Devletin Büyük Vergi Kaybı

vergikaybi

Dolaylı vergiler değişik zamanlarda dünyanın değişik ülkelerinde uygulanmış. Türkiye’nin de vergi kompozisyonunda önemli bir yer tutuyor. Bunun nedenlerini bu yazıda tartışmayacağım, maalesef bunların çoğunlunun kamu bütçesi açısından vazgeçilmez olduklarının farkındayım.

Finansal ürünlerin gittikçe daha sofistike hale gelmesi, vergilendirilmelerini de ayrı bir uzmanlık alanı haline getiriyor. Bu anlamda işlem vergileri, gelişmiş ülkelerde çoktan tarihe karıştılar. Ancak ülkemizde 1950’lerden kalma BSMV ve daha da eski Damga Vergisi varlıklarını sürdürüyorlar. Diğer yandan son 20 yılda finansal ürünlerin, yatırım araçlarının vergilendirilmesinde çeşitli yöntem ve oran değişiklikleri yaşandı. Buradaki tecrübe gösterdi ki, vergi sistemi ne kadar basit, ne kadar anlaşılır olursa, vergiyi hesaplama ve ödeme ne kadar pratik olursa, devletin vergi tahsilatındaki başarısı o oranda artıyor. BSMV ve Damga Vergisi ise diğer dolaylı vergiler gibi hem mükellefler, hem bu vergileri yansıttıkları iş ortakları nezdinde karışıklıklara ve yanlış anlamalara yol açıyor.

Asıl sorun ise gelişmiş finansal ürünlerde ve piyasalarda yatıyor. Finansal piyasalar, vergi mevzuatının (ve diğer düzenleyici mevzuatın) çok önünde koşuyor. Finansal inovasyon, yatırımcılara, spekülatörlere, sanayi şirketlerine, finansal şirketlere çok değişik imkanlar sunuyor ve finansal hizmetler GSYH içinde gittikçe daha büyük yer kaplıyor. Ekonominin bu önemli bileşenini,  aralarda revizyon yapsak da 1956’dan kalma bir vergilendirmeye tabi tuttuğumuzda önemli problemler çıkıyor. BSMV, müşteriye uygulanan hizmet ve masraf komisyonlarından alındığında, bu komisyonlara aynı tutarda uygulanarak görece basit bir şekilde uygulanabiliyor. Ancak son Sermaye Piyasası Kanunu’nun sistemli bir şekilde düzenlediği, İşlem Aracılığı, Portföy Aracılığı gibi kavramlar, yatırımcıdan ya da 3.kurumlardan lehe alınan paraların salt komisyon olarak muhasebeleştirilip geçilemeyeceğini gösteriyor. Bugün bankalar ya da aracı kurumlar, bilançolarındaki çeşitli risklerden korunmak için yaptıkları işlemlerde, ya da bu işlemlere taraf olmak istediklerinde karlarının çok üzerinde BSMV’ye maruz kalabiliyorlar. Bu durum da finansal kurumları bu işlemleri yapmaktan alıkoyuyor. Bugün Türk Lirası ile ilgili swap piyasasının, faiz türevleri piyasasının tamamen Londra’da oluşması ve Türk Bankaları’nın birbirine doğrudan taraf olamayıp ilgili işlemleri yurtdışındaki kurumlarla yapmasının altında yatan en büyük etkenlerden biri bu dolaylı vergiler oluyor. Dolayısıyla finansal hizmetlerin GSYH’ye oranı gittikçe artıyor olsa da, bu hizmetlerden elde edilen vergi gelirinin aynı oranda artmadığını görüyoruz. BSMV nedeniyle bu tür işlemler yabancı kurumlara terkedilmiş durumda, ilgili karlar ve matrah da buralarda oluşuyor ve önemli bir vergi kaybı doğuyor.

