Dövizin Ağırlığının Artırması En Az Seçim Sonucu Kadar Önemli

418-1430392685

Türkiye ekonomisi dışarıdan ve içeriden gelen şoklar ile uzun ince bir yolda ilerliyor. Yurtdışında genelde gelişmekte olan ülkelere özelde Türkiye’ye yönelik risk iştahındaki dalgalanma devam ediyor. Yurtiçinde son yedi yılda biriken yapısal sorunlara seçim sonrası artan politik belirsizlikler eklendi. Belirsizliğin arttığı ve güvenin azaldığı bu ortamda tasarruf sahibi döviz ikamesi ile birikimini korumaya çalışıyor. Vatandaşın portföyünde dövizin ağırlığını artırmasını en az seçim sonuçları kadar önemli bir işaret olarak okuyoruz.

ABD ekonomisinin güçlenmesi, Avrupa’dan gelen canlanma işaretleri ve gelişmekte olan ülkelerdeki yavaşlama küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere ilgisini azaltıyor. Gelişmiş ülke borsalarındaki artış, faiz oranlarındaki yükseliş ve ABD dolarındaki yükseliş küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerden emin liman olarak gördüğü gelişmiş piyasalara yönelmesine yol açıyor.

Petrol fiyatlarındaki sert düşüşe rağmen %5’in altına inmekte zorlanan cari açığı ve milli gelirin %55’ini aşan net yatırım açığıyla Türkiye küresel risk iştahında olası bir bozulmadan ve sermaye girişlerinde sert iniş senaryosundan en çok zarar gören ülkeler arasında yer alıyor. 

Yavaşlama Türkiye’ye özgü değil… Türkiye ufukta beliren küresel fırtınaya hazırlıksız bir ortamda yakalanacak. Ülkemiz küresel kriz sonrasında sağladığı ucuz ve uzun vadeli finansman imkanını uluslar arası rekabet gücünü artıracak ve ülkeyi daha ileriye taşıyacak alanlarda zaten kullanamamıştı. Son üç yılda Ak Parti hükümetinin önceliğini ekonomi yerine politikaya vermesi durumun daha da ağırlaşmasına neden oldu.

Verimsiz alanlara yatırılan kaynaklar, özel sektörün borç yükündeki yükseliş ve kamunun ekonomiye müdahalesindeki artış 2002-2007 döneminde ortalama %6.9 hızla büyüyen ekonominin, 2008-2013 döneminde %3,8’e yavaşlamasına neden oldu. Irak’ta devam eden iç savaş ve Rusya ekonomisinde devam eden durgunluğun da etkisi ile 2014-2016 döneminde büyümenin %2,7 seviyesine gerilemesi bekleniyor.

Haksızlık etmeyelim. Son yıllarda ekonomide yaşanan yavaşlama sadece Türkiye’ye özgü değil. Milli gelirini 10,000 dolar civarına zorlanmadan çıkaran Brezilya, Meksika, Güney Afrika gibi ülkelerde de benzer sorunlar yaşanıyor. Türkiye’nin de içinde olduğu bu grup orta gelir tuzağına yakalanmış durumda. İktisatçılar “orta gelir tuzağını” teknolojik olarak gelişmiş ülkelere yetişemeyen ve görece yüksek ücretleri ile fakir ülkeler ile yarışmakta zorlanan ülkeler için kullanıyorlar.

Emek, sermaye ve verimlilik 

Kişi başına milli gelirini 10,000 doların üzerine ilk kez 2008 yılında çıkartan Türkiye son beş yılda bir arpa boyu mesafe gidemedi. Büyüme dinamiklerinde görülen bozulmayı emek, sermaye ve toplam faktör verimliliğini kullanan basit bir üretim modeli ile açıklayalım. 

Üretim girdisi olarak emek ile başlayalım. Genç ve dinamik nüfusuyla Türkiye’nin emek piyasası ile ilgili miktar sorunu yok. Ortalama eğitim seviyesinin düşüklüğü yüzünden yüksek teknoloji alanında çalışacak işgücü bulamamamız temel sorunumuz. Kalkınma Bakanlığının çalışmasına göre küresel kriz sonrası 2008-2013 dönemine büyümeye en büyük katkıyı 2,3yp ile emek sağlıyor. Bu katkının %2,0’nin altına inerek devam etmesini bekliyoruz.

Sermaye ile devam edelim. Düşük tasarruf oranına göre iddialı büyüme hedefleri Türkiye’nin risk iştahından bağımsız olarak küresel sermayeyi ülkeye çekmesini gerektiriyor. 2009 ve 2013 yıllarında yaşanan dalgalanmalar ülkenin küresel risk iştahı iyi iken portföy hareketleri ve doğrudan yatırım yoluyla, hava bozduğunda ise banka kredileri ile borçlanmakta başarılı olduğunu gösteriyor. Küresel kriz sonrasında sermaye %2,0yp ile büyümeye önemli bir katkı sağlıyor.

Toplam faktör verimliliği küresel kriz sonrasında büyüme dinamiklerinde zayıf karnımızı oluşturuyor. Ak Parti’nin yapısal reformlara, özelleştirmeye öncelik verdiği 2002-2007 döneminde büyümeye 2.8yp katkı sağlayan toplam faktör verimliliği 2008-2013 döneminde büyümeyi 0,5 puan aşağıya çekti. Önceliğin ekonomiden daha çok politikaya verileceği 2015 – 2016 yıllarında da durum çok farklı olmayacak.

Haziran seçimleri sonrasında ortaya çıkan tablo Türkiye’nin dışarıdan ve içeriden gelebilecek şoklar karşısında kırılganlığını artırıyor. Seçim sonuçları Türkiye’nin gelişmiş pek çok ülkede olduğu gibi koalisyon hükümeti ile yönetilmesini gerektiriyor. Seçimler öncesinde artan kutuplaşma ise sürdürülebilir bir hükümet kurulmasına izin vermiyor. Son dönemde gündeme gelen Ak Parti MHP koalisyonun görüşmelerinin olumlu sonuçlansa bile sürdürülebilir olmasını beklemiyoruz.

TL’ye olan güvene dikkat

Tasarruf sahibi dünyada ve Türkiye’de olup bitenleri çok yakından izleyemiyor. Ancak döviz kurundaki artışın enflasyon yoluyla kendini fakirleştirdiğini iyi biliyor. Bu nedenle son dönemde döviz kurundaki nadir gerileme anlarını Türk Lirası’ndaki varlığını azaltmakta kullanıyor. Döviz mevduat hesaplarının toplam banka mevduatları içindeki payı son beş yılda %27’den %36’ya yükseldi. Politikacılarımız şapkalarını önlerine koyup kalıcı bir hükümet çıkaramazlarsa 2001 yılı sonrasındaki en önemli kazanımlardan birisi olan Türk Lirası’na güven kaybedilecek. Yeni hükümetin ilk icraatı tasarruf sahibinden güven oyu almak olmalı.

Serhat Gürleyen, CFA

Direktör | Araştırma

Serhat Gürleyen hakkında

Galatasaray Lisesi’ni takiben lisansını Boğaziçi Üniversitesi’nde tamamlamıştır. Çalışma hayatına Boğaziçi Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak başlayan Serhat Gürleyen, finans sektöründe on sene boyunca araştırma, yurtdışı satış ve fon yönetimi alanlarında çalıştıktan sonra 2002 yılında İş Yatırım’a katılmıştır. Araştırma Direktörü olarak görev yapan Serhat Gürleyen aynı zamanda müşteriler için yatırım stratejilerinin oluşturulmasından sorumludur.
Bu yazı Araştırma kategorisine gönderilmiş ve , , , , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir