSIN oranları borsadaki düşüşün alım yönünde ve banka ağırlığını artırarak kullanılmasını söylüyor.

Ancak satışın sertliği bizi ne olduğunu anlayana kadar beklemeye zorluyor. Yükselişe katılan ve 1.170-1.175 seviyelerini zarar durdur olarak kullanan yatırımcıların yeni pozisyon açmadan ağustos fırtınasının bittiğini ve borsanın döndüğünü görmelerinin daha doğru olacağına inanıyoruz.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Zayıf dolar Türkiye için fırsat mı?

Dolardaki değer kaybı devam ediyor. Geçtiğimiz üç ayda yüzde 7 zayıflayarak son iki yıldaki kazancının tamamını geri veren DXY dolar endeksi 2018 Eylül seviyelerine geriledi. 2016 Aralık 2018 Şubat dönemi (-%13) sonrasındaki en sert değer kaybı ile karşı karşıyayız.

Küresel piyasalar doların değer kaybetmesinden memnun gözüküyor. Doların değer kaybının hızlandığı son üç ayda MSCI Avrupa ve MSCI Gelişmekte Olan Ülkeler hisse senedi endeksleri yüzde 15 yükseldi. Aynı dönemde MSCI Amerika yüzde 11 değer kazandı.

Doların değer kaybını (kazancını) hisse senedi piyasaları genelde iyi (kötü) haber olarak görür. Doların değer kaybettiği 2017 yılında Euro bölgesi yüzde 25, gelişmekte olan ülkeler yüzde 28 değer kazanmıştı. Doların güçlendiği 2018 yılında ise Avrupa ve gelişmekte olan piyasalar yüzde 17 değer kaybetmişti.

2020 yılının ikinci yarısında dolar kaybetmeye devam edecek mi? Küresel risk iştahı dolar değer kaybederken güçlenmeye devam edecek mi? Bu soruların cevabını vermek için doların neden değer kaybettiğine bakmamız lazım.

Doların değer kaybı ABD’ye ait sorunlardan mı kaynaklanıyor, yoksa diğer ülkelerin daha iyiye gitmesinden mi? ABD’ye ait sorunlar bir süre sonra dünyanın geri kalanını da aşağı çekecek mi? Yoksa dünyanın geri kalanı bir süre ABD’yi yenecek mi?

2017 yılında doların değer kaybı Başkan Trump’ın korumacı politikalarına, genişleyici maliye politikalarına ve ABD dışı büyüme dinamiklerinin iyileşmesine dayanıyordu. 2020 yılı dinamikleri daha farklı ama sonuç aynı. Dünyanın geri kalanı kısa vadede ABD’den daha iyi görünüyor.

ABD dolarını kısa vadede baskılayacak üç temel neden görüyoruz. (i) Avrupa ve Asya salgını kontrol altına alırken ABD başarısız bir mücadele veriyor. (ii) Vaka sayısının artması sonbahar aylarından itibaren ABD ekonomisinde kısmi kapatmalara yol açabilir ve büyümeyi baskılayabilir. (iii) Salgına karşı başarısız mücadele ve büyümede aşağı yönlü riskler başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçileri Çin’e karşı daha sert oynamaya zorlayabilir.

Avrupa’da mali paketin desteğiyle büyümenin canlandığı, doların değer kaybettiği, faizlerin düşük kalmaya devam edeceği bir senaryo dünyanın geri kalanını kısa vadede destekleyebilir. Dolar borcu yüksek gelişmekte olan piyasalar bu sayede borçluluklarını bir nebze azaltabilir.

Ancak dünya ekonomisinin iki ana motorundan biri olan ABD ekonomisinde toparlanmanın V şeklinden U şekline dönmesi bir süre sonra durumu değiştirir. Başkanlık seçimleri öncesinde salgın ve durgunluk riskleri ile boğuşan Başkan Trump ortak düşman olarak Çin’i gösterip safları sıkılaştırmak isteyebilir.

Lafı çok uzatmadan toparlayalım. Zayıf dolar, güçlenen Avrupa, dolar borcu yüksek, Euro ihracatı fazla Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için kısa vadede bir fırsat oluşturuyor. Ancak bu pencere uzun süre açık kalmayacak. Bir sonraki dalgaya karşı hazırlıklı olmak için bu süreyi cari dengemizi düzeltip, dış borcumuzu azaltmak için kullanmamız gerekiyor. Bu sayede bir sonraki dalganın ekonomimize vereceği zararı azaltabiliriz.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Benim balonlarım vardı…

Mali piyasalar ve reel ekonomi arasındaki makas açılmaya devam ediyor.
Mali piyasalar salgın dolayısıyla oluşan kaybın neredeyse tamamını 5 ayda geri aldı. Reel ekonominin salgın öncesi seviyelere ulaşması ise en iyimser ihtimalle 24 ayı bulacak.

Piyasa fiyatlamalarının reel ekonominin çok ötesine geçmesi önemli bir risk mi? Nasıl baktığınıza bağlı. Varlık fiyatlamalarında bir balon olduğu kesin. Düşük faiz ortamı ve bol para hisse senedinden devlet tahviline, özel sektör tahvilinden altına bir yığın piyasada balonlar yaratmış durumda.

Ama bu yeni bir şey değil. 2008 krizinden beri her yükseliş döneminde uzmanlar bir balonla karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Hisse senedindeki balon tahvile göre çok daha küçük boyutta. Ama hisse senedi yatırımcısının tahvil yatırımcısına göre daha güvende olduğunu söylemek zor.

Bir sonraki şokun büyüme cephesinden (ikinci dalga, ABD – Çin kavgası) gelmesi durumunda hisse senedi yatırımcısı parasının yüzde 10-20’sini kaybederken, tahvil ve altın piyasalarındaki balon büyümeye devam edebilir.

Merkez Bankalarını faiz artırmaya zorlayacak büyümenin hızlandığı, enflasyonun yükseldiği bir senaryoda ise tahvil ve altındaki balon patlarken hisse senedi piyasaları yükselmeye devam edebilir.

Büyümenin yavaşladığı ve enflasyonun yükseldiği stagflasyonist bir şok gelmesi durumunda ise hem hisse senedi hem tahvil yatırımcıları paralarının yüzde 20’sinden fazlasını kaybedebilir. Risk iştahının bozulduğu bu senaryoda altın yükselen yıldız olur.

Peki tüm bu risk senaryolarına rağmen neden yatırımcılar hisse senedinde kalmaya devam ediyor. Çünkü büyümeyi canlandırmak için politika yapıcılarının ne pahasına olursa olsun genişleyici maliye ve para politikalarını sürdüreceğine inanıyorlar…

Lafı daha çok uzatmadan bizim görüşümüzü söyleyelim. Küresel kriz sonrasında oluşan borç yükünün monetizasyon veya finansal baskılama olmadan geri ödenme şansı yok.

Eksi reel faizin yıllarca süreceği bu finansal baskılama ortamında getirileri artırmak için risk tercihinize ve finansal gücünüze bağlı olarak değişen oranlarda hisse senedine ve altına portföylerde yer vermek gerekiyor.

Önceki yıllarda yaşanan hayal kırıklığının tekrarlanmaması için affınıza sığınarak küçük bir hatırlatma yapalım. Hisse senedi piyasası oynaklığın yüksek olduğu riskli bir piyasa. Geceleri rahat uyumak için hisse senedi yatırımının SPK tarafından yetkilendirilmiş güvendiğiniz bir kurum tarafından önerilen düzgün şirketlere yapılması gerekiyor.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Salgın sonrası uygulanan genişletici politikaların artı ve eksileri…


Dünya ekonomisinin iki ana motoru ABD ve Çin’den çelişkili sinyaller geliyor. Salgını kontrol altına alan Çin ekonomisindeki toparlanma ivme kazanıyor. Buna karşın salgını kontrol altına alamayan ABD ekonomisindeki iyileşme ivme kaybediyor.

2008 küresel krizi sonrası dünya ekonomisinin itici gücü olan ABD hanehalkı yeni vaka sayısındaki artıştan tedirgin olmaya başladı. Toplumsal mobilite, dışarıda yemek yemek, perakende satışlar gibi göstergelerdeki toparlanma haziran ayının ikinci yarısında yataylaşmaya başladı. İpotekli konut kredilerinin ödenmesinde sorunlar yaşanabileceğine yönelik işaretler artıyor.

Salgını kontrol altına alan Avrupa ve Çin ekonomilerinde ise ABD’nin tersine sağlıklı bir toparlanma yaşanıyor. Hiç şüphesiz salgın öncesi seviyelere dönülmesi zaman alacak. Ancak ekonominin açılmasıyla birlikte hayatın normale dönmeye başladığını görüyoruz.

Vaka sayısının kontrol altına alınmasını ve ana ticaret ortağı olan Avrupa’nın toparlanmasını arkasına alan Türkiye ekonomisi yaralarını sarmaya başladı. Genişletici maliye ve para politikaları ve aktif oranı uygulaması sayesinde Türkiye finansal baskılama ve kredi büyümesi ile durgunluktan çıkmaya çalışıyor. Yılın üçüncü çeyreğinden itibaren ekonomide V şeklinde bir toparlanma bekleniyor.

Ekonomide normal döngüden ayrışan hızlı toparlanmanın hiç şüphesiz dış denge ve enflasyon cephelerinde istenmeyen sonuçları olacak. Önceki şok dönemlerinde Türkiye ihracat lehine bir dengelenme ile krizden çıkmaya çalışırdı. İç talepteki daralma kur şoku nedeniyle enflasyon cephesinde oluşan hasarı sınırlardı. Sınırlı bir rezerv kaybı ve enflasyon şoku ile krizden çıkardık.

Bu defa durum daha farklı. Uygulanan genişletici politikalar Türkiye’nin Avrupa’dan daha az küçülmesini sağlarken aynı zamanda cari açığımızın artmasına yol açıyor. Yerleşik yatırımcının finansal baskılama nedeniyle Eurobond, altın ve hisse senedine yönelmesi portföy çıkışlarını artırarak rezerv kaybını hızlandırıyor. 2001 finansal krizi sonrası en hızlı rezerv kaybımızı yaşıyoruz.

Enflasyon cephesinde de durum farklı değil. Uygulanan politikalar sayesinde canlanan iç talep üreticilerin maliyet artışlarını enflasyona yansıtmalarına imkan sağlıyor. Kur artışı ve emtia fiyatlarındaki yükseliş ve güçlenen talep gerek manşet enflasyonu gerekse çekirdek göstergeleri yukarı çekiyor.

Finansal baskılama ve piyasa dışı mekanizmalar yüzünden yabancı yatırımcıların genelde satış yönünde olması ödemeler dengesindeki baskıyı artıracak diğer bir unsur. Mevcut seyir devam ederse yılın ilk yarısında rezervlerdeki kayıp 20 milyar doları aşacak. Söz konusu kayıp milli gelire oran olarak 2001 krizi sonrasındaki en büyük kayba işaret ediyor.

Lafı çok uzatmadan toparlayalım. Salgını büyük ölçüde kontrol altına alan Türkiye ekonomisini sağlıklı bir şekilde açıyor. Ancak üretim ve istihdam kaybını sınırlamak ve finansal istikrarı korumak için atılan genişleyici politikalar orta vadede başka sorunlara yol açabilir.

2008 krizi sonrasında döviz cinsi borçları artırarak büyümeyi destekleyen politikaların faturasını 2018 yılında döviz şokuyla ödedik. Bugün attığımız adımların ekonomiye 10 sene sonraki etkilerini düşünerek 2020 şokuyla savaşmamız gerekiyor. Türkiye orta vadeli plan yapacak ve uygulayacak kaynaklara sahip bir ülke.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Bakakalırım giden Dünya’nın ardından

Dünya borsaları ikinci dalga endişelerine rağmen yükselişini sürdürüyor. Açıklanan güçlü veriler ve genişletici ekonomi politikalar yeni vaka sayısındaki artışın göz ardı edilmesine yol açıyor.

Güney yarımkürede pandemi eğrisi dikleşmeye devam ediyor. Brezilya’nın ardından Meksika da salgının yeni merkezleri arasına girdi. Ama Dünya liderliği açık ara ABD’de kalmaya devam ediyor.

Piyasalar ekonominin açık tutulmaya devam edeceği varsayımıyla bugüne kadar vaka sayılarındaki artışa sınırlı tepki gösterdi. Ancak ABD rakamlarının tırmanmaya devam etmesi durumu değiştirebilir.

Varlık alımları ve finansal baskılama vaka sayısındaki artıştan bağımsız olarak piyasalar için itici güç olmayı sürdürüyor.

Küresel piyasalarda iki ana eğilim görüyoruz.

(I) Risk iştahındaki artış ve finansal baskılama sonucunda nakit ve tahvilden hisse senedine geçiş.

(ii) Güçlü bilançosu olandan zayıfa (ABD’den Avrupa’ya ve Gelişmekte Olan Ülkelere) yönelme.

Türkiye piyasaları ilk eğilimden yararlanmaya başladı. Vergi öncesi ex-ante reel faizlerin – yüzde 3, – yüzde 4 bandına gerilemesiyle Türk Lirası dışındaki varlıklara yöneliş başladı. Hisse senedi piyasası da bundan nasibine düşeni almaya başladı.

Ancak gelişmekte olan ülke varlıklarına giriş henüz bizi etkilemiyor. Yerleşik yatırımcı borsaya yönelirken yabancı yatırımcılar çıkmaya devam ediyorlar.

Yabancı yatırımcıları piyasamızdan çıkmaya iten sebepleri iyi analiz etmemiz lazım. Salgına karşı başarılı mücadele etmemize ve büyümenin hızla canlanacağına yönelik işaretlere rağmen neden küresel yatırımcı bizi satmaya devam ediyor. Bu sorunun cevabını bulmadan sürdürülebilir bir büyüme ortamı tesis etmemiz zor gözüküyor.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

İkinci dalga ekonomiyi kapatır mı?

 

Finansal piyasalar iki haftada ikinci kez dalgalandı. Açıklanan ekonomik verilerin beklenenden iyi gelmesine rağmen risk iştahındaki kötüleşme vaka sayısının artması nedeniyle ikinci dalga korkularının depreşmesinden kaynaklandı.

Son günlerde vaka sayısında görülen artışın iki gerekçesi var: (i) Güney yarımküre ülkelerinin (Brezilya, Peru, Şili, Arjantin, Bolivya) kışa girmesi; (ii) İlk dalgayı kontrol altına almadan bazı ülkelerin ekonomilerini açması (Amerika, Meksika, Hindistan, İran).

İlk dalga ile başarılı bir şekilde savaşan ve ekonomisini kademeli olarak açan Avrupa ve Doğu Asya ülkelerinde durum kontrol altında. Türkiye’nin yeni vaka sayısında da endişe verici bir artış yok. Buna karşın Rusya; İran; Irak gibi yakın komşularımızda vaka sayısı rahatsız edici bir şekilde yükseliyor.

İkinci dalga ilgili fikrimizi biliyorsunuz. Geniş kitlelerce kullanılan bir aşı bulunmadıkça ikinci dalganın gelmesini kaçınılmaz görüyoruz. Dünya nüfusunun %90’ını barındıran kuzey yarımküre muhtemel ikinci dalga ile Aralık ayında karşılaşacak.

Dolayısıyla son günlerde vaka sayısında görülen artışı istisna değil ana eğilim olarak görüyoruz. Ancak sorulması gereken soru vaka sayısının artıp artmayacağı değil. Piyasaları ilgilendiren asıl konu ikinci dalga yüzünden ekonomilerin kapatılıp kapatılmayacağı.

Bizim bu konuda görüşümüz çok net. İkinci dalga nedeniyle ekonominin kapatılmayacağına inanıyoruz. İkinci dalga nedeniyle risk iştahında kalıcı bir bozulma öngörmüyoruz. Bu nedenle yaşanabilecek satışları alış yapmak için fırsat olarak görüyoruz.

İyimserliğimizin arkasında üç temel gerekçe var: (i) Salgına karşı savaşmak için birey – sağlık sistemi – toplum olarak daha hazırlıklıyız. (ii) Hiç bir ülke ekonomiyi tamamen kapatmanın maliyetini üslenecek kadar güçlü değil. (iii) Varlık alımları ve finansal baskılama ikinci dalga nedeniyle risk iştahının kalıcı olarak bozulmasına karşı “Korona put” olarak görev yapıyor.

Büyümeyi desteklemek ve finansal istikrarsızlık riskini engellemek için gelişmiş ülkelerde küresel krizden beri 20 yılı aşkın bir zamandır uygulanan finansal baskılama politikasına artık Türkiye de katıldı. Merkez Bankası’nın son 12 ayda 1.575 baz puan faiz indirimi ve BDDK’nın Aktif Oranı uygulaması sayesinde haftalık repo ve mevduat faizleri -%2-%3 bandına (vergi sonrası ex-ante reel) geriledi.

Yaratılan düşük faiz ortamının tasarruf ve borçlanma alışkanlıklarını değiştirerek kısa vadede ekonomik büyümeyi ve piyasaları destekleyeceğine inanıyoruz. Emlak, otomotiv gibi faize duyarlı sektörler, yüksek döviz borçlarını vadesi geldikçe Türk lirasına çevirecek veya değişken faizle Türk lirası borçlanmış şirketler düşük faiz ortamının yarattığı fırsat penceresinden en çok yararlanan oyuncular olacak.

Konuyla ilgilenenler için detaylar İş Yatırım’ın cuma günü yayınladığı “Tünelin ucunda ışık var” hisse senedi strateji raporunda.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Türkiye varlıkları dünya ile arasında oluşan makası kapatmaya çalışıyor

MSCI Türkiye Cuma günü %1,7 değer artışı ile Avrupa, Orta Doğu, Asya’nın açık ara en çok kazandıran piyasası oldu. Buna karşın sene başından beri bakıldığında gelişmekte olan ülkelerin %8 gerisinde bulunuyor.

Borsa İstanbul’un son günlerde dünyayı yenmesi hiç şüphesiz önemli bir gelişme. Ancak daha ilginci bu çıkışın bu atağın banka hisselerinin öncülüğünde olması. Banka hisseleri 2018 Mart ayından beri neredeyse istikrarlı bir şekilde borsa geneline göre daha kötü performans gösterdi.

Kamu bankalarının agresif fiyatlaması ve “Aktif Rasyosu” uygulaması ile baskı altında kalan banka hisseleri sene başından beri borsa geneline göre %20 geride kaldı. Yükselişin genelde yerli yatırımcıların katılımıyla oluşu yabancı yatırımcı payı yüksek olan bankaların endeksin gerisinde kalmasında etkili olan diğer bir nedendi.

Cuma günü bizi şaşırtan iki ana değişim yaşandı. Sanayi endeksinin yatay seyrettiği (-%0,0) bir ortamda bankalar %3’ün üzerin de değer kazandı. Pazar payının artmasına rağmen baskı altında olan kamu bankaları %10’a yakın yükselerek açık ara günün yıldızı oldu.

Banka hisselerinde neden bu kadar sert bir yükseliş oldu? Bu soruya net bir cevabımız yok. Ama bankalarla ilgili iki önemli gelişme olduğunu söyleyelim: (i) Halkbank davasına bakan savcı görevden alındı, (ii) munzam karşılık düzenlemesi ile aktif oranı arasındaki çelişki düzeltildi.

Halkbank davası ile başlayalım. Dava konusundaki görüşümüz değişmedi. Politik bir dava ile karşı karşıyayız. İran ambargosunun delinmesi gerekçesiyle Türkiye’ye karşı yapılan bir saldırı, Başkan Trump – Erdoğan dostluğu nedeniyle Demokratların Cumhuriyetçileri sıkıştırması operasyonuna dönüştü. Savcının görevden alınması Türkiye için yaptırım riskinin azaldığını gösteren önemli bir gelişme.

Zorunlu karşılık tebliğindeki değişiklik ile devam edelim. Eski düzenleme kredilerini reel olarak %5-%15 arasında büyüten bankaların zorunlu karşılık oranındaki indirimden yararlanmasına olanak sağlıyordu. Buna karşın ekonomiyi durgunluktan çıkarmak için Aktif Rasyosu ile bankalar kredi kanalını açmaya zorlanıyordu. Yeni düzenleme ile %15 reel kredi büyümesinin altında kalınması kuralı sene sonuna kadar askıya alındı.

Lafı çok uzatmadan toparlayalım. Son dönemdeki hızlı yükselişe rağmen Borsa İstanbul için olumluyuz. Düşük faiz ortamında hisse senedine yönelme eğiliminin devam etmesini bekliyoruz. 2018 Mart ayından beri piyasanın gerisinde kalan banka hisselerinin makus talihinin değiştiğini söylemek için henüz erken. Ancak cazip değerlemeleri ve her ortamda ayakta kalma becerileriyle fakir ama gururlu Türk bankalarının daha yüksek değerlemeleri hakkettiği bir gerçek.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

İkinci dalga senaryoları: Bardağın dolu tarafı

Aşağı yönlü oynaklığın arttığı bir haftayı geride bıraktık. Bazı eyaletlerde vaka sayısının artması ikinci dalga ve ekonomilerin yenden kapatılması korkusunu tetikleyerek dünya borsalarında kısa süren ama sert bir satış dalgasına neden oldu. ABD hisselerinin (S6P 500) %7, ABD dışı gelişmiş ülkelerin %5 gerilediği satış dalgasıyla birlikte salgının vurduğu hava yolu, otel, restoran hisselerinde %20-%30 civarında kayıplar görüldü.

Bizim görüşümüzde bir değişiklik yok. Ekonomilerin açılmasıyla beraber salgında ikinci bir dalganın görülmesini kaçınılmaz görüyoruz. Ancak bu bir felaket haberi değil. Çünkü ikinci dalganın kademeli ve sınırlı olarak görüleceğine ve ekonominin küresel olarak kapatılmasına yol açmayacağına inanıyoruz.

İyimserliğimizin arkasında iki temel neden var. Dünya nüfusunun %90’ının yaşadığı Kuzey Yarımküre’nin yaz mevsimine girmesi önümüzdeki altı aylık dönemde salgının yayılma hızını yavaşlatacak. Geçtiğimiz altı aylık dönemde salgına karşı tedavide sağlanan tecrübe ikinci bir dalganın yol açacağı can kaybını sınırlayacak.

Dolayısıyla ilk dalgada olduğu gibi toplumun tamamını eve kapatarak ekonomi durdurulması yoluna gidilmeyecek. Tam tersine devletler toplumun salgına karşı bağışıklığının artması için vaka sayısındaki artışın yönetilebilir bir şekilde artmasına izin verecekler.

Yeni dönemde toplumun tamamının eve kapatılması yerine bölgesel kapatmalar ve seyahat yasakları görülecek. Salgına karşı kırılgan yaşlı ve hasta nüfus korunurken üretken kesim ekonomiye katkı yapmaya devam edecek.

Peki; böyle bir senaryoda yatırım stratejisi ne olmalı? Risk artıyor diye emin limanlara mı yönelmeli? Salgın sonrası normalleşmeyi satın almak için hisse senedi emtia gibi riskli varlıkları mı almalı?