TBB Raporlarına baktığımızda Bankacılık sistemi 2014 Eylül itibariyle 1,2 milyar TL Kurumlar Vergisi tahakkuk ettirmiş. Aynı dönemde 579 milyon TL de BSMV ödenmiş. Bu iki kalemden toplam vergi geliri 1,774 milyar TL’yi buluyor. Eğer hiç vergi kaybı olmayacak şekilde Kurumlar Vergisi oranı %29,7 olsa ve BSMV kalksa, Maliye’nin vergi tahsilatı aynı kalacak ama ortadan BSMV kaybolacak. Bu hesabı yaparken BSMV’nin de gider olarak matrahtan düşülebildiğini ve dolayısıyla aslında %20’si kadar Kurumlar Vergisi’ni eksilttiğini daha ince hesaba katmak gerekir. Bu da başabaş oranı %27’ye indirecektir. Aracı kurumlar için konsolide bir veri olmadığı için bu hesaplamayı örnekleme yoluyla yapmak mümkün, bu oran aracı kurumlar için %27,40 gibi hesaplanıyor ki bankalar için hesaplanan orana yakın oluyor. Diğer yandan vergi uzmanları devlet açısından vergi tutarı kadar zamanlamasının da önemli olduğunu, BSMV ve Damga Vergisi’nin aynı yıl içinde tahsil edilirken Kurumlar Vergisi ödemesinin bir sonraki yıla sarkması nedeniyle böyle bir konsolidasyona sıcak bakılmayabileceğini söylüyor. Böyle bir rejim değişikliği durumunda geçiş yılı için bazı vergi ödemelerinin erken yapılması ve sonradan mahsuplaşılması bu problemi çözer. Ayrıca BSMV’nin bir çok işlemde doğrudan müşterilere ödetilmesi, bankaların komisyon, masraf ve kredi faiz oranlarında ilgili tutar kadar güncellemeler yapmasını gerektirecektir, aksi takdirde müşteriyle paylaşılan bu yük doğrudan bankalara kalacağı için bankalar açısından da cazibesini yitirebilir. Ancak masraf tarifelerindeki küçük ayarlamalar bu sorunu bertaraf edecektir.

Finans merkezi iddiası taşıyan coğrafyaların ilk adımları genellikle vergi teşvikleri oluyor. İstanbul için bu iddiayı taşıyoruz ve daha çok sayıda yabancı kurumun Türkiye’ye gelip yatırım yapmasını, buradaki ofislere yerleşmelerini ve piyasanın likiditesini arttırmalarını hedefliyoruz. Mevcut durumda ise teşvik bir yana caydırıcı bir politika izliyoruz. İstanbul’un finans merkezi olması hedefini bir kenara koysak bile, mevcut vergi kaybını durdurmak gerekir. Ayrıca mevcut kayıp, finansal okuryazarlığın ve ekonominin finans sisteminde temsil oranının artmasıyla çok daha büyük seviyelere gelecektir. Halihazırda yaşanan vergi kaybını hesaplamak çok kolay değil; ancak anılan finansal ürünlerin işlem hacimlerinin yüzmilyarlarca dolar olduğu düşünülürse; önemli bir kayıp olduğu anlaşılacaktır. Böyle bir düzenleme yapılırsa bu hacim belki hemen ülkeye akmayacaktır, ancak yabancılar da bu işlemlerini Türkiye’deki ofisleri ile yapma yoluna gidecektir. Bu durumda finans sektöründen yapılan vergi tahsilatı önemli ölçüde artış gösterecektir.

Bu satırları yazarken, sözümona tedbir olarak Türk şirketlerinin yabancı bankalarla işlem yapmasını engelleyecek düzenlemelerin getirilmesi riskini de düşünmek gerekir. Böyle bir adım; bu işlemlerin ekonomik olarak anlamsızlığını gidermeyeceği için yerli finans kurumları yine oyuna giremeyecek, bu defa sanayi ve ticari sektörlerin modern dünyanın gerisinde kalmasına yol açacaktır. Damga Vergisi buna güzel bir örnektir. Bankaların muaf tutulduğu Damga Vergisi, Aracı Kurumlar’ın finansal sözleşmeleri ile ilgili bir yükümlülüktür; oysa bu sözleşmeleri ekonomik olarak anlamsız hale getirdiği için aracı kurumlar bu işlemlere taraf olmaktan kaçınmaktadır. Böylece muafiyet olmamasına karşın aracı kurumlardan Damga Vergisi tahsilatı sıfıra yakın olmaktadır ve bu tür işlemler yurtiçinde yapılamamaktadır.

Yasin Demir

Müdür | Hazine ve Portföy Yönetimi

Bu yazı Hazine ve Portföy Yönetimi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir