Büyüme mi, finansal istikrar mı?

Küresel dalgalar sertleşirse politika yapıcıları büyüme ile finansal ve fiyat istikrarı arasında bir tercih yapmak zorunda kalabilir.

Ekonomik büyümede aşağı yönlü risklerin artması para politikasının gevşek tutulmaya devam edilmesini zorluyor. Ancak gelişmekte olan ülkelere yönelik risk iştahındaki bozulma finansal istikrarı ve enflasyon hedefini tehdit ederek para politikasının sıkılaşmasını gerektiriyor.

Merkez Bankası büyüme üzerindeki riskler nedeniyle para politikasını gevşek tutmaya devam ederse yükselen döviz kuru maliyet enflasyonu ile fiyat istikrarını ve açık pozisyon zararları ile finansal istikrarı tehdit edecek.

Yok eğer para politikasını sıkılaştırma yoluna giderse erken seçim sathına girme ihtimali olan bir ekonomiyi sert iniş riski ile karşı karşıya bırakacak.

Büyüme üzerindeki riskler ile başlayalım. İlk çeyrek rakamları uygulanan genişleyici para politikasına rağmen büyüme dinamiklerinde sert bir bozulmaya işaret ediyor. Kamunun katkısı çıkarıldığında büyüme durma noktasına gelmiş durumda. Sağlanan teşviklere ve düşük faizlere rağmen özel sektör yatırımlarında ciddi bir gerileme var.

İkinci çeyrekte iktisadi tablonun iyiye gitmesi beklenmiyor. Yaşanan protestolar nedeniyle Haziran ayında İstanbul’da otellerin doluluk oranının %30 civarında düştmesi, perakende satışlarda %15-20 civarında gerileme olması ve Avrupa’da yaşanan durgunluğun devam etmesi ikinci çeyrekte büyümenin hızlanmasının zor olduğunu gösteriyor.

Bir kaç haftalık veriden çıkıp genelleme yapmak doğru olmaz ancak içeride siyasal gerginlik dışarıda FED dalgası devam ederse üçüncü çeyrek de tehlikeye girebilir. Büyüme tahminimizi iki hafta önce %4’ten %3,5’e indirmiştik.  İşler böyle devam ederse önümüzdeki aylarda 2013 büyümesi için %3,0 ve  hatta daha  altını konuşuyor olabiliriz.

Ekonominin itici gücü olan şirketler tarafına baktığımızda tablo çok parlak değil. Küresel büyüme üzerinde artan baskılar şirketlerin bir yandan ciro artışlarını sınırlarken diğer yandan kar marjları üzerinde baskı yaratıyor. Avrupa’daki durgunluk ve Çin’in atıl kapasitesi dünya genelinde kar marjları üzerinde aşağı yönlü baskı yapıyor.

Küresel şoklar yüzünden faizlerin artırılması hane halkını ve şirketlerin finansal yükünü artırarak ekonomik görünümün daha da kötüleşmesine neden olabilir. Faiz oranlarındaki yaşanan her 100 baz puanlık artış   faiz ödemelerinde yaklaşık 9 milyar TL ( milli gelirin %0,6’sı) artışa yol açıyor.

Ekonomideki yavaşlamanın arttığı bir ortamda şirketlerin söz konusu maliyet artışını fiyatlarına yansıtma ihtimali düşük. Alım gücü zaten düşük olan hanehalkının söz konusu faiz artışını harcamalarını kısarak karşılama ihtimali yüksek.

Döviz cephesinde işler daha iyi değil. Türkiye’de banka dışı şirketlerin  yaklaşık 145 milyar dolarlık bir açık döviz pozisyonu var. Söz konusu açığın  genelde hedge edilmemesi şirketlerin küresel şoklara karşı duyarlılığını artırıyor.

Türk lirası yılın ikinci çeyreğinde ABD dolarına ve avroya karşı sırasıyla %5 ve %8 değer kaybetti. Türk şirketlerinin yılın ikinci çeyreğinde yazacağı kur farkı zararı  8-9  milyar dolara (yaklaşık milli gelirin %1,0’i) ulaşabilecek.

Şirket sahiplerinin önemli kısmının servetini döviz varlıklarda tutması ve şirketlerin 6 ay civarında ödemesini hazırlamış olması kısa vadeli şokların etkisini sınırlıyor. Ancak uzun süreli ve şiddetli bir şokun yapacağı tahribat yüksek olur.

Yılın ikinci yarısında ekonomi yönetimini zor bir dönem bekliyor. Bizim tahminimiz ekonomi yönetiminin nefesini tutabildiği kadar dayanıp küresel dalgayı faizlerde sert bir artış yapmadan atlatmaya çalışacağı yönünde. Bekleyip göreceğiz.

Serhat Gürleyen,CFA

Direktör | Araştırma

Bir Cevap Yazın