Risk almak istemiyorsak, ABD doları ve gelişmiş ülke hazine bonoları emin liman olarak görülebilir mi? Yoksa altın gibi alternatif yatırım araçlarına mı yönelmeli? Risk almak istiyorsak son 10 yıldır dünyayı yenen ABD hisselerini tercih etmeye devam mı etmeliyiz. Yoksa değerlemesi daha ucuz olan Avrupa ve gelişmekte olan ülke hisselerine mi yönelmeliyiz?

Bizim görüşümüz dengeli bir portföyde hisse senedi gibi riskli varlıkların ağırlığının daha yüksek olması gerektiği yönünde. Risk almak isteyen yatırımcılar aşağıda belirteceğimiz gerekçelerle ABD dışı hisse ağırlıklarını artırabilirler. Avrupa ve gelişmekte olan ülke hisseleri gerek haber akışıyla gerekse değerlemeleriyle ABD hisselerine göre daha makul konumda.

Riskten kaçınan yatırımcılar dolar yerine kısa vadede euro ve altın ağırlıklarını artırabilirler.

Kısa vadede dolardaki değer kaybının sürmesi için iki gerekçe var. Salgını kontrol altına almadan ekonomisini açan ABD ikinci dalga senaryosunda diğer gelişmiş ülkelerden daha kırılgan durumda. Ekonomik durgunluk, salgın ve toplumun taleplerine karşı duyarsızlık nedeniyle Cumhuriyetçilerin seçimi kaybetme ihtimali artıyor.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Piyasalar V şeklinde bir canlanmayı satın alıyor…

Dünya borsaları korona salgını dolayısıyla yaşanan kaybı geri almaya devam ediyor. Beklentilerden güçlü tarım dışı istihdam verisi ekonomide V şeklinde bir toparlanma beklentisini güçlendirerek ABD borsasının kriz öncesi seviyelere yaklaşmasını sağladı.

Floyd protestolarının hız kesmeden devam etmesi risk iştahını bozmadı. Tam tersine, emin liman olarak görülen dolar, altın ve ABD tahvillerindeki gerileme hız kazandı. Piyasalar toplumsal protestoların artması ve Başkan Trump’a desteğin azalmasından rahatsız gözükmüyor.

Ekonomik durgunluk, salgın karşısında başarısızlık ve toplumun tepkilerine karşı duyarsızlık nedeniyle Başkan Trump’a kamuoyu desteği geriliyor. Kasım ayında yapılacak ABD başkanlık seçiminde Demokratların ezici bir üstünlük kazanma ihtimali artıyor.

Demokratların başa gelmesi ihtimalinin artması küresel risk iştahı açısından iyi haber olabilir. Demokratların zaferi son yıllarda tırmanan küreselleşme karşıtı politikalardan geri dönülmesini ve ABD-Çin gerginliğinin azalmasını sağlayabilir.

Türkiye ekonomisi ve piyasalar korona sonrası yeni normale alışmaya çalışıyor. Salgına karşı başarılı bir mücadele veren ve ekonomisini kademeli olarak açan Türkiye küresel risk iştahındaki toparlanmadan yararlanan ülkeler arasında yer alıyor.

Yabancı yatırımcıların genelde satış yönünde olmalarına rağmen, yerleşik yatırımcıların alışlarıyla dövizden, devlet iç borçlanma senetlerine, hisse senedinden, euro-tahvile, tüm varlık gruplarında sert bir yükseliş görülüyor.

Enflasyondaki katılığa rağmen gerileyen faizler nedeniyle oluşan reel kayıp yerleşik yatırımcıyı alternatif araçlar aramaya zorluyor. Vergi sonrası -%4 civarındaki reel kayıptan kaçmaya çalışan yerleşik yatırımcının ilk tercihi dolara ve altına yönelmek oldu.

Ancak küresel risk iştahının güçlenmesine paralel dolar ve altının değer kaybetmesi nedeniyle son dönemde hisse senedine bir yöneliş görülüyor. Tarihsel olarak %3 civarı temettü getirisi sağlayan Borsa İstanbul vergi sonrası -%4 reel faiz olan bir ortamda yerleşik yatırımcı için cazip bir alternatif olarak öne çıkıyor.

Cuma günü ABD borsalarında yaşanan çılgın yükseliş Borsa İstanbul’daki fırsat penceresinin devam edeceğine işaret ediyor. Borsa İstanbul’un ilk direnç seviyesi olan 110.500 seviyesini zorlanmadan geçmesini ve 113.000 seviyesini hedeflemesini bekliyoruz.

Risk iştahının güçlenmeye devam etmesi durumunda orta vadeli hedef 116.000 – 120.000 bandı olacak. Tarihsel değerlerine ve gelişmekte olan benzer ülkelere göre düşük değerleme çarpanları Türkiye hisse senetlerine yatırımı cazip kılıyor.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma

Bayram hediyesi…

Bayram tatili sonrası iyi haberlerle haziran ayına başlıyoruz. Vaka sayısının azalması ve ekonominin açılması beklentisi ile %3’e yakın yükselen S&P 500 psikolojik olarak önemli 3.000 seviyesinin üzerinde işlem görüyor.

Doların zayıflaması, altının gerilemesi ve gelişmekte olan ülke piyasalarından çıkışın azalması risk iştahının iyileşmeye başladığını gösteriyor. Hava yolları, otomotiv, bankacılık gibi salgın dolayısıyla aşırı cezalandırılan sektörlerin borsa geneline göre daha iyi performans göstermesi de genele yaygın bir iyileşme olduğuna işaret ediyor.

Piyasaların keyfini kaçırmaya aday tek gelişme ABD – Çin geriliminin yeniden tırmanmaya başlaması. Çin’in Hong Kong’un güvenliği ile ilgili bir yasayı kendi meclisinde onaylaması üzerine ABD’nin yenden yaptırım silahını çekeceğinden endişe ediliyor.

ABD – Çin gerilimi piyasaların uzun zamandır öngördüğü ve fiyatladığı bir risk. İki ülkenin Tukidides tuzağına düşmeden -öldürücü bir kavgaya girmeden- orta şiddetli bir gerginlik içinde olması küresel risk iştahını bozmaz.

Başkanlık seçimleri öncesinde Başkan Trump, Çin’i hedef göstererek seçmen kitlesini konsolide etmek isteyecektir. Ancak bunu kendine ve küresel risk iştahına zarar verecek bir boyuta getirmesini beklemiyoruz. Türkiye varlıkları dünya piyasalarının gerisinde kalsa da küresel risk iştahındaki iyileşmeden yararlanıyor. Yabancı yatırımcıların katılımı olmamasına rağmen yerleşik yatırımcıların alışlarıyla 103.000 direncini aşan Borsa İstanbul 105.000 seviyesinin üzerinde tutunmayı başardı.

Reel faiz oranlarının eksi seviyelere inmesinden rahatsız olan yerleşik yatırımcıların alternatif getiri arayışları Borsa İstanbul’un yükselişinin arkasındaki itici gücü oluşturuyor. Borsada bireysel hesap sayısındaki çok uzun bir aradan sonra görülen artış önümüzdeki günlerde borsanın 106.500 – 108.000 dirençlerini denemesini sağlayabilir.

Ancak borsadaki yükselişin devam etmesi için genele yayılması gerekiyor. Geçen hafta havacılık ve otomotiv gibi salgının cezalandırdığı sektörlerdeki alışlar bizi umutlandırıyor. Bankacılık gibi geride kalan sektörlerin de katılması durumunda borsadaki yükseliş devam edebilir. Salgınını kontrol altına alınması, ekonominin açılması ve hayatın normale dönmesiyle birlikte Türkiye varlıklarının küresel dalgayla beraber yükselmesini bekliyoruz. Ekonomi yönetiminin bu süreci ekonomi politikalarının da normalleştirmek için kullanacağını umuyoruz.

Gelişmekte olan ülkelere göre halen çok yüksek risk primimizi düşürmek için ekonominin açılmasıyla beraber ekonomi politikaların da serbest piyasa dinamiklerine uygun şekilde normalleşmesi gerekiyor.

Serhat Gürleyen
Direktör | Araştırma